ANADOLU DEVRİMİ – Hatice Topçu

Anadolu sözcüğü yalnız bir coğrafi isim değildir, bir devrimin adıdır.  Mustafa Kemal Osmanlı ve İstanbul değildir, Türk ve Anadolu’dur.

Bu gerçek Ceyhun Atuf Kansu’nun “Atatürkçü Olmak” eserinde, Sebahattin Selek’in “Anadolu İhtilali” eserinden alıntıladığı “Türkiye’yi İstanbul’dan kurtarmak mümkün değildi, çünkü Bizans İstanbul’da can vermişti, Osmanlı’da İstanbul’da can verecekti.”  ifadesinde kendini bulur. Çünkü Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a gelmiş, Osmanlı ve İstanbul ile kurtuluşun çarelerini aramış, ancak çarenin “Türk ve Anadolu“ olduğunu görmüştü.

Sivas Kongresi 34 kişi ile toplanmıştı. Kongrede üç ayrı görüş ortaya atılmış ve tartışılmıştı.  Bu görüşlerden biri İstanbul ve Osmanlı’nın sesidir. Kurtuluşu Osmanlı’nın kurtuluşunda gören, manda ve himayenin sesidir. İkinci ses gelenekçidir, kendini İstanbul hükümetinden ayıran “Anadolu hükümeti” nden yanadır. Üçüncü yol ise doğrudan doğruya Anadolu ortasında ulusal ve bağımsız bir halk devleti kurmaktır. 

Özetlemek gerekirse Mustafa Kemal’in “Nutuk” ta belirttiği; manda ve himayeciler, bölgesel kurtuluşta çare arayanlar ve ulusal bağımsızlıkçılar söz konusudur.

Bu üç seçeneğe yönelik olarak Mustafa Kemal kendi görüşünü şöyle açıklar:

“… Efendiler ben bu kararların hiçbirinde uygunluk görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü bitmişti, Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele onu da paylaşmaktı. Osmanlı devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.

…Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlıktan yoksunluğu, güçsüzlük ve uyuşukluğu kabul etmekten başka bir şey değildir. Gerçekten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, başlarına isteyerek bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.

Oysa Türk’ün onuru ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!…

O halde,

Ya bağımsızlık ya ölüm!”

Kurtuluşun Parolası bu şekilde belirlenmişti.  

Sivas Kongresi küçük bir Millet Meclisidir aslında 34 kişiden oluşan kurucu meclistir. Anadolu devriminin temellerinin atıldığı yerdir.

Bilindiği üzere daha öncesinde Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da 7-8 Temmuz gecesi İstanbul ile telgraf başında uzun bir görüşme yapar bu görüşmede kendisine İstanbul’a dönmesi ya da istediği yere gidip uzun bir hava değişimine gitmesi söylenir. Paşa bütün bu teklifleri reddeder. Sonrasında Padişah’ta Paşa’ya: “Öyleyse resmi göreviniz sona ermiştir…” tebliğinde bulunur. Yani Mustafa Kemal ordu müfettişliğinden azledilir.

Mustafa Kemal, bu esnada yanında bulunanlara döner ve der ki:

“Arkadaşlar, mesaimizin en ciddi en açık safhası işte şimdi başlıyor. Onlar beni azlediyorlar. Fakat ben hem memuriyetimden hem de canım kadar sevdiğim mesleğimden, askerlikten de çekiliyorum,”

Böylelikle derhal saraya ve harbiye nezaretine Mustafa Kemal’in istifası bildirilir.

Mazhar Müfit Kansu bu iki telgrafa ilişkin bildirimini Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber kitabı’nın I. cilt, 38 sayfasında şöyle tarihe not düşer:

“Bu istifa telgrafları saat on bire on kala Harbiye Nezareti’ne, on birde de padişaha çekildi.”

Anadolu Devrimi’nin nasıl güçlü bir irade ve inancın ürünü olduğunu yine Mazhar Müfit Kansu’dan dinleyelim. (Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, cilt-I, s, 130-132).

Tarih 7-8 Temmuz gecesi, vakit sabaha karşı, aynı gece yukarıda aktarıldığı üzere Mustafa Kemal görevi ve askerlik görevinden istifa etmiş yani sine-i millete dönmüş. O uzun gecede vatanın kurtuluşu için neler yapılacaktı ve vatan kurtulduktan sonra nasıl bir yönetim oluşturulacaktı ve elbette devrimler…

 Mustafa Kemal, önce emer eri Ali’ye seslenir:

“Ali, Kahve yap bize…”

Sonra Mazhar Müfit’e döner:

“Mazhar not defterin yanında mı?”

“Hayır Paşam…”

“Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.”

Yanında üçüncü kişi olarak Süreyya (Yiğitin) var. Mazhar Müfit’in defteri getirdiğimi görünce:

“Hafızalarımız zayıfladığı zaman Mazhar Müfit’in defteri çok işimize yarayacak…” dedi.

“…Defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak, bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin, şartım bu…” dedi.

Süreyya da ben de:

“Bundan emin olabilirsiniz paşam…” dedik, bundan sonra:

“Öyle ise önce tarih koy!” dedi.

Tarihi sayfanın üzerine 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı, şeklinde yazdım.

“Pekâlâ, yaz!” dedi.

“Bir: Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır. İki: padişah ve halife hakkında zamanı gelince gereken davranış gösterilecektir. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir…”

Bu arada gayri ihtiyarı kalem elimden düştü. Yüzüne baktım, o da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

“Neden duraksadın?” deyince:

“Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest tarafınız var,” dedim gülerek:

“Bunu zaman belirleyecek, sen yaz… Beş: Latin harfleri kabul edilecek…”

“Paşam kafi kafi…  Cumhuriyet ilanına ulaşalım da üst tarafı yeter!” diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile:

“Paşam, sabah oldu, siz oturmaya devam edeceksiniz hoşça kalın.” diyerek yanından ayrıldım.

Günlerden bir gün Çankaya’da bir akşam yemeğinde:

“Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da tesettür kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğumu söylemişti.”

Demekle kalmadı, bir gün bir de ders verdi. Kastamonu’dan dönüyordu. Otomobil ile eski meclis binası önünden geçerken ben de kapının önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım kendisinin de yanında oturan Diyanet İşleri Başkanının da başında şapka vardı. Ben hayretle durumu seyrederken otomobili durdurdu ve beni yanına çağırdı:

“Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz, notlarına bakıyor musun?”

Bu bir şakaydı, ama mahcup eden bir şaka ve hakikaten bu büyük adam geceleri gündüzlere katarak, düşünmeyi, ulusal bünyenin tahammülünü bilmiş, her şeyin zamanını hesaplamış, zamanı iradesine ram etmişti.

İşte Anadolu Devriminin çelik iradeli lideri ve elbette yanında olup ona yetişme azminde olan yol arkadaşları…

Şimdi neredeyiz?…

Sorusunu sormak ve çıkışı bu tarihi gerçekler ışığında kesintiye uğratılan Anadolu devrimini kaldığı yerden devam ettirme çalışmasına ayırmamız gerekiyor.

Yeniden Atatürk Cumhuriyeti!

Hatice TOPÇU

ADD Genel Başkan Yardımcısı

ADD Yayın Kurulu Başkanı

Scroll to Top