Sivas Kongresi’nin 107. yılında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Dr. Mustafa Hüsnü Bozkurt, Genel Yönetim Kurulu üyeleri ve Doğu Anadolu Bölgesi şube temsilcilerinin katılımı ile 3-4 Eylül 2026 tarihlerinde Sivas’ta bir dizi etkinlik gerçekleştirildi. 3 Eylül Perşembe günü ADD Genel Başkanı Bozkurt, Sivas Fidan Yazıcıoğlu Kültür Merkezi’nde “Yeniden Atatürk Cumhuriyeti” konferansı ile Sivaslılara seslendi. 4 Eylül günü Atatürk Anıtına Çelenk sunumu, ardından Sivas Kongre Müzesi ziyareti ve saat 14 00’te de Doğu Anadolu Bölge Toplantısı yapıldı.
Genel Başkan Hüsnü Bozkurt konferansında Sivas Kongresi ve Milli Kurtuluş Tarihi ile ilgili olarak şunları söyledi:
Sevgili Sivaslılar; bizim Milli Kurtuluş tarihimiz, varoluşumuz, yoktan bir devlet var edişimiz, yoktan bir ulus yaratışımız hakikaten dünyada eşi benzeri görülen bir olay değildir. Düşünün, Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmış, millet olduğunun bile farkında olmayan, Padişahının “koyun sürüsü” olarak gördüğü, yarısı salgın hastalıklarla perişan, 600 yıl boyunca konuştuğu dilin alfabesinden yoksun bırakıldığı için cahil kalmış, 400 yıl boyunca “etrak-ı bi-idrak” denilerek sürekli aşağılanmış, 300 yıl boyunca cepheden cepheye koşturulup yoksullaştırılmış bir halk…
Kongrenin 107. Yılında kolayca Sivas Kongresi’nin 4 Eylül 1919’da toplandığını söyleyiverirken bunun ne büyük güçlüklerle gerçekleştirildiğinin görmezden gelinemeyeceğini belirten Bozkurt sözlerine şöyle devam etti:
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile 619 yıl hüküm sürmüş Osmanlı devleti fiili ömrünü tamamlamış, mütareke sonrasında neredeyse bir hafta içerisinde yurdunun dört bir yanı işgal edilmiş, 60 parça müttefik donanması İstanbul Boğazı’na demirlemiş… Mustafa Kemal’in 1927’de Nutuk’ta söylediği gibi; “…cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş… Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde… Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, yani kişisel çıkarlarını müstevlilerin, yani işgalcilerin siyasi emelleriyle tevhit etmişler, yani birleştirmişler. Millet fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş.”
Osmanlı 1911 Trablusgarp’tan itibaren aralıksız savaşlarda yenile gerileye öylesine dağılmış ki, Millî Mücadele için yola çıkanların elinde 7 düvele karşı sadece birkaç kolordu kalmış… Biri Erzurum’da Kazım Karabekir’in komutasındaki 15. Kolordu. Bir diğeri Ali Fuat Cebesoy’un komutasında olan Ankara’daki 20. Kolordu, biri de daha sonra Refet Bele’nin komuta edeceği Sivas’taki 3. kolordu. Ama mevcutları çok eksik. Bunların dışında bazı kolordu ve tümenler de var, ancak mütareke hükümleri gereği silahları alınıyor, askerleri terhis ediliyor. Fahrettin Altay’ın yavaş yavaş toparlamaya çalıştığı bir de süvari kolordusu var. Hepsi bu!
Mustafa Kemal; Samsun’dan Havza’ya, oradan Amasya’ya geçip Erzurum’a geliyor. Sürekli verilen İstanbul’a dönmesi emirlerine uymuyor ve 7/8 Temmuz 1919 gecesi bizzat Padişah tarafından telgraf başında görevden alınması üzerine ordudan istifa etmek zorunda kalıyor.
Erzurum Kongresi bu koşullarda 23 Temmuz’da başlıyor. Yerel nitelikli o kongrede bir Heyet-i Temsiliye oluşturuluyor ve Eylül başında Sivas’ta bir Ulusal Kongre toplanması kararı alınıyor.
Sivas’a gelmeden önce İstanbul hükümeti Sadrazam Damat Ferit ve Dahiliye Nazırı Ali Kemal vasıtasıyla Mustafa Kemal’e olmadık tazyikler yapıyor, komplolar kuruyor. Son olarak bakıyorlar ki olmuyor, O’nu derdest edip İstanbul’a göndermeleri ve kongreyi engellemeleri için Harput (Elâzığ) Valisi Ali Galip Bey ile Malatya Mutasarrıfı Halil Bey’i görevlendiriyorlar. Bu arada bütün telgrafhanelere “Mustafa Kemal 8 Temmuz’da ordudan ayrılmıştır. Artık hiçbir rütbesi, görevi, yetkisi yoktur. Telgraflarını çekmeyeceksiniz” diye emir veriyorlar.
Böyle zorluklar… Mustafa Kemal gecenin bir vakti Kılıç Ali’yi bir müfrezeyle o tertibatı yapanların üzerine gönderiyor. Vali ve mutasarrıf Suriye’ye kaçmak zorunda kalıyorlar.
Sivas Kongresi 4 Eylül günü açılabiliyor.
O gün Sivas Lisesi’nin o sınıfında toplanan insan sayısı Mustafa Kemal dahil sadece 38 kişi arkadaşlar. 38 mangal yürekli adam… İki gün sonra İstanbul heyeti geliyor, onlar da 4-5 kişi. Biri Halide Edip, bir de Amerikalı gazeteci Brown var yanlarında. Yani, toplam 40-42 kişi… Nitekim 11 Eylül günü alınan kararların altında 40 imza var. En az 4-5 gün manda tartışılıyor. “Amerikan mandası mı, yoksa İngiliz mandası mı olsun?” Tıbbiyeli Hikmet kalkıyor; “Paşam, murahhası olduğum tıbbiyeliler beni buraya vatanın bağımsızlık ve milletin özgürlük mücadelesi için mesai harcamaya gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Şayet mandayı siz kabul ederseniz, sizi de vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı ilan edip telin ederim (lanetlerim)” diyor.
Bunun üzerine Mustafa Kemal “Efendiler, gördünüz mü Türk gencini?” dedikten sonra Hikmet’e dönerek “Evlat müsterih ol. Mandayı asla kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez, “Ya İstiklâl Ya Ölüm!” diyerek noktayı koyuyor ve Millî Mücadele’nin yol haritasını ilan ediyor.
Ama şimdi birileri çıkıp zerre utanmadan “Türk yoktur” diyebiliyor…Hakikaten öyle günler yaşıyoruz ki, öyle günler yaşatılıyor ki bize arkadaşlar, hayretler içinde izliyoruz, yüzümüz kızarıyor, yüreğimiz sızlıyor. Birtakım adamlar, adlarının önünde profesör yazan, gazeteci yazan, şu ya da bu yazan adamlar, hem de Türkçe konuşarak “Türk yok” diyorlar. Birileri bilboardları “Milletin adı Türkiyeli” yazan posterlerle donatıyor. TBMM Başkanı çıkıyor “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, ifadesi (yani anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez 3. maddesi) yanlıştır, değiştirilmelidir, devletin ülkesi ve milleti olmaz, milletin devleti ve ülkesi olur” diyerek sosyoloji bilimine takla attırıyor, Emile Durkheim’ın, Ziya Gökalp’in kemiklerini sızlatıyor.
İşte böyle günlerde Sivas Kongresi’nin 107. yıl dönümünü kutluyoruz. Eminim bütün siyasiler yarın kongrenin yıl dönümünü kutlayacak. Ama kimse şunu düşünmeyecek; “Mustafa Kemal ve o 37 insan neye güvenip de geldiler, neye güvenip de o kararları aldılar?” Evet, neye güvendiler? Sadece milletlerine, kendilerine ve hakkın kuvvetten üstün olduğuna güvendiler!
SİVAS KONGRESİ CUMHURİYETİN ANA RAHMİNE DÜŞTÜĞÜ GÜNDÜR!
Gerçekten öyledir arkadaşlar. Kongre kararlarına baktığımızda görülen odur. Neydi o kararlar?
– Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez,
– Manda ve himaye kabul olunamaz,
– Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet topyekûn direnecektir,
– Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan bütün cemiyetler Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.
– Padişah ve hükümeti işgalcilerin etkisi altında devleti temsil edememektedir. Bu durum milletimizi başsız ve savunmasız gösteriyor. Bu nedenle Meclis-i Mebusan derhal toplanmalıdır, diyoruz ve şimdi burada bir Heyet-i Temsiliye oluşturarak milletimizin temsiliyet ve milli hareketimizin meşruiyet zeminini kuruyoruz.
ORDU YOK, SİLAH YOK, PARA YOK, DEVLET YOK!
Hiçbir şey yok! Yok, yok, yok… Ve o yokluklar içinde “Parolamız tektir ve değişmez; Ya İstiklâl ya Ölüm” diyen bir adam var… Ve o adama güvenip, o adamın arkasına düşüp, o adama omuz verip 600 yıllık Osmanlı hanedanının halife padişahının İngiliz uşaklarıyla tepesine attırdığı ihanet mektuplara itibar etmeyip 38 yaşındaki Anafartalar Kahraman’ının vatanı kurtaracağına inanan bir millet var…
Hüsnü Bozkurt sözlerine Osmanlının kuruluşundan çöküşüne giden süreci tarihleriyle aktararak yeni Osmanlıcılar ve Osmanlı’ya öykünenlerle ilgili açıklamalarıyla devam etti…
Osmanlı; akıldan, bilimden, liyakatten koptuğu için 16. yüzyıldan itibaren, nerede duracağını bilememenin de getirdiği basiretsiz karar ve davranışlarla önce 1529’da Viyana önlerinden dönüyor. 1526 Mohaç son Avrupa başarılarından biri. 1566 Zigetvar, Kanuni orada vefat ediyor. Tabii Hürrem’in kışkırtmasıyla en iyi yetişmiş oğlu Veliaht Mustafa’yı boğdurduğu için Sarı (sarhoş) Selim’e kalıyor koca devlet. Sarı Selim dediğin adam cariyelerle hamam alemleriyle meşhur ve 1574’de bir gün hamamda kayıp düşerek beyin kanamasından ölüyor. Arkadaşlar bunlar uydurma sözler değil, tarihi gerçekler…
“NEYDEN KURTULMUŞUZ, ARKASINDA KOSKOCA OSMANLI İMPAROTORLUĞU VAR”
Bunu diyenlere anlatıyorum, iyi dinlesinler. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu dediğinizin 17. yüzyıl sonlarında hali perişan, 1683 2 Viyana yenilgisinden itibaren 1699 Karlofça, 1711 Prut, 1718 Pasarofça, 1774 Küçük Kaynarca, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), hep yenilgi… 1878’de Ruslar Ayastefanos’a, yani Yeşilköy’e kadar geliyorlar, payitahtın düşmesi an meselesi, İngiltere’nin araya girmesi ile Ayastefanos Antlaşması imzalanıyor ve 6 ay içinde bütün Kafkasya toprakları ile Balkanların önemli kısmı kaybediliyor. Ardından 1911 Trablusgarp, Kuzey Afrika elden çıkıyor. O Mustafa Kemal dediğin adam tebdil kıyafet gönüllü gittiği Libya Trablusgarp’ta Bedevileri örgütleyerek Ömer Muhtar’la birlikte İtalyanlara karşı direniyor.
Sonra 1912 Balkan Faciası, savaş değil facia… 15 gün içinde 1363-1448 arasındaki 5 savaşla yaklaşık 100 yılda aldığın bütün Rumeli’yi Edirne dahil kaybediyorsun. Bulgar’ın karşısında tutunamıyorsun. Neden? Çünkü tıpkı bugün de olduğu gibi orduya siyaset bulaşmış. Alaylı subaylar-mektepli subaylar, Abdülhamitçi subaylar-İttihatçı subaylar kavgası orduda ne disiplin bırakmış, ne liyakat, ne eğitim, ne emir komuta bütünlüğü, ne kurmay aklı… Donanma zaten Haliç’te çürümeye terk edilmiş. Devletin elinde tek bir savaş gemisi bile yok. Böyle olunca
15 günde Edirne dahil bütün Batı Trakya gitmiş. 2. Balkan Savaşı’yla Edirne güç bela kurtarılmış. Arkasından 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı! Çanakkale ve Küt’ül Amare savunma başarılarına rağmen kesin yenilgi ile sonuçlanmış.
Yani, 1299’da kurulup akıl, bilgi ve liyakatle yönetildiği ilk 250 yılda dünyanın en güçlü imparatorluğuna dönüşen devlet, 16. yüzyıl ortalarından itibaren akıl ve bilimden koptuğu için zayıflayıp gerilemiş, 1683’den sonraki 235 yılda da sürekli yenilgilerle 30 Ekim 1918’de ömrünü tamamlamış. Fatih’in emaneti İstanbul ve bütün memleket tam 5 koca yıl işgal altında kalmış.
İşte bugünün Neo- Osmanlıcılarının “Koskoca Osmanlı İmparatorluğu” dedikleri devletin durumu bu…
Bu zamane Osmanlıcılarının “Ecdat” diye övündükleri topu topu 3 Padişah vardır. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet, 10. Padişah Kanuni Sultan Süleyman ve 34. Padişah 2. Abdülhamit, o kadar… 10. ile 34. arasındaki 23 padişahtan hiç söz etmezler. Siz hiç hamamda düşüp beyin kanamasından ölen Sarı Selim’in yahut Şeyhülislam Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin “Orada meleklerin bacaklarını seyredip kainatın sır perdesini iğfal ediyorlar” diyen fetvasına uyup Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’ya verdiği emirle dünyanın ikinci büyük gözlemevi Takıyüddin Rasathanesi’ni denizden topa tutturarak yok ettiren oğlu 3. Murat’ın veya sakalına inciler dizdiren “Deli” lakaplı Sultan İbrahim’in ya da 1618’de 12 yaşında tahta çıkarılıp 4 yıl sonraki yeniçeri isyanında Yedikule zindanında işkenceyle ve tecavüz edilerek katledilen Genç Osman’ın veyahut da “Lale Devri” padişahı 3. Ahmet’in adını anan, “Ecdadım” diyen neo-Osmanlıcı gördünüz, duydunuz mu? Göremezsiniz, duyamazsız. Bunların Osmanlıcılığı; Fatih’le başlar, Kanuni’yle sürer, Abdülhamit’le biter.
O “koskoca Osmanlı İmparatorluğu” dediği 3 kıtadaki milyonlarca kilometre kareden Anadolu’nun ortasına itilmiş, 10 Ağustos 1920’de de, yani Sivas Kongresi’nden bir yıl sonra imzaladığı Sevr Antlaşması ile 150-200 bin km² lik sadece Karadeniz’e kıyısı olan, egemenliği de olmayan hap kadar bir coğrafyaya sıkışıp kalmış…
Sevgili Sivaslılar, değerli arkadaşlar; bizim Milli Kurtuluş tarihimizin her adımı yokluktan varlık yaratma mucizesidir, dense yeridir.
Örneğin, Anadolu Türk’ünün namluya sürdüğü son kurşundur 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi. Ocak ve Nisan 1921 1. ve 2. İnönü muharebelerinde durdurduğu Yunan ordusu karşısında Çerkez Ethem başkaldırısı ve diğer isyanlara birlik kaydırmak zorunda kaldığı için tutunamayıp 100 km geri çekilmek zorunda kalıyor ordumuz. Yunan taarruzu 23 Ağustos günü başlıyor. Bir tepenin bir günde 4-5 defa el değiştirdiği oluyor. Oluk oluk kan akıyor. “Subaylar Savaşı” deniliyor, her iki taraftan sayısız subay şehit oluyor, kaybediliyor…
“Melhame-i Kübra”, yani Büyük Yıkım, Büyük Kanlı Savaş diyor Mustafa Kemal. Öyle bir kan deryası. O kan deryasında %40’ı silahlarıyla firar ettiği için 100 bin mevcuda ancak ulaştırılabilen, yarısının ayağındaki çarığı yırtık olan, çoğuna üniforma bile temin edilememiş, teçhizatı noksan, olanakları kısıtlı Türk ordusu 130 bin kişilik İngilizlerce mükemmel donatılmış Yunan ordusu ile boğuşuyor. Mustafa Kemal’in dünya harp literatürüne giren, yıllarca harp akademilerinde ders olarak okutulan “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça düşmana terk olunamaz” stratejik doktrini uyarınca hangi birlik, hangi noktada karşısındaki düşmana karşı gerilemişse, durabildiği ilk yerde tekrar mevziye girip savaşa devam ediyor… Müthiş bir direnç ve adanmışlık…22 gün 22 gecenin sonunda Yunan ordusu Sakarya’nın batısına atılıyor ve 1 altın yıl kazanılıyor.
TÜRK ORDUSU 239 YIL SONRA İLK KEZ BİR TAARRUZ SAVAŞI YAPIYOR!
Efsanevi bir öngörü, efsanevi bir zekâ, efsanevi bir kurmay aklı var. Bugün o sayede Sivas’ın bu salonunda kadınlı erkekli bir arada oturabiliyoruz… Ve orada, Polatlı Haymana arasındaki Sakarya Dirseğinde kazanılan o bir yıl öyle paha biçilmez değerde ki arkadaşlar… O bir yıl, 13 Eylül 1921 – 26 Ağustos 1922, ilk defa, 1683 2. Viyana Kuşatmasından tam 239 yıl sonra ilk defa Türk ordusu bir taarruz savaşı için 207 bin kişilik kuvveti bir araya getirebiliyor. Onu iyi kötü donatıyor, eğitiyor. O 207 bin askerin de en az 100 bininin ayağında potin yine yok. Bir tek kılıç sayısında üstünüz. Ne piyade tüfeğinde, ne makineli tüfekte, ne topta, ne kamyonda, ne diğer araç gereçlerde üstünlüğümüz var, tamamında Yunan üstün. Yunan ordusu 225 bin kişi, yaptıkları Afyon tahkimatını İngiliz Genelkurmayı dolaşıyor ve “Türkler” diyor, “6 ayda bu tahkimatı aşarlarsa, 6 günde aştık diye sevinebilirler”… 26 Ağustos sabahı 04 30’da başlayan top atışlarıyla o tahkimat 6 saatte darmadağın ediliyor. Öncesindeki 15 gün boyunca ise, o güne kadar görülmemiş bir hamle yapılıyor ve düşmana sezdirilmeden -14 uçakları var, devamlı keşif uçuşu yapıyorlar- tam 90 bin asker gündüz gizlenip gece yürüyerek silahı, teçhizatı, topu, katırı, kağnısıyla güneye kaydırılıyor…
207 bin mevcutlu ordunun üçte ikisini Yunan’ın en kuvvetli olduğu ve hiç taarruz beklemediği Afyon güneyinin karşısına dikiyor Mustafa Kemal. Niye? O hayranlık verici kurmay zekâ, ani baskın ile kesin sonuç almak için karşısındaki düşmandan yaklaşık 3 kat üstün bir sıklet merkezi oluşturuyor. Harbiye’den hocası da olan kuzey cephesindeki 2. Ordu Komutanı
Yakup Şevki Paşa son komutanlar toplantısında diyor ki; “Paşam, planın çok riskli. Eğer Yunan bunu fark edip kuzeyimize saldırırsa cephemizi yararak arkamıza dolanır, bizi çembere alır, mahvoluruz, hepimizi meclisin kapısında asarlar.” “Paşam” diyor Mustafa Kemal “Bütün sorumluluk bende. Kamçımı indirip hücum dediğimden 15 gün sonra İzmir’deyiz. Siz görev yerlerinize gidiniz ve görevinizi yapınız”…
Arkadaşlar, 26 Ağustos sabahı top atışlarının ardından kamçısını indiriyor. Sayalım bakalım şimdi; 26, 27, 28, 29, 30, 31, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Neredeyiz? İzmir’deyiz. Kaç gün oldu? 14 gün!
Mustafa Kemal 8 Eylül 1922 akşamı Belkahve’den dumanlar içindeki İzmir’i izlerken “Bir rüya görmüş gibiyim İsmet, 1 gün yanıldım, ama bu kadar hızlı kaçacaklarını tahmin etmemiştim” diyor mutluluk ve haklı bir gururla.
BATI EMPERYALİZMİ TIPKI YÜZ YIL ÖNCE OLDUĞU GİBİ YİNE TEPEMİZDE!
Sevgili arkadaşlar, bunların hepsi yaşandı ve ne yazık ki 100 yıl sonra, 24 yıllık iktidarın yarattığı bu buğulu ortamda bir takım yaratıklar çıkıyor “Canım, maymun ısırdığı için Yunan Kralı ölünce Yunanlar zaten çekilmişti. Aslında Mustafa Kemal Sakarya’yı görmedi bile. Dumlupınar falan da palavra… Aslında Yunan’la da savaşmadık, Fransız’la da, İngiliz’le zaten hiç savaşmadık. Hepsi kendiliklerinden çekilip gittiler…” diyebiliyor. Yani, adının önünde türlü unvanlar yazan bazı ahlak yoksunları utanmadan, sıkılmadan kendi tarihlerini reddediyor, kahramanlarını aşağılıyor, milletlerini aptal yerine koyuyor, şehitlerinden olsun utanmıyorlar…
Şimdi gelelim günümüze. 100 yıl sonra neredeyiz? Ne yapıyoruz?
Çok önemli bir dönemeçte olduğumuzu hepimiz fark etmeliyiz. O dönemeç de şu: Batı emperyalizmi, tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi yine tepemizde. Bakın ABD Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack adlı kefere ne diyor; “1919’dan beri bu bölgede ulus devletler bizi engelliyor.”
“1919’dan beri” dediği ne? Ulusal Kurtuluş Savaşımız. “Ulus devletler” dediği ne? Kaç tane ulus devlet var bu bölgede? Bir tane var. O da Türkiye Cumhuriyeti. “Bizi engelliyor” dediği, biziz, arkadaşlar, biziz! “Demokrasi başarısız oldu, sizin için en iyisi Osmanlı millet sistemi, Osmanlı devlet düzenidir.” dediği ne? Çok kültürlü, çok kimlikli, çok dilli millet sistemi ve çok uluslu, çok dilli, çok hukuklu, teokratik temelli devlet düzeni.
O devlet düzeninin adı ne? Federasyon (şimdilik iki, sonra çok parçalı). Peki, o devlet nasıl yönetilecek? Merhametli monarşi ile… “Monarşinin merhametlisi nasıl oluyor?” diye sormak lazım tabii hazrete, ama nerde? Merhametli monarşi… Yani Venezuela’da, Suriye’de alıştılar ya “Size bir padişah tayin edeceğiz.” diyor. Kimsenin de bir itirazı yok. Bu adama iki çift laf edip cevap veren yok. Herkes üç maymunu oynuyor; “Duymadım, görmedim, bilmiyorum!”
Adam bir şey daha söylüyor: “Türkiye’de devam etmekte olan süreç başarıyla tamamlandığı zaman 4 ülkedeki Kürtler, -yani İran’daki, Irak’taki, Suriye’deki ve Türkiye’deki Kürtler- özgürleşecekler…” Ha, demek ki Türkiye’deki Kürtler özgür değil, köle! Öyle ya; özgür bir insan özgürleşemeyeceğine göre… “Özgürleşecekler ve kendi kaderlerini tayin edecekler.”
Bir kişi de çıkıp: “Efendi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Türk Milleti 104 yıl önce emperyalist işgalcileri ve işbirlikçilerini tepeleyerek kendi kaderini tayin etti ve laik, üniter, ulus devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Sen ne kader tayininden bahsediyorsun? Haddini bil!” demiyor, diyemiyor.
ÜÇ HAVUÇLU BÜYÜK OYUN!
Şimdi bir süreç ve bir çerçeve yasa var ortada arkadaşlar, ama aslında bunu kullanmak isteyen büyük bir oyun var!
Bu büyük oyun üç hedefli. Tabii dış senaristin oyunumdan söz ediyorum. ABD’nin Orta Doğu ve Türkiye tasarılarından söz ediyorum. Büyük Orta Doğu Projesi diye ortaya koyduğu harita ve plandan söz ediyorum.
Bakın üç havuç kime ve ne?
Birinci havuç dincilere; “Sizi laik Cumhuriyet’ten kurtaracağız. Size Osmanlı devlet düzeni, merhametli monarşi ve teokratik devlet vereceğiz.”
İkinci havuç kendilerine milliyetçi diyenlere; “Siz bölgenin yeni hamisi olacaksınız, Musul, Kerkük, Halep…genişleyeceksiniz.”
Üçüncü havuç da etnik ırkçılara; “Dört ülkedeki Kürtler özgürleşip kendi kaderlerinizi tayin ederek devletleşeceksiniz” …
Bakın söylüyorum; ABD’nin kucağında Müslümanlık yapamazsınız. Yapmaya kalkarsanız Fethullah Gülen kadar yaparsınız.
ABD’nin kucağında milliyetçilik yapamazsınız, yapmaya kalkarsanız Şara kadar yaparsınız.
ABD’nin kucağında Kürtçülük de yapamazsınız, yapmaya kalkarsanız en çok bir kuklanın danışmanlığını yaparsınız…
İSRAİL DEDİĞİNİZ ABD ADINA ORTA DOĞUDA HAYDUTLUK YAPAN DEVLET GÖRÜNÜMLÜ BİR TETİKÇİDİR!
Sevgili Kürt kökenli kardeşler, sizin insan olarak değeriniz ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün antiemperyalist ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının yasalar önünde eşit, özgür ve onurlu bireyleri olduğunuz sürece anlamlıdır. Bunu unutmayın! Aksi, emperyalizmin paralı askeri, fedaisi, paryası olmaktır… Size devlet kuracaklarını zannediyorsunuz ya; Arz-ı Mev’ud’dur o, Büyük İsrail’dir o, emperyal efendinin uşaklığıdır o… Açın gözünüzü de görün ve kulak verin Mustafa Kemal Atatürk’e, “Hangi İstiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebiler planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir.”
İsrail diye bir devlet de yoktur aslında. İsrail dediğiniz; emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki uç beyliğidir, tetikçisidir, onun adına katliamlar yapan mafyözik bir haydutlar güruhudur.
Emperyalizmin yurdumuz ile ilgili derdi nedir, diye de sorarsanız, Dicle ve Fırat sularıdır! Çünkü arkadaşlar, 21. yüzyılda su petrol den çok daha değerlidir bu bölgede. Orta Doğu için yaşamsal olan sudur. Ve unutulmamalıdır, Orta Doğu’nun su kaynağı sadece Dicle ve Fırat’tır, o da bizim topraklarımızdadır. Açın şimdi BOP haritasını ve bakın. Ne işi var ABD’nin gakkoşlar diyarı Elâzığ’da, Erzurum’un Palandöken’inde düşünün…
BU PLANI BOZACAĞIZ, EMPERYALİST YENİ MANDACILARA GEÇİT YOK!
Hiçbir şey gizli saklı değil. Gören göz görmelidir, duyan kulak işitmelidir. Konuşan dil söylemelidir. Biz görüyoruz, duyuyoruz, söylüyoruz. Duyan duyar, gören görür… Arkadaşlar bu bir hain plandır. Bu ülkenin 86 milyon yurttaşı bu hain planın ne olduğunu görüp bozmak zorundadır, bozacaktır. Bu planı bozacağız!
Sözümüzdür: Emperyalist yeni mandacılara geçit yok! Hiç hayal görmesinler! Ne vatanımızı böldürürüz, ne milletimizi parçalara ayırmalarına izin veririz. Çünkü biliyoruz ki, Türk milleti en zor zamanlarda mutlaka ama mutlaka doğru yolu bulmuştur.
Az önce söyledim; 107 yıl önce nasıl Osmanlı’nın halife padişahının değil, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında durduysa bu millet, bugün de doğru sözü, doğru kadroyu ve doğru önderi gördüğünde mutlaka arkasında, yanında olacaktır. Doğru önder yoksa da elbet çıkaracaktır. Türk milletini yok sayan yine yanılacaktır. Nasıl Sevr’i yırtıp attıysak, yeni Sevr BOP’u da yırtıp atacağız.
Mehmet Akif ile bitirelim: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!”
Kongrenin 107. yıl dönümünde değişmez önderimiz Büyük Atatürk’ü, Sivas Kongresi’ni açan 38 yiğit delegeyi, Kuvvayı Milliye kahramanlarımızı ve aziz şehit ve gazilerimizi minnetle, şükranla, saygıyla anıyorum.
Bir kez daha Sivas’ta bulunmaktan çok mutluyum. Beni sizlerle buluşturan sevgili Özlem Özgür Kurt başkanıma çok teşekkür ediyorum. Bizi yalnız bırakmayan Sivas milletvekilimiz değerli kardeşim Ulaş Karasu’yu da saygıyla selamlıyor, hepinize iyi akşamlar diliyorum.
Ne mutlu Türküm diyene!











