“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş…” diye başlıyordu Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devrimi’ni anlatırken…
Anadolu, uçurumun kenarında intihara sürüklenen bir haldeydi. Emperyalist güçlerin çizmeleri altında ezilen yalnızca vatan toprağı değildi…
Vatanın namusu çiğneniyordu. Çocukların güzel günleri çalınıyordu. Bağımsızlık ve özgürlük, bir avuç namuslu vatanseverin ellerinden kum gibi akıp gidiyordu. İnanılan doğrular, kayan yıldızlar gibi sönüyordu…
İşte böyle bir zamanda; yokluğu varlığa çeviren, küllerinden yeni bir ulus yaratan Atatürk ve silah arkadaşları, çaresizlikten çare üretip kurtuluş mücadelesini zaferle taçlandırdı. Ama ortada ne tüten fabrika bacaları vardı ne de çalışan tezgâhlar… Sanayi yok denecek kadar az, sermaye ise hayaldi.
Ve böylesi bir ortamdan; Fabrika bacalarının tüttüğü, komşusuna buğday hibe edecek üretime ulaşan, bebek bezine muhtaçken uçak üretip ihraç eden bir ülke yaratıldı.
Bunu hangi millet, hangi çağda başarabildi?
Çünkü büyük devrimci Atatürk ve dava arkadaşları, imkânsızlıklardan imkân dokumayı bildiler; ülkeyi ilmik ilmik ördüler. Bir gün Atatürk, İsmet İnönü’nün moralsiz olduğunu fark eder ve sorar. İnönü der ki: “Türk Hava Kurumu toplantısından geliyorum. Hesaplarda kırk para açık var. Bir kuruşun hesabını bulamadılar. Buna çok canım sıkıldı.”
İşte bu, Atatürk’ün dikkatini çeker. Çünkü ”yok” orduyla savaş kazanmış, bulunmayan silahla mücadele etmiş bir lider bilir ki; hesabı verilemeyen kırk para, yarın kırk kuruş olur… Kırk kuruş büyür, servet olur… Ve sonunda hesabı tutulamayan düzen doğar.
Atın ayağına çakılacak çiviye muhtaç olduğunuz günleri düşünün… Çocuğunuza aşı bulamadığınız günleri… Potine, kumaşa, ekmeğe hasret kaldığınız günleri…
İşte böyle günlerden çıkan bir cumhuriyette, kırk paranın hesabı namus meselesidir. Bu yüzden Atatürk mutlu olur. Çünkü zaferi kırk paraları mumla arayarak kuranlar, Cumhuriyet kurulduktan sonra da o kırk paranın hesabını sormayı bırakmamıştır.
Nitekim İnönü de bırakmaz; kırk paranın izini sürer ve buldurur. Cumhuriyet’i kuranlar boşuna “kimsesizlerin kimsesi” demedi. Bu ülkenin hamurunu namus mayasıyla yoğuranlar, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumayı devlet ahlakı saydılar.
Oysa bugün…
Atatürk Cumhuriyeti’ni deniz görüp her ısırıkta bir parça koparmayı nimet sananlar var. Ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarlar… Hediye diye sunulan servet değerinde saatler… Lüks araçlarda pudra şekeri rezaleti… Harun gibi gelip Karun olanlar… Kamu malını hortumlamayı maharet sayanlar…
Bir yanda kırk paranın hesabını soran kurucu ahlak… Diğer yanda kepçeyle soyanların omurgasızlığı…
İşte geldiğimiz hazin tablo budur.
Kırk parayı unutanlar, milletin alın terini de unutur.




