21. yüzyılda kamuculuk alanındaki gelişmeler konusundaki beklentilerimi özetlemeye çalışacağım. Kamuda KİT’ler, nakit ve borç idaresi konularında görev yapmış birisi olarak deneyimlerimden kalan birkaç konuyu paylaşacağım.
Kamuculuk tartışmasının özü devletin ekonomideki rolüdür. Ben birinci bölümde bunu anlatacağım; sonra da hizmetler konusunu vurgulayacağım.
Geçen yüzyılın kamuculuğu, en yaygın şekliyle 1945’te İkinci Dünya Savaşı sonrasında başta Avrupa olmak üzere dünyada yaşandı. Sosyal haklar, yaşlılık yardımları, kreşler… Benzeri uygulamaların çoğu o dönemde hayat buldu. Bu gelişme kendiliğinden yaşanmadı. Arkasına baktığımızda asıl amaç, Sovyetlere “dur” deme arzusuydu; yani temelinde bir komünizm korkusu, bir çekinme vardı. Refah devleti ve kamuculuk 1990’larda Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar devam etti. Sonrasında hepimizin çok iyi bildiği gibi, neoliberalizm egemen görüş oldu.
Neoliberalizm bir tartışma başlattı. “Kamuculuk dediğiniz aslında mülkiyetin el değiştirmesidir. Kamunun müdahalesini kaldırın, piyasalarda özel sektöre karışmayın, yol verin; her şey çözümlensin.” fikri dünyaya hızla yayıldı.
- Mülkiyet mi yönetim mi asıl sorun?
Ancak söylendiği gibi olmadı. Özellikle Rusya’dan başlamak üzere; birçok ülkede her şey el değiştirdiği, mülkiyet kamudan özel sektöre geçtiği hâlde fabrikalar etkin ve verimli çalışmadı. Çalışmayınca bir tartışma başladı: Bu bir mülkiyet mi, yoksa bir yönetim sorunu mudur?
Konu solda da çok tartışıldı. Karşısına OECD’nin önderliğinde “Yönetişim” diye bir şey çıkarıldı. Ardından yönetim ve yönetişim meselesi, “Kamu verimli değildir” tartışması geldi. “Kamuda verim olmaz, o yüzden kamuya hiçbir şey vermeyin” görüşü yaygınlaştırıldı.
Tartışma 2008 Küresel Krizine kadar sürdü. 2008 Küresel Krizi dünyada tahmin edilenden daha büyük hasarlara yol açtı. 1929 buhranına benzemiyor onu bile aşan etkileri vardı. Burada başta Amerika’dakiler olmak üzere, merkez bankaları ve kamu otoriteleri yaklaşık 29 trilyon dolar büyüklüğünde kurtarma operasyonu gerçekleştirdiler. [1] Yoksa her şey batıp gidiyordu.
Neoliberalizmin savunucuları, “Sistem batıyor, hemen kamu devreye girsin” diye yaygara yapmaya başladılar. Kamunun operasyonlarıyla 29 trilyon doların harcanması demek; kâr özel sermayenin olsun, ama iş zarara geldiği zaman kamu devreye girsin, parayı ödesin demek. Onların kamuculuğa bakışı işin kurtarma yönüyle sınırlıydı.
Krizin ardından herkesin dünyası değişmeye başladı. “Böyle şey olur mu? Kâr senin, zarar devletin/kamunun” fikrine karşı çıkanlar yavaş yavaş seslerini çıkarmaya başlandı.
Arkasından Covid19 Krizi geldi. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki kamu otoriteleri, borç olarak ya da finansal operasyonla değil; birebir insanların cebine para koyarak ekonomik çöküşü önlemeye çalıştılar. 2008’de banka ve şirket kurtarmak için kamuya olan ihtiyaç bu sefer de Covid19 salgının etkilerinden kurtulmak, salgının sağlık ve insani etkilerini azaltmak; üretim ve tüketim olmadığı için batan şirketleri kurtarmak adına yine devreye girdi.
Sonunda böylesine büyük iki “kamusal olay” olunca insanların kamuculuğa bakışında değişimlere yol açtı.
- Yeni bir evre: Yapay Zekâ
Değişimlerin ana nedenlerinin başında dünyadaki teknolojik gelişmeler yer alıyor. Önceki teknolojik devrimlerin birinci evresi 18. yüzyıldaki sanayi devrimidir: buharlı teknoloji; lokomotif, gemiler, buharlı üretimdi. İkinci evresi: 19. ve 20. yüzyılda süren elektrifikasyon. Elektriğin üretimde yaygın kullanımı; Üçüncüsü: bilgisayar ve internetin üretimde kullanımı, dijitalleşmeydi.
Günümüzde yeni bir süreç yaşanıyor: Yapay Zekâ (YZ) veya yaygın İngilizce kullanımı ile AI (Artificial Intelligence). YZ şimdilik çoğumuza uzak. Oysa dünya öyle bir yere doğru gidiyor ki; bu sürecin üretimde verimliliği artırma konusunda ciddi bir değişim yaratacağı kesin. Sadece üretimde değil tabi ki, yaşamın her alanında çok farklı şeylerle karşı karşıya kalacağız.
İçinden geçtiğimiz bu değişim, ilerde tahminen 2030–2035’lerde dünyada bir finansal buhrana yol açabilecek. Genelde cümlelerimi ihtiyatlı kurarım. Bu konuda bilerek ihtiyatlı değilim. Yapay zekâ yatırımları için kullanılan krediler ve beklenen getirilerin sonucu bir finansal krize doğru gidiyoruz.
Nedeni şu: YZ altyapısı için sadece ABD’de, birkaç yıl içinde yaklaşık sekiz trilyon dolar kadar yatırım yapılacak. Bunun hazırlıklarını yapıyorlar[2]. Ama ilk yıllarda elde ettikleri gelir hiçbir zaman borç taksitlerini ödemeye yetmeyecek. Çünkü insanların yapay zekâyı parayla kullanma katsayıları şimdilik düşük. Toplumun ve şirketlerin ilgisi henüz “o aşamada” değil. Kullanım alanının genişlemesi için dünyada çok geniş kesimlerin yapay zekâ kullanımını içselleştirmesi gerekiyor.[3] Burada sıkıntı var.
Bu durum önceki krizlere çok benziyor? 1790’larda İngiltere’de “kanallar krizi” vardı. Benzeri 1847 ve 1882 arasında 1800’lerde demiryolları hisselerinde kriz yaşandı. Amerika’da demiryolu teknolojisi için yapılan yatırımlar ve onun için yapılan borçlanmalar, borç geri ödeme zamanı gelince kriz yarattı. 2001’de, bizim Türkiye’de yaşadığımız krizin hemen öncesinde Amerika’da yaşanan dot-com krizi de benzer bir krizdir. Yeni teknolojiye yoğun yatırım yap. Hızlı ve aşırı borçlan. Sonra geri ödeme zamanı gelince borç taksitlerini ödeyebilecek kadar gelir olmayınca krize gir. Çare kamu hazinelerinde. Benzerini yakında yapay zekâ için de yaşayacağız.
- Ekonomik değişimin yönü
Önceki krizlerde olanlara benzer gelişmeler tekrarlanmaya başladı. Yine “kamu devreye girsin” deniyor. “Kamu devreye girsin; riskler artıyor, kötü gidiş hızlanıyor, müdahale etsin.” söylemi artmaya başladı.
Kriz olasılığı işin bir yanı. Bir de öteki tarafı var. Ayakta kalan kim olursa, teknolojik yeniliğin yaratacağı verimlilik ve rekabet üstünlüğü ile rakiplerini geçecek ve ekonomik olarak dünyadaki yeri farklı olacak.
Böyle düşünmemin nedeni şu: Bugün küresel düzeni belirleyen esas unsur tanklar ve askeri ittifaklar değil; finansal mimari ve ona bağlı olarak ekonomik güç. Bunu ben söylemiyorum; Prof. Glenn Diesen iddia ediyor. Dikkat edin: Bugün Venezuela’sından Somaliland’e kadar bütün tartışmaların özünde ticari ve ekonomik konular var.
Konu hakkında görüş belirten eski İngiliz diplomatı Alastair Crooke da şunu söylüyor: Askeri güç artık ekonomik ve finansal altyapıdan bağımsız biçimde üretilemiyor. Yani kriz risklerinin çoğaldığı noktada ekonomi gittikçe öne çıkan bir yapı hâline geliyor.
Bu bağlamda, 21. yüzyılı şekillendirecek ve kamuculuğun sistemdeki ağırlığını çoğaltacak beş eğilim tartışılıyor.
Birincisi: Demografik değişim. Benim üniversite yıllarımda Mekteb-i Mülkiye’de hocalarımız bize gençleşmeden, genç Türkiye nüfusundan bahsediyorlardı. Ne yazık ki artık yaşlanmayı konuşuyoruz. Türkiye’de 65 yaş üstü nüfus, toplam nüfusun yüzde 9,5’ine geldi. 2035’ten sonra yüzde 12’nin üstüne doğru gidiyor. Fakat Batı’da, özellikle Avrupa’da yaşlı nüfus çok daha fazla.
Dünya nüfusu 2080’de 10,3 milyar olacakmış. Yalnız bir şey dikkatinizi çekeyim: Çin, 2100 yılında 750 milyon kişiye inerek, alt sıralara düşüyormuş. Buna karşılık Birleşmiş Milletler ’in çalışmalarına göre Nijerya 791 milyona çıkacakmış.
Burada asıl sorun şu: Yaşlanma istihdam piyasalarını bozacak. Yaşlı nüfus çalışamayacağı için, bu yaşlı nüfusa kamu nasıl yardım yapacak, nasıl bakacak tartışması başladı.
Burada bir parantez açmama izin verin: Yerel yönetimlerin şu anda büyükler başta olmak üzere en büyük sorunu “yaşlılara olan hizmeti nasıl artıracağız?” konusu. Çok pahalı ve zor bir iş. Küçük ve borcu çok olan belediyeler ne yazık ki bunu yapamıyor. Hem Türkiye’de hem dünyada da böyle.
İkinci eğilim: Elektronlarla çalışacak bir yüzyıla girmemizin sonuçları. İnsanların dijitalleşmeye, telefona, bilgisayara yabancılığının hızla azalması gerekiyor. Dijital okur-yazarlığın yaygınlaşması amacıyla kitlesel eğitim seferberliğinin hızla başlatılması gerekiyor. Böylelikle üretimde, eğitimde ve diğer alanlarda yapay zekâ başta olmak üzere tüm yeni teknolojinin kullanımının yaygınlaştırılması gerekiyor.
Unutmayalım ki, elektrikli araçlar dünyada hızla yayılıyor. Dronlar savaşların ana silahı oldu. Robot kullanımı çoğalıyor. Yapay zekâyla beraber kullanılan robotların sayesinde “ışığı yanmayan fabrikaların” hızla çoğalacağı konuşuluyor. Bugün yüzlerce kişinin çalıştığı fabrikada robotlar üretim yapacak ve ışıklar yanmayacak[4]. Bu fabrikalarda hammadde giriyor, bilgisayar programlıyor ve robotlar üretiyor.
Fakat burada başka bir tartışma var: Her şeyi robotlar üretecekse, insanlar maaşı/ücret nasıl elde edecek? Gelir nereden gelecek ve tüketim nasıl yapılacak? Burada yine “kamu ne yapacak, buna nasıl çözüm bulacak?” tartışması var.
Üçüncü eğilim: Yapay zekâ, emek piyasasında özellikle hizmet sektöründe öne geçmeye başladı. Türkiye’nin büyük özel bankalarından bir tanesinde, bütün şubeleri kapatıp, bankayı yapay zekâ ve internet üzerinden işletmek isteseniz, banka bilançosunun yüzde 60-65 çalışıyor. Bütün şubeleri kapattınız, insanları işten çıkardınız, herkese cep telefonu ve ATM hizmeti verdiniz, bilgisayar da var… Banka bilançosunun yüzde 60-65’i çalışıyor. Hali hazırda, yapay zekâ kullanım katsayısının toplamın yüzde 20–30’u civarında olmasına rağmen. YZ kullanımını artırdığınız zaman o yüzde 60’lık oran yüzde 70’lere, yüzde 80’lere doğru gidecek.
Hizmet sektörünün diğer alanlarında da robotlaşmayı düşündüğünüzde, üretimde ve hizmet sektörlerinin bazı alanlarında yaygınlaşmanın riskleri öne çıkıyor.
Dördüncü eğilim: Doğal kaynaklarda arz kısıtlamaları artacak. Nadir toprak elementlerine olan ihtiyaç arttıkça, ülkeler arasındaki rekabette zorlaşmaya ve jeopolitik risklerin artmasına yol açacak.
Beşinci eğilim: Henüz ticarileştirilemediği için laboratuvar deneyimi aşamasında olan iki başlık var. Bunlar ticarileştirilip, üretimde ve diğer alanlarda kullanılmaya başlarsa, benim yaşıtlarım için söylüyorum: Topluma tamamen yabancılaşmış olacağız.
İlki kuantum bilgisayar[5]. Günümüzün en hızlı bilgisayarlarından binlerce kat daha hızlı çalışıyor. Bu bilgisayarı üretebilen ve ticarileştirebilenler, büyük bir üstünlük elde ediyor. Bilgiye en hızlı ulaşan, en hızlı değerlendirenin rakiplerine üstün gelmesi çok kolaylaşacak.
Diğer bir olay nükleer füzyon[6]. O da henüz ticari kullanım aşamasına gelemedi. Başarılması durumunda sonsuza kadar elektrik üretebilen santrallerle tanışacağımız söyleniyor. Petrol, doğal gaz, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi şeylerin sonunun geldiğini düşünün. Hem ekonomik hem de jeopolitik bütün dengeler değişecek.
Bu iki teknoloji ticari olarak yaygınlaşırsa bambaşka bir dünyada yaşayacağız. Değişimin farkında olanlar, teknolojik yeniliklere ulaşımda tekelciliğin hızla düzenlenmesini ve dünyada dengenin korunmasını istiyorlar. Gelişmelerin gözetlenmesi ve denetlenmesi için de kamuyu göreve çağırıyorlar. Teknolojinin insanlığın yararına ortak kullanımı için devlete yeni roller düştüğüne inanıyorlar.
Öte yandan jeopolitik risklerin krize dönüştüğü yıllarda, doğal olarak, savunma sanayi öne çıkıyor. Ancak özel sektörün amacı kâr üretmek olduğu için, bu alanda da kamu tekrar “göreve” davet edilmeye başlandı. Savunma sanayiinde kâr esaslı yatırımların topluma maliyeti yüksek olduğu için kamunun devreye girerek gerekli sermayeyi sağlamasının daha yerinde olacağını ileri sürenler çoğaldı.
- Yeni uzlaşı modelleri
Devlete yeni görevler vergilemesini isteyenler çoğaldıkça kamunun yeri üzerine bir tartışma ortamı oluştu. 1990 sonrasında Washington Uzlaşısı rüzgârı esiyordu. Konuyla ilgilenenler bilir. Teknik olarak IMF ve Dünya Bankası’nın yönlendirdiği, devletin rolünün minimize edilmesi, piyasaya alan açılması önceleniyordu.
Ama 2020’den sonra “Londra Uzlaşısı” diye bir yaklaşım ortaya çıktı[7]. Yeni yaklaşım devlete daha etkin rol vermeyi öneriyor. Bunu söyleyenler daha çok Avrupa ve Amerika’daki gruplar.

Londra Uzlaşısı taraftarları, neoliberallerden farklı olarak, piyasada devletin daha etkin bir role sahip olması gerektiğini düşüyorlar. Devlet piyasa ilişkisinde dengeli bir yaklaşımdan yanalar. Esnek ve uyumlu bir mali disiplin olmalı fikriyle, kamunun harcama yapmasına sıcak bakıyorlar. Sosyal politikalara, çevreye önem veriyorlar.
Bir de “Pekin Uzlaşısı” denen üçüncü bir yol var. En önemli vurgusu şu: Ekonomik kalkınma inovasyon ve teknolojiden geçer. Bugün Çin’in uyguladığı politikanın temeli bu teknoloji odağıdır. Amaç insan refahı artırılması. Özelleştirmeye kategorik olarak “hayır” demiyor; “Ticaretime yarıyorsa kalsın” diyor. Pekin Yaklaşımına göre en önemli şey “politik istikrar”.
Pekin Yaklaşımından söz açmışken, 5 Mart’ta Çin Ulusal Halk Kongresi’nde açıklanan 15. Beş Yıllık Plan’a dikkatinizi çekmek isterim. “Planda, yapay zekadan 50’den fazla kez bahsediliyor. 2027’ye kadar Çin ekonomisinde yapay zekâ penetrasyonunun %70’ini, 2030’a kadar ise %90’ını hedefliyor. İnsansı robotik endüstrisinin temel direği olarak belirliyor ve beş yıl içinde üretimi iki katına çıkıyor. Uzay-Dünya kuantum iletişim ağlarına, nükleer füzyon zaman çizelgelerine ve beyin-bilgisayar arayüzlerine bağlı. Bu proje, yapay zekâ ile ilgili endüstrileri yaklaşık 10 trilyon Yuan, yani yaklaşık 1,38 trilyon dolar üzerinde hedef değer belirliyor. Ve nadir toprak ve yarı iletken kendi kendine yetme için ‘olağanüstü önlemler’ ilan ediyor.”[8]
Burada can alıcı bir soru gündeme geliyor: Politik istikrar ne demek? Aynı liderle 15–20 yıl yönetilmek mi, yoksa kurumsal bir istikrar mı? Çin, Hindistan, Rusya, Türkiye, Azerbaycan gibi örnekleri dikkatlice incelemek gerekiyor. Önemle tartışılması gereken diğer bir konu da tartışmalarda öne çıkan demokrasi değil, istikrar. Konu yakın geleceği değerlendirilmesinde önemli. İnsanlar seçimlerde, refah mı yoksa demokrasi mi arayacaklar? Demokrasi yerine, “karnım doysun geresi önemli değil” mi diyecekler? Unutmayın Hitler’e oy verirken kimse demokrasi düşüncesini öne çıkarmıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki tahribat ve hiper enflasyondan kaynaklanan aşırı yoksulluk ile yüksek işsizlikten bunalan halk Hitler’e, kurtarıcı olacak diye oy verdi.
- ABD ve AB’den iki örnek
Kamuculuğun artan eğilimine iki örnek daha vereyim. Önceki Amerikan başkanının çip üretimi için yayımladığı milyarlarca dolarlık teşvik kanunu[9]. Amerikalılar 45 yıldır böyle bir şey görmediler. Biraz “Akıllı çipler Çin’e kaçmasın bizde kalsın” diye yapılan bir hamle. Sonuçta devlet “bu işlerde olsun” diyorlar.
Trump da şimdi bir kararname yayımladı; stratejik sektörlerde bazı şirketlere ortak olsun” dedi.[10] Bu bizim konuştuğumuz kamuculuk değil belki, başka bir şey, ama orada bile “devlet devreye girsin” aklı var.
Bunun bir benzerini Mario Draghi (eski AB yetkilisi) Avrupa için söyledi: “Avrupa iyi gitmiyor, üretemiyor, sıkıntı var.” dedi. O da benzer bir çerçeve çizdi. Kamu, yatırımlara yön ve destek versin fikri öne çıktı.[11]
Görüldüğü gibi, sanayileşmiş ülkelerde yepyeni bir anlayışa doğru gidiyoruz. Piyasaların kendi başına bırakıldığında başarılı olamadığı fikri, karar alıcılar arasında tekrar taraftar bulmaya başladı.
- Türkiye’de kamuculuk
Türkiye’de baktığımızda, kamuculuk, Cumhuriyet devriminde özellikle, Şevket Süreyya Aydemir’in etkilerinin görüldüğü “Kadro Hareketi’nin” içinde çok tartışılıyor.[12] Örnekleri var: Fabrikalar; bütün üretimi devlet yapıyor. O dönemde planlama var; ulaştırma ve enerji gibi stratejik alanlarda KİT’ler var. Eğitim, sağlık tamamen kamunun alanı.
1980 sonrasında IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla her şey tersine döndü; neoliberal politikalara geçildi. Piyasanın üstünlüğü 90’ların başlarında iyice belirginleşti. Özellikle, 24 Ocak 1980’de dış ticaretin, Ağustos 1989’da kambiyo rejiminin (sermaye hareketlerin) serbestleştirilmesinden sonra kamuculuktan hızla uzaklaşıldı. Aslında yapılan, piyasayı öne çıkarmak, kararların piyasalarda alınmasını sağlamak değildi. Kamu kaynaklarının siyasi kararlarla dağıtımı öne çıkarıldı.
Örneğin enerji üretimi ve dağıtımı özelleştirildi mi sizce? Sadece dağıtım ve üretim şirketlerine bütçeden aktarılan kaynak milyarlarca lirayı geçti. Özelleştirilen yerde sübvansiyon olmamalı. Eğer dağıtım özelleştirdiyse tüketiciyle üretici karşı karşıya gelir, fiyatlarını koyarlar. Devlet sübvansiyon verecekse o zaman özelleştirmeye ne gerek var? Niye doğal tekel durumunda olan şirketi özel sektöre veriyorsunuz? Bunun ekonomik mantığı yok.
- Yeniden kamuculuğa doğru
Bugün gelinen aşamada artık, sağlık, eğitim, enerji, dijital altyapı ve çevre gibi alanlarda kamunun rolünün artırılması genel kabul görmeye başladı. Mutlaka devletin etkin bir rolü olmalı deniyor. Bunlar önümüzdeki yıllarda üzerinde durulması gereken alanlar. Devletin ya yönlendirici olması ya da tamamen hâkim olması gerekir diyenler çoğalıyor. Onlara göre, yeni yüzyılda elektronlar devreye girecekse, altyapı tamamen dijital olacaksa devlet bu işe el atmak zorunda. Hem işletim hem de denetim aşamasında önemli roller üstlenmek zorunda.
YZ şirketlerinin enerji tüketiminin çok fazla olduğu ve kamunun bu ihtiyacı karşılamakta altyapı hizmeti sunup sunmayacağı bir sorun olarak duruyor.[13] ABD’deki veri merkezlerinin 2023 yılında tükettikleri enerji miktarı Hollanda ile küçük bir Balkan ülkesinin toplam tüketiminden fazla.[14] Sadece altyapı değil, yapay zekânın kullanımının da kamu tarafından kontrol edilmesi gerekebilir. Örneğin yapaya zekâ hizmetinin ihtiyacı olan belirli kurumlara bedava sunulması için ne yapılabilir? Devlet bunu şimdiden düşünmek zorunda. Yoksa bu şirketler sekiz trilyon dolar para harcayıp, yatırım yapıp kimseye bedava hizmet vermezler.
Buradan üzerinde durmak istediğim bir öneriye geçeyim. Üretim için üç faktör bir araya gelmelidir: Sermaye, emek ve teknoloji. Sermayenin kime ait olması gerektiği tartışmasını şimdilik kenara koyalım. Ama teknoloji çağına giriyorsak; elektrik, yapay zekâ, füzyon, kuantum bilgisayar teknolojisi yaygınlaşacaksa ve verimlilik bununla artacaksa, bu teknolojiyi kullanabilecek emekçi de lazım.
Yoksa sokaktan birini alıp “gel son model teknolojinin kullanıldığı fabrikada çalış” dediğinizde olmuyor; gidip Çin’den ithal etmek zorunda kalıyoruz. O emekçiyi eğitmek, teknolojiyi üretimde kullanabilmek için eğitim şart. Öyle sıradan bir eğitim de değil. Bunu özel okul vermez; özel okul kâr etmek ister. Teknolojik dönüşüm için gerekli eğitim kamu tarafından verilmek zorunda.
Örnek olarak 1990’lı yıllarda yaşadığım bir olayı aktarayım. TAKSAN Kayseri’de takım tezgâhları üretirdi. Yöneticileri ve çalışanları idealist, çalışkan, yurtsever insanlardı. O günlerde, “Biz bilgisayarlı teknolojiye geçemedik. CNC Torna Tezgâhlar (Bilgisayar kontrollü) Çin ve Tayvan’dan ucuz ithal ediliyor. Bizim eski teknolojiyle ürettiğimiz tezgâhları satamıyoruz; kaldık.” dediler. “Yeni yatırım için Hazine’den para verelim.” Önerisi yaptığımızı hatırlıyorum. Ama yetmedi: “Sizden başka bir ricamız daha var: Çalışan 150 kişiyi de kursa almanız, Tayvan’a veya Çin’e göndermeniz lazım. O yeni teknolojiyi öğrenmeleri gerekiyor.” Kısa vadeli çözüm için doğru bir fikirdi. Yeter ki bilgisayarlı takım tezgâhlarını Türkiye’de üretebilelim dedik. Ama karar alıcılar biz olmadığımız için kabul görmedi. Özel sektör bunu yıllar sonra başardı.
Örnek şunu gösteriyor: Sadece teknolojiyi ithal etmek yetmiyor. O teknolojiyi kullanacak yetişmiş insanı da bulmanız lazım. O da mesleki eğitim sayesinde olabiliyor. Bu nedenle eğitim mutlaka ücretsiz olmalı ve teknolojiye hâkim insanlar yetiştirilmeli.
- Kamuculuğun sorunları ve bir KİT yönetim modeli önerisi
Kamuculuğun sorunlu yanları yok mu? Kamuculukta çözülmesi gereken devasa sorunlar var. Önde geleni, işletme yönetimi ile siyasetin, özelikle iktidar partisinin arasındaki ilişki nasıl düzenlenecek? İkincisi kamu hizmetinde kalite kontrolu nasıl yapılacak?
Kamuculuğun önünde en önemli engel siyasetçilerin, özellikle iktidar partisinin yürütmede görevi olmayan üyelerinin günlük işlere karışma arzusu, müdahalesidir. Dikkat edin, stratejiye demiyorum. Stratejik kararı her zaman siyasi irade vermelidir. Ama ondan sonrasında teknisyenler tam yetkili olmalı, teknik becerisini kullanmalıdır. Ama onlar da yürütmeye ve yasamaya hesap vermekten müstesna olmamalıdır.
Konuyu açmak adına, ilk tartışmasını 2002 yılında ben Hazinedeyken yaptığımız bir KİT yönetişim örneğini vereyim. Yapı kısaca şöyle:
Öncelikle Anayasadaki, “Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” (Madde 128) hükmünü değiştirerek işe başlamak lazım.[15] KİT yöneticilerinin özel sektör deneyimi olanlardan da olmasının önünü açmak önemli br adım olacaktır.
Ardından, KİT’lerin Yatırım Finansman Kararlarının, ilgili Bakanlık ile Strateji ve Bütçe Başkanlığı, finansman ihtiyacının ise Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlendiğini göz önüne almak gerekiyor.
Öncelik YPK’nda ilgili KİT’in 3 yıllık performans kriterlerinin belirlenmesi. Örneğin, TCDD’nin ne kadar yolcu taşıyacağı ne kadar zarar beklediği, bunların sonucunda ne kadar bütçe desteğine ihtiyacı olduğunu burada ortaya koyuluyor. Ortaya çıkan taslaklar, Yüksek Planlama Kurulu’na (YPK) götürülecek. Siyasiler varsa isteklerini sıralayacaklar ve bütçe tahsisleri üzerinde son sözü söyleyecekler. Siyasi karar alıcılar o KİT’ten beklentilerini sıralayacaklar. Alınan karalar Resmî Gazete ’de yayınlacak. Kamuoyunun bilgisi olacak. En önemlisi, bu aşamadan sonra hükümetin KİT’in günlük işlerine müdahalesi bitecek. İş artık KİT yöneticilerine kalacak.
Klasik sistemden farkı olan önemli bir değişiklik burada devreye giriyor. KİT yönetim hakkı belli süreliğine devredilmek üzere ihaleye çıkılıyor. Yüksek Planlama Kurulu’nun (YPK) koyduğu performansa uyacağını taahhüt eden ekipler belli bir süreliğine KİT’i yönetmeye talip oluyorlar. Adaylarla müzakereleri, YPK adına KİT’lerin Yatırım ve Finansman Programını yapan, Strateji ve Bütçe Başkanlığı ve Hazine Maliye Bakanlığındaki ekip yapıyor. YPK’nın istediği performansı en iyi ben gösteririm diyen ekibe yönetim hakkı devrediliyor.
Ardından TBMM devreye giriyor. Öncelikle KİT Komisyonu yeniden yapılandırılıyor. Komisyon, uzman ve Sayıştay desteği ile tahkim ediliyor. Meclis, kamu adına denetim yapıyor ve KİT’in faaliyetlerini ve yöneticilerinin performanslarını YPK’da belirlenen performans kriterleri açısından denetliyor. Söz verilen hedeflere uyulmadıysa nedenleri sorgulanıyor ve gerekirse ceza veriliyor. Uygun görürse yönetim ibra ediyor. Beklenenden daha yüksek başarı varsa ödüllendiriyor.
Böylece, KİT yöneticileri hükümetten çok TBMM’ye hesap verir hale gelecek. Yanı sıra muhalefet ve kamuoyu bir KİT’in çalışmalarından en geniş şekilde bilgilenecek. TBMM ve kamuoyu denetimine açılmış KİT sisteminin siyasetçiler tarafından istismar edilmesi, tüketiciye yük olması engellenecek.
- Kamu hizmeti ve “memuriyet” anlayışı
Kamuculuğun en tartışılan alanlarından birisi de maliyet, ücretlendirme ve hizmet kalitesi meselesi. Ekonomide hiçbir şey bedava değil. O zaman “bedava” sunulan bir kamu hizmetinin karşılığında başka bir yerden gelir elde etmek zorundasınız. Yeni vergi alacaksınız, kamuya kaynak yaratacaksınız; kamu da size bedava ya da düşük ücretle hizmet verebilecek.
Peki kamu malının/hizmetinin bedelini nasıl ölçeceğiz? Bunun hesabını nasıl vereceğiz? İlk cevaplanması gereken soru bu?
Dahası kamuda bir kişinin yapması gereken işi beş kişiye yaptırma girişimi gibi verimsizlikleri nasıl çözeceğiz? Soru güzel ama işin bir de diğer yanı var. İşsizliğin insanların belini kırdığı bir dönemde kamuda da işe alımlar sınırlandırılırsa gençlere ne diyeceğiz?
Bazı tartışmacılar, bunlar ve benzeri sorunların çözümünü şeffaflık ve hesap verebilirlikte arıyor. Ama size bir örnek vereyim: Türkiye’de hem Merkez Bankası’nın hem Hazine’nin faaliyetleri veri olarak şeffaf; her şeyi bulabilirsiniz. Ancak o veriyi tercüme edecek biri lazım. Hazine’nin sitesini açıp “şeffafmış” diye her ilgilenen okuduğu veriyi yorumlayamaz. Bunu birinin tercüme etmesi lazım. Kim? Basın, televizyon, sosyal medya mı? Peki Türkiye’de böyle bir medya var mı? Şeffaf olsanız bile bunu tercüme edecek, kısaltacak, anlatacak mekanizma yoksa hesap verme çalışmıyor.
İkincisi kamu hastanesine gittiğimizde, belediye otobüsüne bindiğimizde hizmet alan vatandaşı umursamayan kamu çalışanlarına bir yaptırım olacak mı? İşini savsaklayan, yeterli titizliği göstermeyene nasıl bir yaptırım uygulanacak? Kim, nasıl ceza verecek?
Sorunların çözümüne memur anlayışının değiştirmekle başlanmalı. Bilindiği gibi, İngilizce ’de memurun karşılığı “civil servant”tır; toplumun hizmetkârı demek. Fransızca ’da “fonctionnaire”; fonksiyonu olan insan. Türkçe ’de “memur”un karşılığı nedir? “Amire itaat eden.” Peki amir kim? Merkezi yönetimde müdüre, bakana; yerel yönetimde başkana itaat eden, müdüre itaat eden; hiç konuşmayan, eleştirmeyen, fikir söylemeyen. Toplumun hizmetkârlarının devlette çalıştırmayla işe başlamayacaksak, ne kadar şeffaf olunursa olunsun istenen sonuç alınamaz.
İkincisi liyakat meselesi. Ancak bir sorun var. Siyasetçi liyakatli memur ister mi? İstemez. Mümkün değil. Çünkü eğer kendisine itaat etmeyecekse onu ne yapsın? Onun için mülakat olmaz. Mülakat olduğu zaman, sınav olduğu zaman, siyasetçinin fonksiyonu düşer. Çünkü sınavı kendi bilek gücüyle kazanan memur biat etmez, itaat etmez; kendine güvenmeye başlar. “Ben bu ülkenin kamunun hizmetkârıyım, senin hizmetkârın değilim” der. “Fonksiyonu olan bir insanım” der. Siyasetçiler bu tür davranışlardan hoşlanmazlar.
Bu bağlamda kamuculuk dediğiniz olay, bugüne kadar Türkiye’de sıkıntıları olan bir taraftı. Bundan sonraki süreçte kamunun görevleri artacak, kamuculuktan yana istekler daha fazlalaşacak. Oysa kamuculuğun kurumsallaşma tarafında ne yazık ki çözüm bekleyen ciddi sorunlar var.
Konuyla ilgilenen tüm siyasetçilerden ve akademisyenlerden ricam şu: Lütfen yeni kurumları ve kuralları tartışın. Bunları nasıl kuracağız, nasıl çalıştıracağız? Örnekleri, eksikleri olsa da konuşalım. KİT yapılanmasını, üniversiteleri, hastaneleri, yargıyı ve diğerlerini 21. Yüzyıla göre şekillendirmek için fikir üretelim.
Doğru yerden başlarsak işin önemli bir bölümünü çözmüş sayılırız.
[1] https://www.levyinstitute.org/pubs/wp_698.pdf
[2] Gartner Says Worldwide AI Spending Will Total $1.5 Trillion in 2025
[3] In Search of the AI Bubble’s Economic Fundamentals by William H. Janeway – Project Syndicate
[4] Lights out (manufacturing) – Wikipedia
[5]Kuantum bilgisayarı – Vikipedi
[7] https://www.mahfiegilmez.com/2025/10/washington-uzlass-beijing-uzlass-londra.html
[8] https://shanakaanslemperera.substack.com/p/actuarial-warfare-how-seven-insurance?r=6p7b5o&utm_medium=ios&triedRedirect=true&_src_ref=t.co
[9] https://www.commerce.gov/news/press-releases/2024/11/biden-harris-administration-announces-chips-incentives-award-intel
[10] https://www.cnbc.com/2026/02/07/trump-administration-equity-portfolio-grows-these-are-investments-so-far.html
[11] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/10-soruda-mario-draghi-raporu/3327212
[12] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/517/Kadro-Hareketi-ve-Dergisi
[13] https://www.iea.org/reports/energy-and-ai/energy-demand-from-ai
[14] Olaylar Ve Görüşler yazdı : Yapay zekâ nereye bağlanır? – Tayfun İşbilen | Cumhuriyet




