“Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir.”

Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyet; bir milletin kendi kaderini tayin etmesi, yurttaşların kanun önünde eşit olması, egemenliğin hiçbir kişinin, ailenin veya zümrenin elinde bulunmaması demektir. Cumhuriyet, doğuştan gelen ayrıcalıkların yerine vatandaşların eşitliğini; kulluğun yerine özgürlüğü, biat etmenin yerine aklı, bilimi ve sorgulamayı koyan büyük bir tarihsel dönüşüm olup, bu, günümüzde dönenlerin telaffuz edecekleri bir söz değildir.

Atatürk’ün “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” sözü, bu büyük dönüşümün toplumsal anlamını en güçlü biçimde anlatır. Çünkü Cumhuriyet, arkasında güçlü bir ailesi, büyük bir serveti veya nüfuzlu bir çevresi bulunmayan insanın da devlet karşısında eşit haklara sahip olmasını amaçlar. Yoksulun, yetimin, işçinin, köylünün, kadının ve toplumun dışına itilen herkesin hakkını hukukla güvence altına almayı hedefler.

Cumhuriyet’in gerçek değeri, yalnızca güçlü olanı değil, güçsüz olanı da koruyabilmesinde yatar. Bir ülkede insanların hakları, soylarına, inançlarına, siyasi düşüncelerine veya ekonomik durumlarına göre değişiyorsa Cumhuriyet’in temel ilkeleri yara almış demektir.

Cumhuriyet’e nasıl gelindi?

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşanan siyasi, ekonomik ve askerî sorunlar, ülkeyi parçalanma ve işgal tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ve Anadolu’nun işgali, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini başlattı.

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı, Millî Mücadele’nin örgütlenmesinde tarihsel bir dönüm noktası oldu. Amasya Genelgesi ile “Milletin Bağımsızlığını Yine Milletin Azim ve Kararlılığının Kurtaracağı” ilan edildi. Erzurum ve Sivas kongrelerinde millî iradeye dayanan bağımsız bir ülke hedefi güçlendirildi.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla egemenliğin millete ait olduğu anlayışı somut bir devlet iradesine dönüştü. Millet, kendi geleceği hakkında karar verme hakkını savaş koşullarında dahi eline aldı.

İnönü Savaşları, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz, bağımsızlık yolunun önemli askerî dönüm noktaları oldu. 30 Ağustos 1922’de kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, işgal kuvvetlerinin Anadolu’dan çıkarılmasının yolunu açtı. 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla büyük bir aşama tamamlandı.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, yeni Türk devletinin bağımsızlığının uluslararası alanda tanınmasında temel bir yer tuttu.

Ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.

Bu tarih, yalnızca yeni bir devletin kuruluşunu değil, yönetme yetkisinin hanedandan millete geçişini simgeliyordu. Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Artık devletin meşruiyet kaynağı, bir ailenin iradesi değil, milletin egemenliğiydi.

Cumhuriyet, cephede kazanılan zaferin hukuk, eğitim, kültür ve toplumsal yaşam alanlarında tamamlanması için atılmış tarihsel bir adımdı

Cumhuriyet Türkiye için neden önemlidir?

Cumhuriyet’in önemi, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer olmasından kaynaklanmaz. Cumhuriyet, bugünün ve geleceğin Türkiye’sini şekillendiren temel ilkeleri de içinde barındırır.

Birincisi, millî egemenliktir. Devletin sahibi millet, yöneticilerin görevi ise millete hizmet etmektir. Hiçbir kişi kendisini milletin üzerinde göremez. Seçilmiş yöneticiler de Anayasa’ya, hukuka ve demokratik denetime bağlıdır.

İkincisi, yurttaşların eşitliğidir. Cumhuriyet, insanların doğdukları aile, sahip oldukları servet veya taşıdıkları unvan nedeniyle ayrıcalık kazanmaması gerektiğini savunur. Yurttaşların hakları ve sorumlulukları hukuk önünde eşitlik temelinde değerlendirilmelidir.

Üçüncüsü, laikliktir. Laiklik, devletin bütün inançlar karşısında tarafsız olması, hiç kimsenin inancı veya inançsızlığı nedeniyle ayrımcılığa uğramaması demektir. İnanç özgürlüğünün ve toplumsal barışın güvencelerinden biridir.

Dördüncüsü, kadınların özgür ve eşit bireyler olarak toplumsal yaşama katılmasıdır. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen hukuki ve toplumsal reformlar, kadınların eğitim, çalışma ve siyasal yaşama katılımının önünü açmıştır. Kadınların seçme ve seçilme haklarının tanınması, bu dönüşümün önemli aşamalarındandır.

Beşincisi, akıl ve bilimdir. Cumhuriyetin çağdaşlaşma hedefi, eğitimden ekonomiye kadar bütün alanlarda bilimsel düşüncenin ve eleştirel aklın gelişmesini gerektirir. Cehaletin, dogmatizmin ve sorgulamadan kabullenmenin karşısında özgür düşünceyi savunur.

İşte bu nedenle cumhuriyet, yalnızca bir yönetim şekli değil; insan onurunu, özgürlüğü, eşitliği ve toplumsal ilerlemeyi esas alan bir gelecek projesidir.

Cumhuriyeti kimler ve nasıl yok etmeye çalışıyor?

Bu soruya cevap verirken tarihsel gerçeklerle siyasi değerlendirmeleri birbirinden ayırmak gerekir. Cumhuriyet’i tehdit eden anlayışları değerlendirirken insanları yalnızca siyasi kimliklerine, inançlarına veya düşüncelerine göre suçlamak doğru değildir. Asıl ölçüt, ortaya konulan tutum ve eylemlerdir.

Cumhuriyet’in temel ilkelerini zayıflatabilecek başlıca tehlikeler şunlardır:

Hukukun üstünlüğünü yok sayan anlayışlar: Yargının bağımsızlığını zedeleyen, hukuku siyasi gücün emrine vermeye çalışan ve yöneticileri denetimden uzaklaştıran uygulamalar, demokratik cumhuriyete zarar verir.

Millî egemenliği tek kişinin iradesine indirgeyen anlayışlar: Seçimlerin anlamını azaltan, Meclisin denetim gücünü etkisizleştiren, muhalefeti düşman olarak gören ve yurttaşların demokratik katılımını engelleyen tutumlar Cumhuriyet’in özüne aykırıdır.

Laikliği ve inanç özgürlüğünü hedef alan uygulamalar: Devleti belirli bir inancın veya mezhebin etkisine sokmaya çalışmak, farklı inançlara sahip yurttaşları ikinci sınıf konumuna düşürmek toplumsal eşitliği ve özgürlüğü zedeler.

Eğitimi bilimden uzaklaştıran politikalar: Çocukların özgürce düşünmesini, soru sormasını ve farklı görüşlerle karşılaşmasını engelleyen uygulamalar, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma hedefini tehlikeye atar.

Yoksulluğu ve eşitsizliği derinleştiren düzenler: İnsanların eğitim, sağlık, barınma ve adalet hizmetlerine erişimini ekonomik güçlerine bağımlı hâle getirmek, “kimsesizlerin kimsesi” olma idealini zayıflatır.

Cumhuriyet’in tarihini ve kurucu değerlerini itibarsızlaştırmaya yönelik çabalar: Tarihsel olayların çarpıtılması, Millî Mücadele’nin ve bağımsızlık mücadelesinin küçümsenmesi, toplumun ortak tarih bilincine zarar verebilir. Bununla birlikte Atatürk’ü ve cumhuriyet dönemini bilimsel yöntemlerle eleştirmek, tek başına cumhuriyet düşmanlığı değildir. Önemli olan, eleştirinin özgür düşünceye mi dayandığı, yoksa demokratik hakları ortadan kaldırmayı mı amaçladığıdır.

Dolayısıyla Cumhuriyeti tehdit edenleri yalnızca bir siyasi partinin, bir inanç grubunun veya belirli bir toplumsal kesimin içinde aramak eksik ve yanıltıcı olur. Cumhuriyet’in karşısındaki asıl tehlike; hangi siyasi görüşten gelirse gelsin, egemenliği milletten uzaklaştıran, hukuku güç sahibine bağımlı kılan, farklılıkları düşmanlığa dönüştüren ve özgürlükleri ortadan kaldıran anlayıştır.

Cumhuriyet’i savunmak, insanları etiketlemek değil; hakları, özgürlükleri ve demokratik kurumları savunmaktır.

Cumhuriyeti korumak hepimizin görevidir

Cumhuriyet, yalnızca 29 Ekim günü bayrak asarak ve törenlere katılarak korunamaz. Cumhuriyet’i yaşatmak, onun değerlerini günlük yaşamda savunmakla mümkündür.

Haksızlık karşısında susmamak, hukukun üstünlüğünü savunmak, kadın-erkek eşitliğini benimsemek, çocukların bilimsel eğitim hakkını korumak, inançlara saygı göstermek ve farklı düşüncelere tahammül etmek cumhuriyet bilincinin temel parçalarıdır.

Cumhuriyet’i korumak, yalnızca onu eleştirenlere karşı çıkmak da değildir. Cumhuriyet’in kurumlarının daha iyi işlemesini, adaletin güçlenmesini, yoksulluğun azalmasını ve yurttaşların yönetime daha etkili katılmasını istemek de cumhuriyet sevgisinin bir gereğidir.

Atatürk’ün bize bıraktığı en önemli miraslardan biri, bağımsız düşünebilen ve ülkesinin geleceği hakkında sorumluluk alabilen yurttaşlar yetiştirme hedefidir. Bu nedenle Cumhuriyet, yalnızca geçmiş kuşakların emaneti değil, gelecek kuşaklara karşı da sorumluluğumuzdur.

Sonuç: Cumhuriyet, umudun ve eşitliğin adıdır

Türkiye Cumhuriyeti, büyük fedakârlıklarla kazanılmış bir bağımsızlık mücadelesinin sonucudur. Onu kuran irade, milletin kendi kendisini yönetebileceğine, aklın ve bilimin yol göstericiliğiyle çağdaş bir toplum oluşturabileceğine inanıyordu.

Cumhuriyet’in anlamı, bir kişinin veya bir zümrenin yönetimini değiştirmekle sınırlı değildir. Asıl anlamı, hiçbir yurttaşın kendisini sahipsiz hissetmediği, hiçbir çocuğun yoksulluğu nedeniyle hayallerinden vazgeçmediği, hiçbir kadının cinsiyeti nedeniyle geri plana itilmediği, hiçbir insanın inancı veya düşüncesi nedeniyle dışlanmadığı bir ülke idealidir.

“Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet” sözü, tam da bu nedenle bugün de geçerlidir. Çünkü Cumhuriyet, gücü elinde bulunduranların değil, haklarını hukuk içinde arayan bütün yurttaşların güvencesi olmalıdır.

Cumhuriyet’in gerçek düşmanı farklı düşünmek değildir; farklı düşünme hakkını ortadan kaldırmaktır. Cumhuriyet’in düşmanı eleştiri değildir; eleştiriyi susturmaktır. Cumhuriyet’in düşmanı inanç değildir; inancı başkalarına baskı aracı hâline getirmektir. Cumhuriyet’in düşmanı siyasi mücadele değildir; milletin iradesini ve hukuk düzenini etkisizleştirmektir.

Bugün bize düşen görev, Cumhuriyeti yalnızca geçmişin bir hatırası olarak anmak değil, onu demokrasiyle, adaletle, laiklikle, bilimle ve yurttaşların eşitliği anlayışıyla güçlendirmektir.

Çünkü Cumhuriyet, bir milletin yalnızca nasıl yönetileceğini değil, nasıl bir toplum olarak yaşayacağını da belirleyen büyük bir idealdir.

Cumhuriyet varsa umut vardır. Cumhuriyet varsa eşitlik mücadelesi vardır. Cumhuriyet varsa hiçbir insanın kendisini kimsesiz hissetmediği bir Türkiye’yi kurma imkânı vardır.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

Yaşasın millet egemenliği, laiklik, demokrasi ve özgür düşünce!

Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanma mirası!

Ya İstiklal Ya Ölüm!

Durur Gök

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreteri

Scroll to Top