Türkiye’de laiklik ilkesi ve eğitim sistemi denildiğinde, doğrudan Millî Eğitim Bakanlığı ve onun anayasal sorumlulukları akla gelir. Eğitim politikalarının, toplumun tüm kesimlerini kapsayan, inançlar karşısında eşit mesafede duran ve kamusal alanı dinî referanslardan arındıran bir anlayışla yürütülmesi, Cumhuriyet’in temel ilkelerindendir. Bu çerçevede okullarda “iftar programı” düzenlenmesi ve velilerden “iftar kolisi” talep edilmesi uygulaması, yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda anayasal bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” hükümleri arasında yer alır. Devletin tüm inançlara eşit mesafede durması, hiçbir dini pratiği kamusal hizmetin bir parçası haline getirmemesi anlamına gelir. Okullar ise devletin en temel kamusal kurumlarıdır.
Eğitim ortamının belirli bir inanç pratiği etrafında şekillendirilmesi, o inanca mensup olmayan öğrenciler ve veliler açısından dışlayıcı bir atmosfer yaratma riskini taşır. İftar, İslam dinine ait bir ibadet pratiğidir. Okul çatısı altında bu pratiğin kurumsal organizasyona dönüştürülmesi, devletin din karşısındaki tarafsızlığı ilkesini yok eder. Hele, velilerden “iftar kolisi” talep edilmesi, gönüllülük ile diğer ineç sahipleri üzerinde örtülü baskı aracı olur.
1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birliği Kanunu), eğitimin dinî kurumlardan ve farklı otoritelerden arındırılarak devlet çatısı altında, bilimsel ve laik esaslara göre yürütülmesini amaçlamıştır. Bu yasa, Cumhuriyet’in laik ve çağdaş eğitim anlayışının temel taşıdır.
Bugün kamusal okullarda dinî içerikli organizasyonların kurumsal hale gelmesi, Tevhid-i Tedrisatın ruhuna aykırı bir görüntü vermektedir. Eğitim birliği ilkesi, yalnızca idari bir düzenleme değil aynı zamanda eğitimin bilimsel ve laik niteliğinin korunması anlamına gelir. Okulların sosyal dayanışma etkinlikleri düzenlemesi elbette mümkündür; ancak bu etkinliklerin belirli bir ibadet pratiğiyle özdeşleştirilmesi, devletin tarafsızlık ilkesini gölgeler.
Türkiye’de ekonomik koşulların birçok aileyi zorladığı bir dönemde, velilerden iftar kolisi talep edilmesi kamusal bir kurumun velilere dolaylı mali yük getirmesi ve getirilen iftar kolisi içinde bulunan yiyeceklerin farklılıklar bulunması küçük çocuklar arasında üzüntülere sebep olacağı gibi sosyal devlet ilkesine de uygun değildir. Bu durum eşitsizlikleri derinleştirerek maddi imkânları sınırlı aileler üzerinde olumsuz psikolojik etki yapacağını unutmamak gerekir. Oysaki sosyal devlet, yurttaştan yardım talep eden değil, ihtiyaç hâlinde yurttaşa destek sunan devlettir.
Eğitim kurumlarının dayanışma adı altında velilerden maddi katkı istemesi, eşitsizlikleri derinleştirebilir. Maddi imkânı sınırlı aileler üzerinde psikolojik baskı oluşturabilir. Bu durum, eğitimde fırsat eşitliği ilkesini de zedeleme potansiyeli taşır
Cumhuriyetimizin eğitim politikaları anayasada belirtildiği gibi inanca dayalı değil; bilimsel, kapsayıcı ve eşitlikçi bir zeminde şekillenmiştir. Okullarda iftar organizasyonlarının kurumsal uygulamaya dönüşmesi ve velilerden iftar kolisi talep edilmesi, hem laiklik ilkesinin hem de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ruhunun yeniden tartışılmasına yol açmaktadır.
Eğitim, hiçbir inanç ya da ideolojik yönlendirmeye açık olmaksızın; tüm çocukların kendini eşit ve özgür hissedeceği bir kamusal alan olarak korunmalıdır. Aksi halde, Cumhuriyet’in temel dayanaklarından biri olan laik ve bilimsel eğitim anlayışı aşınma riskiyle karşı karşıya kalır.
Durur Gök
ADD Genel Sekreteri




