Zübeyde Hanım İzmir’de

Kasım 1922… Kurtuluş Savaşı zaferle sona ermiş, Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmış ve Lozan görüşmeleri başlamıştı. Gazi Mustafa Kemal Paşa artık Ankara’dadır. Muzaffer komutanın annesi, Zübeyde Hanım’ın sağlığı son derece bozulmuştur. Ankara’nın sert havası ağır gelmiştir. Öte yandan, Gazi Paşa, annesine Latife Hanım’ı ve hizmetlerini devamlı olarak şöyle anlatmaktaydı:

“Görsen anne, sen de beğeneceksin. Çok anlayışlı kız…” Zübeyde Hanım bir akşam oğluna:

“Şu Latife’yi mutlaka görmeliyim” demiştir.

Ve istek giderek arttı. Zübeyde Hanım’ın hastalığı da kış ilerledikçe artmaktaydı. Doktorların Zübeyde Hanım’ın daha ılıman iklimde yaşaması uyarısı üzerine, İzmir’e gidilmesine karar verildi. Bu kararla İzmir, Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın anneleri Zübeyde Hanım’a yaklaşık bir ay süreyle ev sahipliği yapma olanağına sahip olmuştur.

Zübeyde Hanım, günümüzün Karşıyaka Latife Hanım Anı Evi’nde, 17 Aralık 1922 tarihinden 14 Ocak 1923 tarihine kadar misafiri olur. 14 Ocak 1923 tarihinde vefat eden Zübeyde Hanım, Ferik Osman Paşa Camii’nin bitişiğindeki parkın içinde Karşıyaka’nın kalbine gömülür. Karşıyakalılar da o günden bugüne, bu ev sahipliğinden çok mutludurlar.

Zübeyde Hanım’ın İzmir seyahatini başyaver Albay Salih Bozok’un anılarından izleyelim:

“Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’ı merak ve endişede bırakmamak için, O’nu memnun edecek bir mektubu yazıp göndermemi emrettiler. Mektupta; Gazi’nin savaşta bindiği Sakarya adlı atı ile birkaç teneke de balı, hediye olarak, kendi emrindeki muhafızlarından iki üç erle birlikte İzmir’e gönderdiklerini yazdırttı. Hediyelerle erlerin yola çıkışından birkaç gün sonra gece yarısı evimde uyuduğum sıralarda telefonun çalmasıyla uyandım. Telefonun başına gidince Paşa’nın sesini işittim.

‘Salih! Uyuyor muydun?’ Dedikten sonra, ‘Şimdi giyinerek hemen gel!’ Diye buyurdular. Derhal köşke gittim:

‘Validem İzmir’e gitmek istiyor. Ne doktorları ne de beni dinliyor. Ölürsem İzmir’de öleyim, diyerek yatağından kalkıp çarşafını dahi giymiştir. Hemen şimdi İzmir’e gideceğiz, emir verdim. Bir özel tren hazırlanıyor. Sen de ona göre hazırlanarak annemle birlikte İzmir’e gideceksin. Yalnız şunu da söyleyeyim ki, eğer annem yolda ölürse, Ankara’ya yakın iseniz buraya gelirsin. İzmir’e yakın iseniz orada benim her zaman ziyaret edebileceğim bir yere gömersiniz.’

Paşa’nın bu emirleri üzerine eve geldim. Hazırlığımı tamamladım. Ve yine Paşa’nın izinleriyle eşimi de beraber alarak İzmir’e geldik. Ankara’dan hareketimizden önce Latife Hanım’a da telgrafla haber verilmiş olduğundan tren Karşıyaka İstasyonu’na geldiği zaman Latife Hanım’ı istasyonda bizi bekler bulduk. Kendisini Paşa Hazretleri’nin anneleriyle tanıştırdığım gibi, eşimi de Latife Hanımefendi’ye takdim ettim. Hastamızı trenden alıp, daha önce hazırlanmış olan ve istasyonun yakınında bulunan köşke taşıdık. Ankara’dan beraber geldiğimiz doktorla eşim ve benden başka Latife Hanım da köşkte hastanın yanında kaldılar. Ölümlerine kadar da yanlarından ayrılmayarak, hastaya, bir hastabakıcıdan fazla bir itina ve özenle baktılar. Gazi Paşa’ya her akşam annelerinin hastalıkları hakkında bilgi verirken Latife Hanım’ın hastaya karşı yaptığı hizmetleri de bildirmekteydim.”

Ali Kılıç’ın anılarından Zübeyde Hanım’ın İzmir’e gelişini izleyelim:

“O sıralarda tedavi eden doktorlar, Zübeyde Hanım’ın deniz kenarında bir yerde dinlenmesini gerekli görmüşlerdi. Bunun için en elverişli yer İzmir idi ve doktorların da önerisiyle Zübeyde Hanım’ın İzmir’e gönderilmesine karar verildi. Bu seyahat, O’na gelinini de görme fırsatı verecekti. Zübeyde Hanım bu nedenle, İzmir’e gideceği için çok memnundu. Kendilerini tedavi eden Doktor Yüzbaşı Asım Bey ile birlikte hemen İzmir’e hareket etti. Gazi, Başyaveri Salih Bey’le eşleri Pakize Hanım’ı bu seyahatte annesinin yanında gitmelerine izin vermişlerdi.”

Başyaver Salih Bey’in Afyon’dan Gazi Mustafa Kemal’e çektiği telgraf: “Öğleden sonra üçte Afyon’a vardık, trenin fazla sarsıntısına rağmen hastamızın durumu iyidir. Cuma günü Ankara’dan yola çıkardığımız erlerle ve atla burada karşılaştım. Beraberce bir saat sonra yola devam edeceğiz. Yarın sabah erkenden küçük trenle karşıya geçeceğiz. Akşamı inşallah İzmir’e ulaşacağız. Arz ederim efendim. 17 Aralık 1922” Başyaver Kaymakam Salih.

Kurmay başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey’in anılarında:

“Eşim, Zübeyde Hanım’ı İstanbul’dan tanıdığı için, Latife Hanım’la beraber kendilerini Karşıyaka İstasyonu’nda karşıladık. Latife Hanım Karşıyaka’da kendilerine ait olan bir yalıyı daha önce hazırlamış, ayrıca hastaya bakmak için bir hasta bakıcı, bir hemşire, bir de doktor seçmişti. Kendisini doğrudan oraya götürdük. Latife Hanım her gün beyaz elbiseler giyerek bir hemşire gibi ziyaretine gider, yemek ve bakımı ile ilgilenirdi. Bu sevecen ve özenli bakımdan mutlu olan Zübeyde Hanım da oğluna yazdığı bir mektupta:

‘Oğlum çok haklı imişsin, bu kızı çok beğendim, gözüm arkada kalmasın, sana layık bir eş olur” demişti.

 Zübeyde Hanım bu mektubu eşime yazdırıyordu. Zübeyde Hanım böylece Latife Hanım’ın özel ilgisi altında bakılmasına karşın, ne yazık ki çok uzun yaşamadı. Eşimle her ziyaretimde Zübeyde Hanım’ın, Latife Hanım için uzun uzun dualar ettiğini hatırlarım.”

Atatürk’ün yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin aynı günlere rastlayan anılarına bir göz atalım:

“Latife Hanım kendilerini Karşıyaka’da karşılamış, oradan doğruca Göztepe’deki (Karşıyaka’daki) köşklerine götürerek orada misafir etmişlerdi. Zübeyde Hanım gayet zeki, iyi görüşlü, temiz kalpli bir Türk kadını idi. Karşıyaka’da Latife Hanım’ı gördükten ve kendisi ile birkaç gün temas ettikten sonra Başyaver Salih Bey’i gizlice yanına çağırmış, yavaşçacık:

‘Salih… Benim gördüğüme göre bu kızcağız ile oğlum mutlu olamazlar. Derhal beni geriye götür. Mustafa’mı bu işten vazgeçirteyim’ demiş. Fakat çok arzu etmesine rağmen Zübeyde Hanım’ın bu isteğinin yerine getirilmesi mümkün olamamıştı.

Ankara, İzmir yolculuğunun yorgunluğu da eklendiği için Zübeyde Hanım’ın hastalıkları şiddet kazanmış ve az müddet sonra da İzmir’de vefat etmişlerdi. Bu esnalardaki telaş ve üzüntüden dolayı Zübeyde Hanım’ın görüş ve arzularını Salih Bey, Gazi’ye iletmemişti.”        

14 Ocak 1923 günü Zübeyde Hanım vefat eder. Eskişehir’de annesinin ölüm haberini alan Gazi, bu kara haber üzerine cenaze merasiminde bulunmak için hemen İzmir’e mi hareket etmeliydi? O herhalde tespit olunan seyahat programını değiştirmek, İzmit ve İstanbul civarında talim ve eğitimle meşgul olan ordunun teftişlerini geri bırakmak, kısacası verilen emir ve kararlardan vazgeçmek gerekiyordu. Gazi, bu yönü gerekli görmedi. “Vatan görevinin yanında hiçbir duygunun, hiçbir fikrin yeri yoktur” dedi. Sonra da İzmir’de bulunan Salih (Bozok) Bey’e şu telgrafı not ettirdi:

“Verdiğiniz kara haber beni çok üzdü. Annemin uygun bir şekilde cenaze törenini gerçekleştiriniz. Tanrı milletimize hayat ve esenlikler versin.” Mustafa Kemal”

15 Ocak 1923 günü öğleden sonra yapılan cenaze törenine bütün İzmir katılmıştı diyen Asım Gündüz, o günü şöyle anlatmıştır:

“Zübeyde Hanım son saatlerinde yanında bulunan Latife Hanım’a ayrıca bir vasiyet yazdırmıştır. Cenaze alayına adeta bütün İzmir katılmıştı. Vali, memurlar, komutanlar ve hocalar olduğu halde cenaze alayının boyu bir kilometreyi buluyordu. Okulların getirdiği çelenkler kabrin üstünde büyük bir örtü teşkil etmişti. Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Bey, Kazım (Özalp) Paşa, Fahrettin (Altay) Paşa, Mürsel (Bakü) Paşa, İzzettin (Çalışlar) Paşa, Abdurrahman Nafiz (Gürman) Paşa’lar cenaze alayının önünde yürümekte idiler.”

27 Ocak Günü, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa ve Kazım (Karabekir) Paşa’larla birlikte Zübeyde Hanım’ın Ferik Osman Paşa Camisi bahçesindeki mezarını ziyarete giderler. Gazi Paşa’nın orada söylediği ve Başyaver Salih (Bozok) Bey’in not tuttuğu “Egemenlik Andı” diye nitelendirebileceğimiz nutuk şöyledir:

“Zavallı annem, bir zamanlar kurtuluşu bütün ulus için ülkü olmuş İzmir’in kutsal topraklarına vücudunu emanet etmiş bulunuyor. Ölüm yaradılışın en doğal bir yasasıdır. Böyledir ama yine de üzüntü verici belirtileri vardır. Burada yatan annem, zevkin, zorbalığın, bütün ulusu uçuruma götüren kanunsuz bir idarenin kurbanlarından biridir. Annemi kaybetmekten çok üzgünüm.

Abdülhamit devrindeydi, 1904 tarihinde askeri okuldan henüz kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımımı atıyordum. Fakat bu adım, hayata değil, zindana rastladı! Gerçekten beni bir gün aldılar ve baskı yönetiminin zindanlarına koydular. Annem bundan, ancak hapishaneden çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisi ile ancak üç beş gün görüşebildim. Çünkü tekrar baskı yönetiminin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Annem ağlayarak arkamdan beni takip ediyordu. Beni sürgün yerime götürecek olan vapura bindirilirken, benimle görüşmesi yasaklanmış olan annem, gözyaşları ile Sirkeci rıhtımında acı ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu. Zindanda geçirdiğim senelerde annemin hayatı, ıstırap ve gözyaşları içinde geçmiştir. Başka bir nokta daha: Ateş kes zamanında Anadolu’ya geçtiğim zaman, annemi hasta bir halde İstanbul’da terk etmek zorunda kalmıştım. Annemin yanına bıraktığım bir adamım vardı. Bu adamı Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman, annem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu an benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının yerine getirildiğini zannetmiş ve bu yanlış kanı nedeniyle felç olmuştu. Ondan sonra bütün mücadele yıllarını sıkıntı ve acı içinde geçirmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların sürekli baskısı ve işkencesi altında kalmıştı.

Evi çeşitli sebep ve bahanelerle basılır, aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Annem üç, beş senenin gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. Sonuç olarak annem manen yaşıyordu. Annemin ölümünden şüphesiz ki çok üzgünüm. Ama benim bu acımı yok eden bir avuntum var. Vatanı yoksulluğa sürükleyen idarenin artık bir daha geri gelmeyecek gibi yokluğun mezarına götürülmüş olduğunu görerek ölmüş olmasıdır. Annem şimdi bu toprağın altında; ama bu toprağın üstünde, ulusal egemenlik dünyanın sonuna kadar sürüp gidecektir. Annemin ruhuna yüklenmiş olduğum vicdan yeminini tekrar edeyim: Annemin mezarı önünde ve Tanrı’nın yüce katında söz verip and içiyorum ki, ulusumun bu kadar kan dökerek elde ettiği egemenliğin korunması ve savunulması için, gerekirse annemin yanına gitmekte gecikmeyeceğim, ulus egemenliği uğrunda canım vermek, benim için vicdan borcu olsun, namus borcu olsun.”  

Mustafa Kemal’in bu konuşmasına Karşıyakalılar çok candan tezahüratla cevap vermiştir. Halk kendisini çılgın gibi alkışlıyor, “Çok yaşa Paşam… Sen çok yaşa…” diye haykırıyorlardı. Işıklar içinde yat Zübeyde Ana, şükran sana, Türk toplumuna Atatürk gibi bir evlat yetiştirdiğin için…

Ahmet GÜREL
ADD Genel Merkezi Bilim-Danışma Kurulu Üyesi

 

Top