Genel Başkanımız Mustafa Hüsnü Bozkurt’un ”YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ” Konferansı’nda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.
TEK YOL VAR: KEMALİZM!
Tarih: 27 Haziran 2026
Yer: Mezitli Belediyesi Amfitiyatrosu
Konferansı metne dönüştüren: Hatice Topçu Şap- ADD Genel Başkan Yardımcısı
Değerli katılımcılar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
2 Ekim 2021 tarihinde göreve başladık. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), biliyorsunuz 19 Mayıs 1989’da ülkemizin yüz akı bilim insanı, ak saçlı bilgemiz, Anayasa Hukuku Profesörü, hocaların hocası Muammer Aksoy’un genel başkanlığında, Mustafa Kemal Atatürk’ün Birinci Meclisinde 16 yaşında meclis katipliği yapmış, yine hocaların hocası Ordinaryüs Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun onursal genel başkanlığında 49 Cumhuriyet aydını tarafından kurulmuş, 37 yıldır milletimize gönüllü hizmet eden, ülkemizin “Atatürk” adını taşıyan tek derneğidir. Günümüz Türkiye’sinin en büyük demokratik kitle örgütü olan bu derneğin Genel Başkanlığı görevini, Atatürkçü düşünceye gönül ve emek vermiş siz değerli üyelerimizin şubelerimizden seçerek gönderdiği delegelerimizin teveccühü ile 5 yıldır yürütüyorum ve arkadaşlarımla birlikte 5 yıldır ısrarla “Yeniden Atatürk Cumhuriyeti” diyor. İlk günden beri hep “Kemalizm’in namus sesini bir sis çanı gibi yurdumuz semalarına asarak milletimizle birlikte Yeniden Atatürk Cumhuriyeti’ne ulaşacağız!” diye haykırıyoruz.
Az önce Genel Yönetim Kurulu Üyemiz Ahmet Yorgun burada yaş ortalaması oldukça yüksek, 50-60 dedi. Ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Çok daha genç bir izleyici topluluğuna hitap ettiğimi düşünüyorum. Bir hekim olarak söylüyorum, gençlik ya da yaşlılık fiziksel değil, beyinsel bir fonksiyondur. Dolayısıyla burada bulunmayı seçmiş herkes tam da Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” dediği ve Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerdir, hepinize tekrar merhaba…
Sis çanı nedir, diye sorulacak olursa?
Sis çanı arkadaşlar; sisin çok yoğun olduğu kış aylarında yolların üzerindeki ağaçlara asılan ufak çanlardır. Rüzgârın o çanları sallamasıyla çıkan ses yolculara yol gösterir. Sis çanı bir anlamda yoldan çıkma, yolunu kaybetmemek için bu sesi takip et uyarısıdır. İşte biz “Kemalizm’in namus sesini bir sis çanı gibi yurdumuz semalarına asacağız” derken Kemalizm’i bir sis çanı gibi gördüğümüzü belirtiyor, katledilen Genel Başkan Yardımcımız Ahmet Taner Kışlalı’nın; “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.” özdeyişine inancımızı ifade ediyoruz.
Niye Yeniden Atatürk Cumhuriyeti?
Arkadaşlar, dünyada Birleşmiş Milletler Üyesi 193 ülke var. Bu ülkelerin 80’den fazlası cumhuriyet. Her türlü cumhuriyet var; teokratik cumhuriyetler, antidemokratik cumhuriyetler, otoriter cumhuriyetler var ve farklı farklı yönelimleri olan cumhuriyetler de var, bir de tabii hâlâ kraliyetler var, İngiltere gibi, İsveç gibi… Ama Türkiye Cumhuriyeti bütün bu devletler içinde tarihin ilk antiemperyalist ulusal bağımsızlık savaşını çocuğuyla, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla bir milletin topyekun verdiği, 3 yıl 3 ay 22 gün süren mücadeleyle yoktan var ettiği ve ardından o mücadelenin önderinin olağanüstü öngörüsüyle 10 yıl içinde hayata geçirdiği arasız devrimlerle, yine dünyadaki 57 İslam ülkesi içinde ilk ve tek olarak ulusuna çağ atlatan, kadınını erkeği ile falan değil, insan olarak eşit ve özgür kılıp toplumun her alanında söz sahibi ve karar verici yapan, eğitimden sağlığa, dış politikadan ekonomiye her alanda dünyaya örnek olan bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Atatürk Cumhuriyeti budur!
Geçenlerde bir çalışma okudum. 1960’lı yıllarda zavallı denilen, 1950’lerin sonuna kadar Japonya’nın sömürgesi durumunda olup bir milyarın üzerindeki nüfusu afyon ile uyutulan Çin, 1970’li yılların sonundan itibaren Deng Xiaoping (Cüce Deng) döneminden başlayarak bir politikalar bütünü uyguluyor. Yazıyı kaleme alan ünlü bir Amerikan siyasal bilim insanı. Diyor ki; “Çin karma ekonomi, özel sektör ve kamu sektörünün yüksek teknolojili ürün üretme esaslı üretim seferberliği ve bunu gerçekleştirecek insan gücünü temin etmek için laik, bilimsel, ücretsiz, kamucu ve herkese eşit eğitim, toplumcu-kamucu sağlık hizmeti, karşılıklılık esaslı dış politika uyguladı, yer altı ve yer üstü kaynaklarına büyük bir kıskançlıkla sahip çıktı… Tespitlerini sıraladıktan sonra bir soru soruyor yazar. “Biz bunu nerede görüyoruz?” Ve yanıtlıyor; “Mustafa Kemal’in Kemalist Cumhuriyet modelinde görüyoruz.” Çin, Mustafa Kemal’in Kemalist eğitim programını uygulamış, Mustafa Kemal’in Kemalist sağlık politikasını uygulamış. Mustafa Kemal’in Kemalist dış politikasını uygulamış. Çin bugün dünyanın en büyük güçlerinden ve 30 yıl içinde dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağı öngörülen bir ülke. Yani biz 5 senedir bıkmadan “Yeniden Atatürk cumhuriyeti derken, antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı -şimdi tam bağımsızlık deyince deniyor ki “ya 21. Yüzyılda tam bağımsızlıkçı olunur mu?” Olunur tabii. Tam bağımsızlıkçı olmak; 193 üyeli birleşmiş milletlerde de 32 üyeli NATO’da da, 27 üyeli AB’ de de üye olarak bulunmak, ama aynı zamanda ulusal çıkarlarını korumak, bağımsız karar alma hakkını kaybetmeme iradesini göstermektir- bir devlet yönetimini kastediyoruz. Sonra antiemperyalist, tam bağımsız bu devlet cumhuriyetçi olacak. Yani saltanat rejimi değil, halkın özgür ve demokratik seçimlerle kendisini yönetecekleri seçtiği bir düzeni yaşatacak. Atatürk ‘Yurttaş İçin Medeni Bilgiler Kitabı’nda cumhuriyeti demokrasi olarak tarif etmiştir. Çünkü arkadaşlar, demokrasi bize hep söylendiği gibi batılıların buyurduğu gibi soyut bir kavram değildir. Mustafa Kemal’in “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” dediğidir. Cumhuriyet üreten çiftçiyi milletin efendisi sayan anlayıştır. Demokrasi de tam olarak budur.
Sonra Atatürk Cumhuriyeti milliyetçidir. Nedir milliyetçilik?
Türkiye Cumhuriyeti’nin o gün için 12-13 milyon, bugün 86 milyon yurttaşının çok uluslu tekeller tarafından sömürülmeyeceği, emeğinin karşılığını teri soğumadan alacağı bir sistemi kurabilmektir. Başka…
Devletçidir. Nedir Devletçilik?
Karma ekonomi ile özel sektör ve devlet sektörünü yüksek teknolojili ürün üretmeye teşvik eden ve devletin düzenleyici rolünü asla ihmal etmeyen ekonomik politikalar uygulamaktır.
Peki başka, Devrimciliktir. Nedir devrimcilik?
Çağın değişen koşullarına ana ekseni, çıkış noktasını ve kuruluş felsefesini kaybetmeden uyum sağlamaktır.
Ve Laiktir Atatürk Cumhuriyeti!
Yani din ve devlet işlerini değil, din ve dünya işlerini birbirinden ayırmak, hiçbir dini buyruğun, ayetin ya da nasın devlet ya da toplum yönetiminde belirleyici olmasına izin vermemek, inançları insan vicdanlarında bırakmak ama devleti ve toplumu çağın gereklerine göre ve daima ileriye, daima yükselecek şekilde yönetmektir.
Millî Mücadeleyi kimler yaptı?
Kuvayi Milliye’yi bir araya getiren Kemalist devrimci kadrolar… Yani Mustafa Kemal Paşa ve onun yönetimi altındaki insanlar… Bu insanlar bu cumhuriyeti kurmadan önce 30 Ekim 1918’den başlayarak birçok vahim olay yaşadılar. Vatan işgal edilmiş, memleket dahilinde iktidara sahip olanlar; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olmuşlar, memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş, cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, millet fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş… işte bu ahval ve şeraitte 3 yıl 3 ay 22 gün kan revan içinde savaşmışlar, yedi düveli; Ermeni’yi, Pontus’u, Rus’u, Fransız’ı, İtalyan’ı, İngiliz’i ve Yunan’ı dize getirmişler. Sonra Lozan’a gitmişler. 10 dünya ülkesine zaferlerini ve bağımsızlıklarını kabul ettirmişler ve “Türk Milleti dünya onurlu milletler ailesinin şerefli bir üyesidir” dedirtmişler. Lozan’dan sonra 4 Ekim 1923’te son İngiliz askerinin İstanbul’u terk etmesiyle 5 yıllık işgalin sona ermesinden ve 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa komutasında 3. Kolordu’nun İstanbul’a girmesinden 23 gün sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan etmişler. 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektup var. Hepiniz bilirsiniz. Mektupta şu kadar okul var, şu kadar öğretmen var, şu kadar doktorumuz var, çoğunluğu İstanbul’da, İzmir’de… Yaz kış kullanılan yolumuz yok, demiryollarının 1 km.si bile bize ait değil, Anadolu’da tüten bir tane fabrika bacası yok, ekmeklik unumuzu bile dışardan ithal etmek zorundayız. Çocuğumuzun altına saracak bezimiz yok, çamaşır asacak telimiz yok, duvara çakacak çiviyi de üretemiyoruz. Sadece 4 tane fabrika kaldı Osmanlı’dan; Hereke ipek, Beykoz deri, Feshane yün, Bakırköy bez… Hepsi bu kadar ve tamamı İstanbul ve çevresinde… Böyle bir yokluk içinde devlet kurmuşlar. Şunu görmüşler, devletin yurttaşına hizmet edebilmesi ve ülkesini ileriye taşıyabilmesinin tek bir temel koşul var. O temel koşulu da almışlar ve kardıkları devlet hamuruna maya diye katmışlar.
Arkadaşlar bu devleti kuran Mustafa Kemal ve arkadaşlarının devletin hamuruna o hamur çürümesin diye kattıkları mayanın adı NAMUS! Devleti namusla yönetmişler.
Nedir namus?
Bir takım klavye kahramanlarının ya da kafası birtakım doğmalarla bulanmış adamların sandığı gibi vücudun belirli bir bölgesinde değildir namus, namus akıldır, bilimin yol göstericiliğinde yürümektir. Namus hak etmediğine el uzanmamaktır. Namus toplumun her bireyinin emeğini kutsal görüp üretime dönüştürmektir. İşte o namus mayasının eksiltilmediği dönemde sadece 15 yılda üst üste büyüme %115 olmuş ve 15 yılda 7 kat artmış ulusal gelir. Şimdi düşünün, 1938’den sonra milli gelirimizi her 15 yılda 7 kat artırabilmiş olsaydık bugün dünyanın en zengin ülkelerinden biri olabilirdik.
Nedir namus, deyince
Mithat Alan diye biri ile ilgili bir de anekdot var. Bunu her yerde anlatıyorum, bıkmada da anlatacağım. Mithat Alan Maraş milletvekili, aynı zamanda Kılıç Ali’nin ablası Naime hanımın eşi. Bir gün milli savunma bakanı İsmet Paşa’ya gidiyor. “Paşam” diyor, “biraz rahatsızım”. Nedenini soruyor İsmet Paşa. Savunma bakanı, “Mithat bey biri Fransız diğeri Çekoslovak iki şirketin ihalelerini takip ediyor” diyor. İsmet Paşa, köşke çıkıyor ve durumu Gazi Paşa’ya anlatıyor. Mustafa Kemal Savunma Bakanını çağırıp soruyor; “Bu konu ile Kılıç Ali’nin bir ilgisi olabilir mi?” “Mümkün değil” yanıtını alıyor. Akşam Çankaya sofrasına İsmet İnönü, Savunma Bakanı, Kılıç Ali’yi çağırıyor. Bir süre sonra; “Hadi kalkın, Mithat beyin bir kahvesini içmeye gidelim.” diyor. Kılıç Ali: “Ablama haber verseydim, hazırlık yapsaydı paşam, böyle habersiz olur mu?” diyor. Ama Gazi Paşa, dinlemiyor, ve Keçiören’deki eve gidiyorlar. Mithat Bey kapıyı açıyor. “Hoş geldiniz Paşam” diye buyur ediyor. Oturuyorlar, bir müddet sonra Gazi, Mithat Bey’e “Nasılsın?” diye soruyor. “Sayenizde iyiyim paşam,” diyor. Gazi Paşa, “Niye benim sayemde iyi olacaksın ki, ne iş yapıyorsun?” diye soruyor. “Paşam” diyor, “Milletvekili olmadan önce ticaretle uğraşıyordum. Şimdi de birkaç temsilciliğim var, biri Fransız, biri Çekoslovak şirketi. Onlar devletin açtığı bazı ihalelere giriyorlar, ben de o ihalelerin evraklarını hazırlıyor, takibini yapıyorum”. Paşa, “Ne kazanıyorsun?” diye soruyor ve ekliyor “Yüzde 5, yüzde 6, ne kadar?” Mithat Bey: “O kadar değil paşam yüzde 2-3 falan” Paşa ayağa kalkıyor ve yanındakilere “Hadi gidelim.” diyor, Mithat Bey: “Olur mu paşam daha yeni geldiniz, hiçbir şey ikram edemedik.” dediyse de çıkıyorlar. Paşa Kılıç Ali’yi kendi aracına alıyor ve “Kılıç, biz bu devleti şehitlerimizin canıyla, kanıyla senin milletvekili enişten komisyonculuk yapsın da para kazansın diye kurmadık, yarın söyleyeceksin hemen istifa edecek, bir daha Ankara’da görmeyeceğiz.” diyor ve Savunma Bakanına da “Bu iki şirket bir daha hiçbir ihaleye alınmayacak” dedikten sonra dönüyor “Efendiler” diyor “mebus sadece milletin vekilidir, komisyoncudan mebus olmaz, olursa işte böyle olur ve o vekilden asiline hayır gelmez!”
Şimdi ne görüyoruz? Kendi bakanlığına kendi şirketinin dezenfektanını satan bakanları, çikolata kutusunda rüşvet aldığı kamera kaydı ile sabit bakandan üretilmiş büyükelçileri, dün hiçbir işi olmayan veletlerin birdenbire milyon dolarlık şirketlere sahip olduklarını görüyoruz. Demek ki neymiş? Namus mayası kaybolursa siyaset zenginleşme aracına dönüşürmüş. İşte ADD’nin 5 yıldır “Yeniden Atatürk Cumhuriyeti” demesinin nedeni budur. Yeni bir cumhuriyet aramıyoruz, cumhuriyetimizi kuruluş felsefesiyle, kuruluşundaki devlet yönetme anlayışıyla buluşturmak istiyoruz. Yani eğitim yeniden laik bilimsel ücretsiz olsun, yeniden toplumcu, kamucu sağlık hizmeti olsun, yer altı ve yer üstü kaynaklarımız kıskançlıkla korunsun, dış politikamız yeniden bölge merkezli, mütekabiliyet esaslı büyük devletlerle onurlu ilişkilere oturtulmuş Kemalist dış politika olsun istiyoruz.
Siz Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e herhangi bir devlet başkanının: “Bana bak, benim rahibi hemen bırak, aptallık etme, akıllı ol, yoksa ekonomini perişan ederim” diye mektup yazabileceğini düşünebilir, rüyanızda görseniz hayra yorabilir mısınız? İşte o maya kaybedilince bunlar oluyor. Sonra ne yapıyorsunuz? 2026 yılında başkentinizde yolları kapatıyorsunuz. Niye? NATO zirvesi yapılacak, devlet başkanları gelecek diye. 60 yaşında, 70 yaşında vatandaşları, bilim insanlarını, TEMA temsilcilerini tutuklayıp içeri atıyorsunuz. Trump efendinin uçağı inecek diye havaalanında pist uzatıyor, Fransa Cumhurbaşkanı Macron Efendi sabah sporu yapacak diye park kapatıyorsunuz. Gelenlerin havaalanından kalacakları otele kadar yol boyu çirkin (!) manzaraları görmemeleri, kendi insanlarınızın içinde yaşadığı koşulları fark etmemeleri için koca koca paravanlar dikiyorsunuz.
Ama dünya çok değişti. Sosyal medya diye bir şey var artık, internet diye bir şey var. Ülkenizde emeklilerin 20 bin, asgari ücretlilerin 28 bin lira ile açlık sınırının altında yaşama tutunmaya çalıştıklarını, annelerin, teyzelerin pazar artıklarından rızık topladıklarını bütün dünya zaten seyredip duruyor. Dolayısıyla marifet yabancılara hoş görülmek değil. Siz o yabancıların gıpta ile bakacağı bir ülke yaratmak üzere o görevlere getirildiniz. “Mahkeme kadıya mülk değildir!” Mahkemenin sahibi değilsiniz, sadece yönetmekle görevlendirilmiş fanilersiniz…
Maliye Bakanı Millî Mücadelenin en zorlu günlerinden birinde Mustafa Kemal’e geliyor. “Paşam” diyor, “Fransız heyeti sizinle görüşmeye gelecek, Mim Mim Grubuna söyleseniz de İstanbul’dan porselen yemek takımları, çatal bıçak falan gönderseler de mahcup olmasak.” Paşa “Beyefendi” diyor: “Biz şu aziz milletin elinde olan üç ne varsa ikisini aldık, ordu donatıyoruz, vatanımızı kurtarmaya çalışıyoruz, iki senedir aşağıda milletvekilleri ot yatakta yatıyor ve her gün bakır çanakta, tahta kaşıkla bulgur aşına talim diyor. İmkânınız bu. Şimdi o Fransız heyeti gelecek, aynı bakır çanakta, aynı tahta kaşıkla bulgur aşını kaşıklayacak ve diyecek ki; “Türk milleti bu şartlarda bağımsızlık mücadelesi veriyor. Bizim kimseye hoş görünmek gibi bir ihtiyacımız yok. Biz onların gıpta ile bakacağı bir devlet yaratacağız.”
İşte namus mayası bu!
Atatürk Cumhuriyeti bu anlayışla kuruldu. Onun için şimdi 86 milyonluk ülkemizin gençlerinin %73’ü geleceğini yurt dışında aramak için konsolosluk kapılarında vize kuyruklarında sabahlıyorsa, 12 milyon issiz sıfır gelirle ancak eşinin, dostunun, ailesinin yardımıyla yaşamaya çalışıyorsa, milyonlarca insan. “Ne yapacağız, soframızı nasıl kuracağız, tenceremizi nasıl kaynatacağız” kaygısına düşmüşse işte bu çok tehlikelidir, çok acınası bir durumdur. Niye? Çünkü insanlarımız bu zorluklarla baş etmeye çalışırken ülkenin başına neler getirilmek istendiğini göremiyorlar.
Sevgili arkadaşlar,
İşte biz Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini kaybettiğiniz için bu durumdayız. Emperyalizm, 300 yıldır kendi sömürge hinterlandı petrol (İslam) coğrafyasındaki tek laik üniter ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye parçalamaya çalışıyor. Bunu 106 yıl önce Sevr ile denediler. Bir Mustafa Kemal bulduk ve o paçavrayı kafalarında paraladık. Şimdi aynı şeyi 21. yüzyıl Sevr’i BOP ile deniyorlar. 2003’den beri biliyoruz ve son olarak da ABD Büyükelçisi Tom Barack’tan işitiyoruz. Herif geldiğinden beri; yok, “demokrasi sizin neyinize, size Osmanlı devlet sistemi, millet modeli yaraşır”, yok ” 1919’dan beri bu bölgede ulus devletler bizi engelliyor, yeni bir düzen kurmanın zamanı geldi”, yok “sizin için en doğrusu merhametli -ne demekse- monarşidir.” diye konuşup duruyor. Yani sultanlığa, yani cumhuriyet öncesine, yani Sevr’e dönmemizi öneriyor hadsiz. Başka ne diyor; “Türkiye’de devam etmekte olan süreç (yani milletimize “Terörsüz Türkiye” diye yutturulmaya çalışılan o sözde “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” süreci) başarıyla sonuçlandığı zaman İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürtler birleşecek, devletleşecek, zaten bu coğrafyada bunca yıldır Kürtlerin devlet olamaması büyük talihsizliktir” buyuruyor.
Ne demek bu?
Bunu ben sormayacağım, bunu bu ülkenin cumhurbaşkanı soracak, dışişleri bakanı soracak. BOP haritasına şimdi hepiniz bakın! 23 ilimiz neden ‘Free Kürdistan’ diye işaretlenmiş orada ve bunun amacı ne?
Bu harita 2003’te Atina’daki NATO zirvesinde Türkiye’nin başbakanı ve genel kurmay başkanının önüne konulmuştur. Aynı şekilde doksanlarda Kuzey Irak’ta bir Barzanistan yaratılmıştır. İki gün önce Tom Barack Suriye kuzeyinde toplantı yaptı. Kim oturuyordu karşısında; Neçirvan Barzani ve Mazlum Abdi. Biri PYD’nin öbürü de Kuzey Irak Kürt Bölgesi yönetiminin başkanı. Bunlar yaşanıyor coğrafyamızda. Tam da böyle bir zamanda bir buçuk yıldır kuluçkaya yatmış bir tavuğu yumurtlattılar. Mutlak Butlan diye bir karar çıkardılar. Görüntü ne ‘CHP’de iç kavga’. Arkadaşlar şunu görelim. Türkiye’de son yıllarda olan hiçbir şey BOP’ tan bağımsız değildir. Ne zamandan beri? 2002’den beri. 2002’de Ecevit hükümeti erken seçime zorlandı ve 2001’de kurulan AKP iktidar oldu. Abdurrahman Dilipak açıkladı. Ne dedi? “Ak parti Amerikalılarla birlikte kuruldu” dedi. Sonra, 2003’te 1 Mart teskeresi geldi. O teskere CHP’nin ve AKP içindeki milli görüşçülerin dirayetli duruşuyla engellendi. Bunun bedeli Türk ordusuna Ergenekon’la, Balyozla, Türk yargısına da 12 Eylül 2010 referandumu ile ödetildi. Ordu da yargı da istedikleri düzene getirildi. 2006’ da CİA Türkiye Masası şefi Paul Henze’nin Amerika Dışişleri bakanlığına verdiği bir rapor var. Diyor ki: “Türkiye’nin bugünkü yönetim yapısıyla Amerika çıkaranlarına hizmet etmesi düşünülemez. Cumhuriyeti kuranlar öyle sağlam bir yapı kurmuşlar ki, hükümeti ikna ettiğimiz zaman meclis, meclisi ikna ettiğimiz zaman yargı, yargıyı ikna ettiğimiz zaman ordu karşımıza dikiliyor. O yüzden en kısa zamanda bu kompakt yapı dağıtılmalı, meclis, yargı ve ordu etkisizleştirilmeli ve yönetim erki tek kişiye bağlanarak başkanlık sistemine geçilmelidir.” Sonra ne oldu? 2007 Ergenekon, 2010 Balyoz, 12 Eylül 2010 referandum, 2013 birinci çözüm süreci, 2015’te fiyasko ile kesildi. Arkasından 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimi…
15 Temmuz keşke bir darbe olsaydı. Elebaşı olan 5 generali yakalar, içeri atardınız biterdi, ama bitmedi. Neydi 15 Temmuz? Darbe görüntülü Türkiye’nin rejiminin değiştirilmesi operasyonuydu. Oldu mu?2017 mühürsüz referandumuyla oldu. 2,5 milyon mühürsüz oy geçerli sayıldı, Türk milletinin reddettiği Anayasa kabul edilmiş sayıldı ve Tek Adam düzenine geçildi.
2017’den beri Türkiye’de neler oluyor arkadaşlar bir bakın, geldiğimiz noktaya bir bakın!
Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Şimdi bir türlü aşamadıkları tek bir engel var karşılarında. Nedir o engel? CHP tabanı ve onun üzerinden millet çoğunluğu. İkna edilemediler , edilemiyorlar. Her ne kadar CHP yönetimi Terörsüz Türkiye Komisyonuna girdi, raporu imzaladıysa da ip koptu. Nerede koptu? İmralı’ya milletvekili gönderilmediğinde koptu. Bundan ne anladılar? CHP’nin Atatürkçü tabanı aşılamıyor ve o taban milletin çoğunluğunu da etkiliyor. Ne yapılmalı o zaman? CHP tabanı ayrıştırılmalı ve çatıştırılmalı. Bunun için CHP’ye bir butlan yönetimi atanmalı… Bu yüzden bu iş CHP sorunu değildir arkadaşlar. Bu iş Türk Milletini BOP’a razı etme dayatmasıdır. CHP kurucu partidir ve aldığı oydan bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği, Türk milletinin çimentosudur. Devlet kuran dünyadaki tek partidir. Bu hamle sadece CHP’nin
değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milletinin iradesini de yok etmek hamlesidir. Onun için sevgili arkadaşlar hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.
Geçen hafta sonu Eskişehir’deydik, bugün buradayız, yarın Erdemli ’de olacağız. Önümüzdeki hafta İstanbul, sonra Çanakkale… 23-25 Temmuz’da Balıkesir’deyiz, Ayvalık’tayız, Edremit’teyiz, oradan tekrar Çanakkale’de olacağız. Anadolu’yu karış karış dolaşıyoruz ve hep bunu anlatıyoruz.
Sevgili Arkadaşlar, öyle bir tuzak kuruluyor ki, AKP’yi de yok edecek, Recep Tayip Erdoğan’ı da, Özgür Özel’i de, Devlet Bahçeli’yi de… Kim varsa arkadaşlar. Tıpkı 1918’de Osmanlı’nın Mondros ile önce siyasetsiz bırakıldığı gibi… 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan basıldı, Vahdettin meclisi kapattı. Türk Milleti meclisiz, siyasetsiz kaldı. Ardından devletsiz bırakıldı. Bir Osmanlı Padişahı vardı, adam Cuma selamlığına işkal kuvvetleri komiseri General Harington’un izniyle gidebiliyor, bakan atayamıyordu! Sonrasında da vatansız bırakılmak istendi Türk Milleti. İşte o zaman millet bir evladını Samsun’a çıkardı, 600 yıllık Osmanlı hanedanının Halife Padişahının tepesine yağdırdığı mektuplardaki aşağılık yalanlara değil, Samsun’dan yola çıkan Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ya inandı, onunla beraber sel önünden kütük kapar gibi bir vatan kurtardı, bir devlet kurdu, bugünlere getirdi.
Türk milletini hiç kimse hafife almasın kardeşim. Bu millet bu zehiri yutmaz, yutmayacak. Bu millet asla ve katiyen devletinin parçalanmasına izin vermez, vermeyecek. Bunu adım gibi biliyorum. Ama arkadaşlar, bizim de uyanık olmamız lazım, siyaset kurumunun neyin olup bittiğini doğru görmesi lazım. Bunun için “bize ne” demiyoruz, çırpınıyoruz. Kimseden beklediğimiz hiçbir şey yok, çoktan aştık oraları. İnanın ben de, arkadaşlarım da, 27 GYK üyemizin tamamı da hiçbir kariyer hesabı yapmadan, sadece uyarı görenimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Kimseye gidip te bana şunu ver, bunu ver demeyiz. Bizim bir tek isteğimiz var. Üzerimize aldığımız görevi layıkı ile yapmak. Bu milletin geleceği siyaset kurumunun elindedir. Siyaset kurumu neyin ne olduğunu bilmek zorundadır. Bu iş hiç de kolay değildir. Bu iş zaten ‘yurttaşların eşitliği’ esası ile kurulmuş devlette ‘eşit yurttaşlık’ sakızı çiğnemekle olmaz. Bu iş bütün dillerin konuşulduğu ama resmi dilin, eğitim dilinin Türkçe olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde 20 ayrı etnik dilde eğitim yapıp milleti paramparça ederek olmaz!
Anadilde eğitim, eşit yurttaşlık, etnikçilik, mezhepçilik arkadaşlar emperyalizmin ulus devletleri parçalama enstrümanlarıdır. Bu tuzaklara düşmemeliyiz. Üniter, ulus devlet vazgeçilemez, laik cumhuriyet tartışılamaz, dil birliği asla üzerinde konuşulamaz ve ülkesiyle, milletiyle bölünmez bütünlük görmezden gelinemez esaslardır. Bunlar namustur ve künyemize kazınmıştır…
Arkadaşlar, bunları çok inanarak söylüyorum, hamaset yapmıyorum, inanın başka çıkış yolumuz yok. Tek bir yol var KEMALİZM. Akıl ve bilim yolu. Yeniden laik, yeniden devrimci, yeniden cumhuriyetçi, yeniden milliyetçi, yeniden halkçı, yeniden devletçi ve yeniden antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı olmak şart. Bunu her bir yurttaşımızın bilincine yerleştirmek şart.
Bakın arkadaşlar, üniter ulus devlet olamamış, laik cumhuriyet olamamış, büyük Atatürk’ü tanımamış bölge devletlerinin haline bakın; Libya paramparça, Sureye paramparça, Irak, Afganistan, Mısır, Sudan, Yemen, Somali paramparça… Arkadaşlar kan revan içinde bu coğrafya… 6 yılda Yugoslavya’yı 7’ye böldüler. Bu işler şaka değil. Bu coğrafyada üniter ulus devleti, laik cumhuriyeti kaybettiğiniz zaman tek çareniz kalır, yeniden bir Mustafa Kemal, bir de Mehmet Akif bulmak. Bu durumda kalmak istemiyorsak, üniter ulus devletimize, laik cumhuriyetimize, Atatürk’ün akıl ve bilim yoluna ve milletçe birlikteliğe dört elle sarılmalıyız.
Bunu Mersin Mezitli Belediyesinin Amfitiyatrosundan çığlık çığlığa haykırıyorum. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na, MHP, SP, ZP Genel Başkanlarına, kaç tane parti varsa hepsine sesleniyorum. Bir araya gelin ve bu hain tuzağı bozun.
Benim diyeceklerim bu kadar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bu akşam burada bulunan başta Mersin’in hanımefendilerine, beyefendilerine, çok sevgili Atatürkçülere, değerli ilçe başkanımıza, belediye başkan vekilimize ve bu organizasyonu düzenleyen ADD Mersin yönetimine, sevgili Ahmet Yorgun’a ve bölge sorumlumuz Özgür Çınar’a çok teşekkür ediyor, hepinizi saygı ile selamlıyorum.




