NEDEN MİLLİ EGEMENLİK? – ADD Yayın Kurulu Üyesi Dr. Deniz ACARAY

Cumhuriyet’imiz neden Milli Egemenlik esasına dayanmaktadır? Cumhuriyetler ”halk egemenliği” anlayışına ve ”milli egemenlik” esasına dayalı olabilir. Türkiye Devleti; milli egemenlik esasına dayalı bir cumhuriyettir. Ne yazık ki; Cumhuriyet’imizin milli egemenlikten halk egemenliği anlayışına dönüşmesini savunan bazı siyasal ve toplumsal kesimler etkinliklerini devam ettirirken, sivil ve demokratik bir anayasaya kavuşma sevdası uğruna epeyce taraftar toplayan yeni Anayasa girişimleri ve yeni Anayasa yapılamasa bile mevcut Anayasa’da değişiklik yapma atılımları aslında bu eksende dikkatle tartışılmalı, tehlikenin farkına varılmalıdır. Hatta farkına varmamız gereken bir başka tehlike de bölgede emperyalizmin ve Siyonizm’in sesi olarak konuşan ABD büyükelçisinin Türkiye için en ideal düzenin Osmanlı devlet düzeni, Osmanlı millet sistemi olduğu yönündeki çağrılarıdır. Atatürkçü Düşünce Derneğinin (ADD), bu kişinin istenmeyen adam ilan edilmesi için talepte bulunmasının üzerinden daha bir yıl bile geçmemişken, malum kişinin tam da Milli Egemenlik Bayramı haftasında sarf ettiği sözler; monarşinin merhametlisi – müşfik olanı tartışması yaratması kabul edilebilir bir şey değildir. ADD, üçüncü kez yayımladığı “Yeniden Atatürk Cumhuriyeti Manifestosunda bu tehlikeye dikkat çekmekte ve Türk Milletini uyarmaktadır.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftası maalesef Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırıları gölgesinde yaşandığı için gönlümüzce kutlayamadığımız, tören ve etkinliklerin bu acının derinden hissedildiği bir aradalıklardan oluştu. Milli yas ilan edilmesi ve kutlamaların iptal edilmesi yönünde talepler kamuoyuna yansıdı. Gerçekten de bu acı, milli yas ilan edilse de edilmese de milli bir acı. Bu acıyı yüreğinde hissetmeyen bir tek kişinin bile olduğunu düşünemiyorum. Ancak, acıyı hissetmenin ve bu olayların faillerini yuhalamanın ötesinde kök sorunlarımızı tartışabilmeli ve palyatif tedbirlere değil yapıcı ve kalıcı çözümlere odaklanmalıyız. Bu acı hepimizin ortak acısı ve demokrasi istiyorsak ortak sorunlarımıza ortak çözümler bulabilmeliyiz. Sadece şikâyet ederek, söylenerek çözüm üretemeyiz. Birilerinin çözüm üretmesini bekleyerek kenarda durmayı tercih edersek sorumluluktan muaf olamayız. Çözümün bir parçası olabilmek için ise demokrasilerin olmazsa olmazı olan örgütlü bir toplum olmayı başarmalıyız. Eğitimle ilgili gönüllü kuruluşlar sadece eğitimcileri, engellilerle veya belli bir hastalıkla mücadele için kurulmuş dernek – vakıfların sadece bu dertten mustarip olan aileleri, doğa- çevre örgütlerinin sadece tahribatın yaşandığı yörelerle sınırlılığı maalesef ülkemizde daha aşılacak çok yolumuzun olduğunu göstermektedir. Hemşehri derneklerinin ve meslek kuruluşlarının haricinde pek çok alanda kendini kanıtlamış, kurumsal yapısı güçlü demokratik kitle örgütlerini sahiplenmeli, onlara güç vermeliyiz. Aksi taktirde demokrasiyi istiyormuş gibi yaparsak demokrasi de varmış gibi görünür.

Bu hafta; Ankara başta olmak üzere pek çok ilimizde “milli egemenlik” temalı etkinlik, konferans ve panellerin düzenlendiği, Cumhuriyetimizin değerlerine sahip çıkma iradesinin ortaya koyulduğu yoğun bir gündemle geçiyor. Gündeme; ABD & İsrail –  İran Savaşındaki gelişmeler de eşlik ediyor. Örneğin 18 Nisan Cumartesi günü Milli Düşünce Merkezi tarafından “Milli Egemenlik Olmasaydı?” başlıklı bir panel düzenlendi. Bu panel sayesinde, ileri yaşlarına rağmen hala fedakârca çalışan Prof. Dr. İskender Öksüz ve Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun hocalarımızı dinleme imkanı bulduk. Panelde Av. Şule Nazlıoğlu Erol da milli egemenliğimizi hedef alan kumpas davalarını anlattı. Şule Hanım’ın korkmadan çekinmeden kötüye kötü demeliyiz” sözüne Ercilasun Hoca da haine de hain diyebilmeliyiz” diyerek destek verdi. Emekli büyükelçilerimizden Halil Akıncı ise son siyasi gelişmeleri ele aldığı konuşmasında; “Türkiye eğer milli devlet olmaktan vazgeçerse, Türk Devletleri Teşkilatına üye olma hakkımızı kaybederiz”diyerek tarihi bir uyarıda bulundu. Milli Düşünce Merkezinin Kurucu Genel Başkanı rahmetli Sadi Somuncuoğlu’nun da Kemalizm ile ilgili bir sözünü burada not etmek istiyorum: Türk insanı devletine inanıyor ve güveniyordu. Hele de o güçlü mağrur ordusuna… Vatan, bayrak, dil, din gibi değerlerini her şeyin önünde tutuyor, bu noktalarda tüm ayrılıkları bir kenara bırakıp bir araya geliyordu. Milliyetçi ya da ulusalcıydı ama onlar (AB, ABD) gibi ırkçı değildi. Türk insanı, kimliğinin kökeninin, inancının sorgulanmasını, bunların ön plana çıkarılmasını, hele hele farklılık gibi sunulmasını da sevmiyordu. İşte çözülemeyen ortak payda bunlardı… (AB, ABD) beğenmedikleri ve vazgeçmemizi istedikleri Kemalizm’den kastettikleri ise gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş esaslarıydı.”

22 Nisan Çarşamba günü ise yakın zamanda kuruluşu tamamlanan KAMUTAY Derneği tarafından “Türkiye Cumhuriyeti’nin Temel Dayanağı: Milli Egemenlik” başlıklı bir söyleşi düzenlendi. Bu etkinlikte KAMUTAY Derneği Kurucu Başkanı Prof. Dr. Anıl Çeçen ve alanında emek veren hocalarımız katkı sundular. Söyleşide; milli egemenlik ilkesinden vazgeçilirse hukuki ve sosyolojik açıdan bunun sonuçlarının neler olabileceği üzerinde duruldu. Atatürk’ün “Ben kerameti Mecliste arayanlardanım” sözünü şiar edinerek; 2017’de kuvvetler dengesinde yürütme lehine anayasal değişikler yapılmasının da sebepleri ele alındı. Bileşik kaplar teorisi dikkate alındığında bu değişikliklerin, milli güvenlik tehlikesinin baş gösterdiği koşullarda, yasama gücünün ve hatta yargı gücünün zayıflamasının doğal bir sonucu olarak yürütmeyi güçlendirmek şeklinde ortaya çıktığı değerlendirildi. Siyaset Biliminin “iktidar boşluk kabul etmez…” şeklindeki meşhur sözünden hareketle; milli egemenlik ilkesinin kabul edildiği bir ülkede, milletin fertlerinin bu alanda boşluk oluşmasına izin vermemesi beklenir. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Ye’s şiirinde bu günleri görmüş olsa gerek:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.  

..

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Evet; bugün memlekete nasıl sahip olacağız?

Milli egemenlik ilkesine sahip çıkarak. Cumhuriyetler halk egemenliğine de dayanabilir, milli egemenliğe de. Bizim Cumhuriyet’imiz milli egemenlik ilkesine dayalı. Birbirine çok benzediği izlenimi yaratan bu iki egemenlik anlayışı, özellikle egemenliğin temsili ve ayrı bir tüzel kişiliğinin olup olmaması bakımından birbirlerinden ayrılır. Halk egemenliğinde emredici vekâlet kabul edilir. Kanunları hazırlayanlar halkın temsilcileri değil, memurlarıdır ve hiçbir şeye karar veremezler. Emredici vekâlette vekiller, milletin değil, halkın yani kendilerini seçenlerin vekilidirler. Buna karşılık milli egemenlik anlayışında, millet bölünmez bir bütün olarak kendisini oluşturan bireylerden ayrı bir varlığa sahiptir. Halk belli bir dönemde yaşamakta olan bireylerden oluşan somut ve maddi, millet ise geçmiş ve gelecek nesilleri kapsayan soyut ve manevi bir varlıktır ancak somut bir varlık olan halkı kapsar. Temsilciler ile kurulan vekâlet ilişkisi ise emredici değil temsili vekâlet ilişkisidir. Temsilciler, bir bölgenin veya zümrenin vekili değil, bütün milletin temsilcileridir. Seçim çevresi, oylarıyla belirledikleri temsilcilerine bütün ülke için vekâlet verir. Buna göre; TBMM üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler.

Bu değeri malik olmanın konusu olan mülkiyet hakkı temelinde açıklığa kavuşturabiliriz: Medeni Hukukun bir alt disiplini olan Eşya Hukukunda “birlikte mülkiyet” iki farklı türde kendini gösterir: İştirak halinde mülkiyet ve müşterek mülkiyet. İştirak halinde mülkiyette pay sahipleri mülkiyetin konusu olan malda payları eşit olarak ve malın tamamından (bölmeden) hak sahibidirler. Bu mülkiyet çeşidi, pay sahipliğini birbirine eşit değerde, malın bölünmeden tamamının kullanılabilmesine imkân tanıyacak şekilde tesis ederken, borcun da tamamından sorumluluk esasını gerekli kılar. Bir diğer ifade ile mal bölünmez. Hak sahipliği, maliklerin sayısı artsa da azalsa da eşit değerde devam eder ve her bir pay sahibi borcun tamamından (müteselsilen) sorumludurlar. Müşterek mülkiyette ise, maliklerin paylarının ne kadar olduğu – oranları bellidir, bu oranlar farklı olabilir ve mülkiyet konusu malın bu paylar doğrultusunda bölünerek kullanımı mümkündür. Mülkiyetten doğan borçtan sorumluluk ise paylar oranındadır. Herkes kendi payı oranında borçtan sorumlu tutulabilir.  İşte halk egemenliği ile milli egemenlik arasındaki fark da müşterek mülkiyet ile iştirak halinde mülkiyet arasındaki fark gibidir. Anayasa koyucu, 1982 Anayasasında egemenliği yani devletin hukuken sahipliğini düzenlerken milli egemenlik anlayışını benimseyerek, eşitlik ilkesini de bu minvalde 1. Kısımda düzenlemiştir. Buna göre Türk Milleti 2. Kısımda belirtilen demokratik haklarını malik sıfatını haiz olarak kullanır. Kendine ait olanı yönetir. Ve bu malik olma vasfı belli paylara ayrılabilen, mülkiyet konusu ülkenin de paylar oranında bölünebilen bir mülkiyet anlayışı değil, milletin her bir ferdinin eşit haklara sahip olarak tamamında malik olduğunu gösteren bir anlayıştır.

Bu anlayışın bir başka tezahürünü de 1982 Anayasasının 3. maddesinde ifade edilen ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olma halinde görüyoruz. Üniter devlet olarak da ifade edilen bu bütünlük halinin Anayasanın 123. maddesinde de “idarenin bütünlüğü” ilkesi olarak düzenlendiğini görmekteyiz. İdarenin bütünlüğü ilkesinin kabul edildiği üniter devletlerde yerinden yönetim kuruluşlarının devlet tüzel kişiliğinden ayrı bir kamu tüzel kişilikleri olmakla birlikte, ayrı bir yasama ve yargı organlarının olmadığı, ülkenin tek başkentinin olduğu, bu cihetle merkezden yönetim esasının geçerli olduğu ve yerinden yönetimin yetki genişliği esasına uygun bir şekilde merkezin denetimine bağlı bir idari özerklik (idari vesayet) olarak tasarlandığı görülmektedir. Bu kamu tüzel kişileri kendi hukuki statülerini belirleme imkânına sahip değillerdir. Bir diğer ifadeyle bu devlet düzeninde kuvvetler dikey olarak değil, sadece yatay olarak ayrılır. Ancak halk egemenliği esasına bağlı devlet düzenlerinde idarenin bütünlüğü ilkesi ve bu ilkenin temel alındığı bir üniter devlet değil, federal devlet yapıları görülür. Bu tür devlet düzenlerinde kuvvetler sadece yatay olarak değil, dikey olarak da ayrılır. Buna dikey bölünme de denir. Bu sistemde sadece idari adem-i merkeziyet değil, aynı zamanda siyasi adem-i merkeziyet de bulunmaktadır (adem=yokluk). Günümüzde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi söylem ve talepleri ile demokrasi ve insan hakları mücadelesi verdiğini iddia eden bazı toplumsal ve siyasal kesimler aslında Türkiye’nin üniter devlet yapısından federal bir sisteme geçmesini savunmaktadırlar. Bu geçiş aslında; milli egemenlik anlayışından halk egemenliği anlayışına geçiş demektir. Bu geçişin birdenbire olmasının mümkün olmayacağı gerçeği karşısında da son on yıllarda aşamalı ya da yumuşak bir geçiş sağlamak üzere yerel yönetimlerin güçlendirilmesi tezini savunmaktadırlar.

“Türk Milleti” ismini şovenlik, faşist, etnik kökeni yücelten ırkçı bir tanımlama olarak kabul edenlerin yaptıkları öneriler arasında Türk halkı, Türkiye halkı, Türkiye halkları, Anadolu halkları şeklinde çeşitli ifadeler olduğu görülmektedir.  İç ve dış propagandaların da etkisiyle – etnik strateji, “halklar teorisi” adı altında geniş uygulama alanı bulurken, ‘Halklar Teorisi’yle ülkenin “milli birliğinin” yitirilmesine seyirci kalamayız.

Milli devlet demek, sadece bir milleti olan devlet demek değil, Milletine ait olan devlet demektir. İşte bu noktada asil – vekil ilişkisi bakımından meseleye bakmalı, Milletin her bir ferdinin kendini malik ve egemenliğin asli unsuru olan “asil” olarak görmesi ve ona göre davranması gerekir. Bu; insan hakları anlayışının temelinde yatan en vazgeçilmez değer olan “insan onuru” ile onunla sıklıkla karıştırılan “şeref” arasındaki fark gibidir.

Her insanın sırf insan olmasından dolayı doğuştan sahip olduğu ve ölene dek sahip olacağı değere insan onuru denir. Ancak şeref, kişinin doğuştan sahip olduğu bu ezeli ve ebedi değere ne kadar uygun bir yaşam sürdüğü, bu değeri ne kadar yüceltip somutlaştırdığı ile ilgili bir kavramdır. Şerefli olmak için önce bir farkındalık ve yaşam boyu sürecek bir kendini inşa yolculuğu söz konusudur. Bu yolculuk bilinçli bir tercihi ve kişinin kendi bilinçli tercihine sadakatle bağlı kalma inatçılığını- kararlılığını gerektirir. Başta İran olmak üzere komşu ülkelerin yaşadığı saldırılar, bölünme ve parçalanma süreçleri Türkiye için de bir milli güvenlik tehdidi yaratırken, bu ateş çemberinde ayakta kalabilmemiz için iç cephenin ayakta kalabilmesi uğruna sunulan Anayasa değişikliği, Türkiye devletinin ontolojik unsurlarından egemenlik unsurunun milli egemenlik olmaktan çıkıp halk egemenliğine geçmesi tehlikesi yaratmaktadır. 1982 Anayasasının ilk üç maddesinin korunacağı demeç ve güvenceleri ile sürecin yönetilmeye çalışıldığı göze çarpmakla birlikte; milli egemenlik ilkesinin düzenlendiği Anayasanın 6. maddesinin değişmez maddeler arasında yer almadığı unutulmamalıdır. 6. maddede gerçekleştirilecek bir değişiklik, ilk üç maddenin dolaylı olarak değiştirilmesi veya aşındırılması demektir. Tali kurucu iktidarların bu yönde bir değişiklik yapma hakkı ve yetkisi yoktur. Bu kapsamda bir değişikliği ancak asli kurucu iktidar iradesi gerçekleştirebilir. Bu da malik olma sıfatına sahip olan egemen iradedir. Bu özün Anayasanın Başlangıç metninde son cümlesinde ifade edildiğini görmekteyiz. İşte bu mesele o yüzden bir şeref meselesidir:

“……TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Scroll to Top