Ümmetten Ulus devlete – Tebaadan Vatandaşa

Ümmetten  Ulus devlete – Tebaadan Vatandaşa

Emin Elmacı

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son 15 yıl içerisinde fetva yayınlamayı arttırdığı ve internet sitesinde de sorulan sorulara yanıtlar vererek, toplumun dinselleştirilmesine hizmet ettiği çok açıktır. Bir Cumhuriyet kurumu olan Diyanet, günümüzün siyasileşmiş ortamında siyasetin, toplumu din üzerinden görmesine ve toplumu dinselleştirerek “ulus devlet bilinci” yerine “ümmet bilinciyaratmasına da hizmet eder bir konuma gelmiştir maalesef..

Diyanet İşleri Başkanlığının internet sitesinde ve fetva sitesinde son dönemlerde özellikle “kız çocuklarının evlenme yaşı, baba-kız ilişkileri, telefon, faks veya mesajla bile boşanılması, feminizmin ahlaksızlık olduğu” gibi konularda verilen yanıtlara kamuoyundan büyük tepkiler gelmiştir. Bu tepkiler sonrasında Diyanet’in, ya sitedeki yazıyı kaldırması ya da “yanlış anlaşıldığına” dair yanıtları kamuoyunu rahatlatmış gibi görünse de işin esasının Cumhuriyetin “ulus devlet” düşüncesi yerine “ümmetçi” bir düşünceyi getirmek olduğu ortadadır.

Diyanet’in son dönemlerdeki tartışmalı fetvalarının kökü, Osmanlı’daki Şeyhülislamlık kurumuna kadar gider. Osmanlı Devletinde en yüksek dereceli müftü olarak bilinen Şeyhülislamlık, kendisine sorulan dini soruları, fetvalarla yanıtlayarak fetva sistemini kurumsallaştırmıştır. Günümüzde yapılmak istenen de Diyaneti, Osmanlı’daki Şeyhülislamlıkla özdeşleştirip, “halkı siyaseten sömürmektir”. Toplumun dinselleştirilmesi, birilerinin dini gerçekten hâkim kılmak istemesinden ziyade, din ile insanların sömürülmesinin rantından yararlanmak istemesinden kaynaklanmaktadır.

Kanuni döneminde 1574’den itibaren tüm kadılar ve müftü ve müderrisler, Şeyhülislamlık’ın emrindeydi. Padişahın, dini kullanarak ülkeye daha hâkim olmasının yolunu açan Şeyhülislamlık, bu aşamadan sonra tamamen siyasi bir kurum haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, günlük politik çekişmelerde taraf olmaları nedeniyle daha önce “kaydı hayat” şartıyla iş başında olan Şeyhülislamlar, artık sık sık azledilmek hatta katl edilmek durumunda bile kalmışlardı. Padişahın emriyle verilen cezalar ve bilhassa ölüm cezası Osmanlı devletinde “siyaseten katl” adı altında uygulanmaya başlanmıştır.

Kanuni döneminde gerçekleştirilen ilk azil olayından sonra, artık şeyhülislamların tayin ve azli tamamen padişahların iradesine bağlı bir hale gelmiştir. O kadar ki, 1424-1574 arasındaki ilk 150 yılda on beş müftü ve şeyhülislâm görev yapmışken, 1575-1730 (155 yılda) arasında 43, 1730-1880 (150 yılda) arasında 58 şeyhülislâm görevde bulunmuştur. 1584 sonrası Sadrazamların, padişah emriyle Şeyhülislamları ziyaret etmesi geleneği sonrasında zaman içerisinde Şeyhülislâmlar, devlet erkânının katıldığı büyük törenlerde yer alarak, giderek genişleyen teşrifatın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmişlerdir. Maaş olarak da en yüksek konumlardan birinde olan Şeyhülislamlar zamanla, arpalık ve vakıflar aracılığıyla daha da zenginleşir hale gelmişlerdi. Günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığının, protokolde öne geçirilmesi ve bu kuruma fetvaların artırılması ile “öncü” bir görev verilmesinin mantığı da burada yatmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumhuriyet kurumudur ve kuruluş itibariyle Laikliğe aykırı değildir. Çünkü Diyanet o dönem, dinin devlet işlerine müdahalesini içermiyordu. Zira Diyanet, bu dönemde camilerin işlemesi, din adamlarının organizesi, Cenaze ve mezarlık işleri ile ilgili dini bir koordine ile görevliydi.. Yani din ile devlet işlerinin ayrışması, “dinin devlete karışmaması” anlamındaydı, yoksa din işlerini “organize etmeme” değil.. Bunun öncesinde bu işleri tamamen özel olarak cemaatlere bırakıldığı için, toplumda sömürüye açık bir ortam yaratmakta ve dini toplum algısını güçlendirmekteydi. Diyanetin bugünkü duruma gelmesi 1950 sonrası bir süreçtedir ve dine müdahalesi nedeniyle revize edilmesini şart kılmaktadır. Son dönemlerde de 4+4+4 süreciyle 4 sınıf sonrası daha 9-10 yaşındaki çocukları ilköğretimden ayırtıp, din kurslarına verilmesiyle eğitimdeki laiklik yok edilmiş ve eğitim dinselleştirilmeye başlanmıştı. 8 yıllık laik-bilimsel zorunlu eğitimin güya 12 yıla çıkarıldığı söylenmiş ancak aslında tam tersi pratikte 4 yıla indirilmesiyle, dinin eğitime müdahalesi yani dinin eğitimi egemenliği altına alması sağlamıştır.

Böylelikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın kontrolünde olması gereken eğitim sisteminde, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla hele bir de tarikatların ve cemaatlerin de işin içine girmesiyle, “milli” eğitimin yerini “dini” bir eğitim yapısının yavaş yavaş oluşturulmaya çalışıldığı da bir gerçektir. Bunun tam olarak bir geriye gidiş olduğunu görmemek imkânsızdır.

Bu değişimlerin önemini anlayabilmek için tarihi bilmek şarttır. Osmanlı devleti çok uluslu bir imparatorluktu ve toplum düzenini, din esaslı bir yapı üzerine oturtmuş ve din esaslı bir toplum yaratmıştı. Osmanlı’daki bu “Millet” sistemi, toplumu ya “Müslüman” ya da “Gayrimüslim” olarak görmekteydi. Bu nedenle toplumda herkes dinlerine göre yaşar ve devlet de Hz.Muhammed dönemindeki Medine Sözleşmesi’ndeki Yahudilere verilen ayrıcalıklar mantığından hareketle bu farklılıkları hoş görürdü. Evet, kimsenin dini ibadetlerine karışmıyor ama bu din esaslı sistemden dolayı da farklı dinden olanların birbirine “öteki” olarak bakmasına engel olmak şöyle dursun, çıkartılan bazı yasa ve genelgelerle de uygulamada bunu iyiden iyiye artırıyordu. Örneğin bir dönem “gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit olmaması adına kaldırımlarda yürümesi bile yasaklanmıştı.

Son dönemlerde Laiklik kavramını sulandırmak ve içini boşaltmak için, TBMM başkanlığı da yapmış eski bir siyasetçinin “Biz Osmanlı Laikliği istiyoruz” diyerek, laiklik ile bir tutarak laikliği çarpıtmasındaki asıl kastettiği “Osmanlı Hoşgörüsü” idi. Osmanlı ülkedeki bütün dinlere serbestlik vermişti. Evet. Ama bu hiçbir zaman Laiklik anlamında değildir. Hoşgörü vardı evet ama aslında o dönem toplum, dini bakış açısıyla tamamen birbirini “öteki” olarak görmekteydi. Giyilen elbiselerin renginden, başa giyilen fes veya şapkadan veya kullanılan harflerden bile “ötekiliğin dibine vurulmakta” ve “dinlere saygı olmasına” rağmen insanlar tamamen birbirinden farklı ve birlik içinde olmadan yaşamaya devam etmekteydi. Falih Rıfkı’nın küçükken babasını muayeneye gelen gayrimüslim doktorun kafasından çıkardığı “şapkaya” dokunmak istemesine, bakıcısının eline vurarak verdiği “Günah! Elleme” tepkisi, aslında dini olmayan sembollerin “nasıl dini bir noktaya getirildiğine” de açık bir örnektir. Bu durum aynı şekilde harfler üzerinden de aynı mantıkta hüküm verilmesine neden olmuştur. Bu verdiğim örneklerin hepsi toplumun dinselleşmesinin getirdiği sonuçlardı. Bu nedenle insanlar ve toplum, kendini “din” üzerinden nitelendiriyor ve her şeyini de dini algılarla yürütüyordu.

Din artık insanları birleştirmekten daha çok ayırır hale gelmişti. Milliyetçiliklerin ortaya çıkışını ve dinin artık birleştirici özelliğinin de artık kalmadığını da iyi analiz edemeyenlerin, yine kurtuluşu kendi çıkarları çerçevesinde İslam Birliği’nde de arayabildiklerini de söylemeliyiz.

Burada, İslamiyet’in farklı şekillerle yorumlanmasıyla ortaya çıkan tarikatların, kendi gruplarını yönlendirdiği ve bilgilendirdiği toplanma yerleri olan tekke ve zaviyeleri ne olduğunu ortaya koymakta yarar vardır. Bu tekke ve zaviyeler, Vakıflar aracılığıyla büyük miktarlarda arazilerin ve gayrimenkulün de sahibi oldukları, türbe ve yatırlarda görevli olan türbedar denilen kişiler de, buraları ziyaret edenlerin adakları ile geçindiklerinden hem siyasi hem de ekonomik bir güç kazanmışlardı.

Ama asıl önemlisi ise bu tekke zaviye ve türbeler, eğitimin tek elde olmadığı süreçte okula gitmeyen kesime, kendi istekleri çerçevesinde eğitim vermeye de başlar hale geldiler. Çocuğunu okutamayan, kendisi de okumamış dinen kendini tarikata ait hisseden kişilerin çocuklarının, bu tekke ve zaviyelerde beyinleri yıkanmaya ve halkın temiz iyi niyeti ve dini hassasiyetleri kullanılarak çıkar elde edilmeye başlandı.

Zamanla da bu tekke ve zaviyelerde şeyhler tarafından diretilen bir yapı içerisinde, çalışmadan para kazanan, sorgulamayan, ne denilirse yapacak, üretmeyen ve yaşarken dünyadan uzaklaştırıp uhrevi bir hayata çekilen ve akıl ve bilimden uzak yetiştirilen insan topluluğu ortaya çıkmaya başlamıştı.

Ayrıca dini insanlar üzerinde çıkar sağlama aracı olarak kullandıklarından, kendi çıkarlarını koruyabilmek için devlet tarafından yapılması öngörülen önemli yenilikleri de din ile ilgisi olmamasına rağmen, “dine aykırı” diyerek engellemeye başlamışlardı. Devlet içinde siyaseten de önemli bir güç olmaya başladıklarından kendilerine karşı olanları da dini kullanarak sindirmişlerdir. Bu tekke ve zaviyeler, dayanışma ve sevgi çerçevesinde olmaları gerekirken kişisel ve bazı dini gerekçelerle diğer tarikat üyelerine düşmanlık noktasına gelmişler ve birleştirici olmaları beklenirken tam tersi ayrıştırmaya hizmet etmeye başlamışlardı.

Devletteki güçlerini bu dini yapılara dayanarak korumaya çalışan, padişah ve bu sistemden beslenen devlet kadroları, yıllardır bu her biri farklı yollara ayrılmış dini yapılara tavizler vererek bu kadroları devlete doldurmuşlardı. Tavizler o hale gelmişti ki artık bu yapılar devleti istediği gibi yönlendirebilir duruma gelmişti.

İşgal döneminde sırf bu düşünce ile tarikatlar, padişah istediği için İngilizlerle ortak çalışmaya bile cesaret edebilmişlerdi. Devleti temsil eden İstanbul, işi o kadar ileri götürmüştü ki; çıkartılan fetva ile düşman ordularına karşı mücadele veren TBMM’ye karşı savaşmanın dinen gerekli olduğunu, savaşmayanların da ahirette acı azap çekeceklerini dahi söyleyebilmişler ve hiçbir şeyin farkında olmayan saf ve temiz halkı dış güçlerle mücadele eden Mustafa Kemal ve arkadaşlarının üzerine silahla gönderebilecek bir güce de ulaşmışlardı.

1924 yılındaki devrim kanunlarından Tevhid-i Tedrisat ile tarikatların tekke ve zaviyelerindeki eğitim yapma hakkı alınınca, buna ilk tepkileri Doğu’da çıkan Şeyh Sait isyanı oldu. Tarikat bağlantılı isyancılar tekke ve zaviyeleri propoganda aracı olarak kullanarak halkı devlete karşı isyan ettirmişlerdi. Bu nedenle isyan bastırılmış ve bölgedeki tekke ve zaviyeler de kapatılmıştı. Mustafa Kemal’in kararı kesindi. Ya kurulan genç Cumhuriyet kazanacak ya da devlete karşı gelen ve yıllardır halkı sömürerek çıkar elde eden bu kesimler kazanacaktı. Ya din esaslı bir toplum devam edecek ve bugünkü Orta Doğu ülkeleri gibi olacaktık, ya da ulus esaslı bir toplum yaratarak çağdaş devletler düzeyine ulaşacaktık.

İşte bu nedenle Mustafa Kemal, Ağustos 1925 yılındaki Kastamonu gezisinde de tekke ve zaviyeler ve türbe ve yatırlarla ilgili “Efendiler ve ey Millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” Derken, başka bir konuşmasında da tekkelerin kapatılmasının gerekliliğini ve zorunluluğunu “Tekkeler derhal kapatılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti her şubede yol gösterecek kudrete sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin aydınlatmasına muhtaç değiliz. Biz medeniyetten ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız.” Diye açıklamıştı.

Sonuçta 30 Kasım 1925’te 677 sayılı “ Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına dair” kanunla “Tekke, Zaviye ve Türbelerin” kapatılması ile birlikte ayrıcalık ve ayrımcılık yaratan ünvanların kullanılması yasaklanmıştı. Artık, halk arasında dini kullanarak çıkar elde eden ”şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber vermek ve murada ulaştırmak amacıyla muskacılık gibi unvan ve sıfatların” kullanılması yasaklanmıştı. Ayrıca toplumu dini baskılarla toplumu dinselleştirilmesi de engellenmiş olmuştu..     

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının hem milliyetçilik hem Laiklik hem de halkçılık ilkesi ile ilgisi olduğu bir gerçektir. Tekke ve zaviyelerde insanların dini sömürerek devlet yönetimine müdahale edecek güce sahip olması, devletin dini gruplara taviz vermelerine neden olmaktaydı. Bu yönüyle Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması laiklik anlamında önemliydi. Yine bu kaldırma kararı, halkın eşit, birbirinden ayrışmadan yaşaması demek olan Halkçılık ile de yakından ilgiliydi. “Şeyhlik, dervişlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, muskacılık, falcılık ve türbedarlık” gibi belli kişilerin ayrıcalık kazanmasına neden olan unvanların kaldırılmasıyla toplumsal hayatta sınıflaşmanın önüne geçilmiş, halk arasında eşitlik sağlanmış ve birlik ve beraberlik duygusu güçlendirilmişti. Bu aşamada hiçbir ayrımın yapılmadığını, Bektaşi tekkelerinin de kapatıldığını ve dedelik ünvanının da kaldırıldığını belirtmek gereklidir. Böylelikle Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıyla Türk toplumunun çağdaşlaşması ve laikleşmesi açısından önemli bir adımın atıldığını da söylemeliyiz.

Osmanlıda eğitimin, hukukun, toplum yapısının yani devletin tümünün dini bir esasa oturtulmuş olması, dinin siyasete alet edilmesini ve dolayısıyla da toplumun dinen sömürülmesini getirmekteydi. Aydın ve dünyayı tanıyan ileri gelen devlet adamları bunun farkın varmış ve çözüm aramaya da başlamıştı. Öncelikle İttihat Terakki 1917’deki Hukuk-u Aile Kararnamesi ile bunu denemişti. İttihatçılar adli kapitülasyonları kaldırma amaçlı bu süreçte; önce zaten rolü zayıflamış olan “Meşihat” denen dini kurumu ve şeri mahkemeleri Adliye Nezaretinin içine katmıştı. Burada amaç, yabancıların adli yapımız için “siz şerî hukuksunuz” şikâyetlerini bertaraf etmekti. Artık Meşihat Kurumu, Camiiler ve görevlileriyle ilgili bir kurumdu. İttihatçıların 1917’de Hukuk-u Aile Kararnamesinde yaptığı ise, ister Müslüman isterse Gayrimüslim olsun “din adamlarının elinden yargı yetkisinin alınmasıydı” ve laikliğin ilk ön çalışması olması açısından çok önemliydi. Çünkü din adamlarının elinden yargı yetkisinin alınması laik bir devlet anlayışına gidişti.

Ancak Damat Ferit döneminde işgal kuvvetlerinin baskısıyla eski sisteme dönülmüştü. Çünkü Gayrimüslim din adamları da ellerinden yargı yetkisinin alınmasını istemiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı sonrası Türk Devriminin içinde yer alan 1924’den itibaren devletin laikleşmesi ve son nokta olarak 1926 Medeni Yasa ile de artık yargı yetkisi, din adamlarının değil, laik devletin hukukçularının elindeydi.

İttihatçılar; “Meşihat”ı etkisizleştirerek sadece bugün ki Diyanetin rolüne benzer bir yapıya dönüştürmeyi ama en önemlisi ise din adamlarına verilen YARGI yetkisinin alınmasıyla da “Şeri hukuk yapısı” algısını ortadan kaldırmayı amaçlamıştı. Bu laik hukuk denemesiyle de toplum üzerindeki dini baskının da kalkacağı bir gerçekti.

Maalesef bugün, bunun tam tersi yapılmaktadır. Zira din adamlarının YARGI yetkisinin elinden alındığı 100 yıl önceki olaydan 100 yıl sonra, bugünlerde yine din adamlarına nikâh hakkının verilmesi ile “yargı yetkisi” yeniden verilmiş oldu. Bu yargı yetkisi “evlendirme” de olsa Anayasa’ya aykırıdır. Devletin nasıl dönüştürülmek istendiği hatta dönüştürüldüğü ortadadır. Bu olay “çok saf ve hassasiyetlere dayalı” diye gösterilecek kadar basit bir olay değildir maalesef. İktidarın bu kararıyla “laik hukukun” etkisizleştirilerek, din adamlarına “kıyısından köşesinden” yargı hakkı verilmiş olduğu gibi, laik hukuka ve laik toplum yapısına da bir darbe vurulacağı da  kesindir..

Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki en önemli sloganlarından birisi “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum yaratmak” idi. Bu sloganın o dönem neden ön plana çıkartıldığının anlaşılması günümüze de büyük ışık tutacak gerçekleri ortaya koyacaktır. “Daha önce, birileri imtiyazlı mıydı?” “Toplum sınıflara mı ayrılmıştı?” “Halk bölünmüş müydü?” sorularına topluca yanıt vererek işe başlayalım. Evet…

Evet Osmanlı toplumunda, farklı farklı tekke ve zaviyeleriyle, hacılık ve hocalıkla, şıhlık ve şeyhlikle, büyücülük ve üfürükçülükle, dini ayrıcalıklarıyla birileri imtiyazlıydı, evet. Ya da zengini ve fakiriyle, kullandıkları harflerle, giydikleri giysilerle, insanlar hem imtiyazlı hem de sınıflara ayrılmıştı, evet. Ve dini farklılıklarıyla sınıflara ayrılmış ve birbirine öteki gözüyle bakarak kendi mahallerinde yaşayan insanlar, kaynaşamamış ve bölünmüşlerdi evet..

İşte bu süreç sonrasında kurulan yeni Türkiye’de Mustafa Kemal, bunu çok iyi görmüş ve ülkeyi birleştirmenin tek çaresinin de tüm dünyada olduğu gibi dil ve kültür esaslı bir “ulus devlet” olduğunu anlamıştı. Tabi bunu aslında II.Meşrutiyet döneminde İttihat Terakki hükümetleri daha önce görmüş ve uygulamaya da geçirmişti. Örneğin, yer adlarını Türkçe yapmaya başlamışlar ve herkesin eşitliğini vurgulamak için askerliğe bile alınmayan gayrimüslimleri “ilk kez” askere almaya başlamışlardı. Aynen vergi vermeyen ama benim ülkemde yüzyıllardır iş yapan yabancılara da vergiler koyduğu gibi. Yani anlayacağınız İttihat Terakki, “din esaslı” sistemin ülkeyi birleştiremeyeceğini anlamış ve yerine “ulus devlet” sürecini Ziya Gökalp gibi aydınların da katkısıyla yerleştirmeye başlamıştı. Sanırım bugün bile bazılarının neden İttihat Terakki’yi suçladığını anlayabilmişizdir. İttihat Terakki “dinden uzaklaşmamış” sadece “dini devletten” uzaklaştırmaya çalışmıştı. Aynen Cumhuriyetin yapacağı gibi.

O dönemde halkı birleştirebilmek için de ilk kez gençler için “idman bayramını” çıkartmış ve Mayıs ayının ilk haftasını gençlere önem vererek geçirmişti. “Dini bayramlar” yanında ilk kez “Milli bayramları” da yaratan İttihat Terakki idi. Yeni Türkiye de aynı şekilde bunu devam ettirmiş ve Milli bayramlara önem vermişti. Çocuklar için BMM’nin açıldığı 23 Nisan’ı, gençler için kurtuluşa giden yolu ifade eden 19 Mayıs’ı bayram yapmış ayrıca “tek kişinin saltanatı” yerine “halkın yönetimi” demek olan Cumhuriyetin ilan tarihi olan 29 Ekim’i de de “milli bayram” olarak kutlamaya başlamıştı.

Bundan dolayı son dönemde “milli bayramlarımıza” karşı gösterilen düşmanlığın nedeni böylelikle daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum. 19 Mayıs-23 Nisan-29 Ekim bayramları “ulus devletleri güçlendiren” ve halkı tek bir ulus çerçevesinde birleştiren milli bayramlardır.

Amaçları “ulus çerçevesi” yerine halkı “din çerçevesinde” birleştirme gibi neredeyse 300-400 yıl öncesinin zihniyeti olanlar, Milli bayramların halkı birleştirdiğini bilmekte ve her fırsatta kutlanmaması için elinden geleni yapmaktadır. Yüz yıldır ulus birliği çerçevesinde bizi birleştirmiş olan milli bayramlara önem vermemek sadece parçalanmayı sağlayacaktır maalesef. Bu nedenle inadına milli bayramlara önem verilmesi gerektiği de açıktır.

Kurtuluş Savaşında işgal devletlerine karşı bağımsızlık mücadelesi verilirken, aynı anda da İstanbul’a yani Halife-Padişah’a karşı da ulus egemenlik mücadelesi verilmişti. Ancak Mustafa Kemal daha İzmir’e girerken Nif’te (Kemalpaşa)“savaşımızın ikinci kısmı şimdi başlıyor” diyerek de yeni bir çağdaş devletin yani bir devrimin sinyallerini de vermişti. Su almaya başlayan, bazı yetkililerin içindeki suları bardaklarla boşaltmaya çalıştığı, yelkenlerinin yırtık ve direklerini kırık olduğu geminin artık değişme zamanı gelmişti. Yeni devletin yeni kurumlarının oluşması gerekiyordu. Devlet teokratik dini bir şeriat devletinden, laik bir devlete geçerken, dini devletin temelindeki cemaatlere ayrışmış halkın “ümmet” zihniyetinden, tüm halkın birlikteliğini sağlayacak olan “ulus” zihniyetine geçilmeliydi. Teokratik esasla yönetilen Osmanlıda temel yasa, gelenek görenekle birlikte Şeri yasalara dayanmaktaydı. Bu yasalarla oluşan Şeriat düzeninde de inanış biçimi, toplum düzeni, ahlak sistemi, tarihin açıklanması ve devletin düzeni de tamamen dinsel öğelerle açıklanmıştı. Ve bundan dolayı da egemenliğin kaynağı tamamen ilahileşmişti.

Artık egemenliğin kaynağı, halka dayanan ulus egemenliği olmalıydı. Sorgulamayan, dinin içinden aklın çıkarılması nedeniyle dogmatik yetiştirilen, “tebaa” dan sorgulayan, akıl ve bilimle bilimsel yetiştirilen “vatandaşa” geçiş de sağlanmalıydı. O dönemin tüm çağdaş devletlerinde de olduğu gibi “din birliği” esasından “ulus birliğine” geçiş olmalıydı ki çağdaşlaşabilelim. Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğunun “tanrı hakları” sisteminden, Fransız devriminin “insan hakları” sistemine geçilmişti. İşte Atatürk ve Cumhuriyet ile birlikte bu köklü dönüşüm sağlandığı için biz buna TÜRK DEVRİMİ diyoruz.

Atatürk’ün dediği gibi en doğru ve en gerçek yol çağdaşlaşma yoludur.. En gerçek yol göstericisi ise bilimdir fendir. Bilim ve fen çerçevesinde çalışması şart olan Diyanet, topluma “Suud geleneklerini” “din” diye dayatmamalı.. İktidar, “ulus devlet” yapısına inanan bir toplum yerine “dinî” bir esas üzerinden yeni bir toplum yaratmaya çalışmakta ve bir Cumhuriyet kurumu olan Diyanet İşleri de bu politikaya maalesef ortaklık etmektedir. Diyanet’in son faaliyetlerinin bu anlamda tesadüf olmadığını düşünüyorum.

Ancak 1923’den bu yana oluşturulmuş olan ulus devlet yerine din esaslı bir toplum yapısının kurmanın kolay olmadığını da belirtmeliyim. Zira neredeyse 100 yıldır oluşmuş bir toplum yapısının yerine farklı bir şey koyabilmek için bazı faaliyetlerde bulunulabilir ancak toplumun tümüne bunu yansıtmak imkânsızdır. Bu dayatmalarda devam ise sadece insanları birbirine düşürmeye ve toplumun ayrışmasına neden olur. Bu da hiç kimsenin düşünmemesi gerekli bir durumdur.   

Bu nedenle, Diyanet İşleri merkez ve taşra teşkilatı; mezhep, tarikat ve cemaatlerin baskısından mutlaka kurtarılmalıdır Diyanet milli olmalıdır. Diyanet Cumhuriyet Kurumu olduğu için 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, 30 Ağustos gibi milli günlerde de cami cemaati üzerinden halka, bu günün anlam ve önemini anlatmak durumundadır. Aynı şekilde devletin kurucusu Atatürk’ü anma günlerinde de etkinlik düzenleyip halkı bu konuda aydınlatmalıdır.

Burada son olarak laiklik üzerinde durmak istiyorum. Laiklik kavramının içi son yıllarda özellikle boşaltılmaktadır. Boşaltmaya çalıştıkları laikliğin içini kendileri şimdi istedikleri şekilde doldurmaya çalışıyorlar. Laiklik son günlerde üst yöneticilerin söylediği gibi sadece “devletin tüm inanç gruplarına, inançlarını yaşama hususunda eşit mesafede” olması demek değildir.. Bu, sadece laikliğini sonuçlarından biridir..

Laiklik aynı zamanda “devletin eğitimde, yasalarında ve bünyesindeki her kurumunda dini kullanarak sömürü yapmasının önüne geçmektir”. Dini kullanarak birilerinin rant elde etmesinin önlenmesidir. Laiklik öyle bir kavramdır ki; gerçekten dine inanan insanların bile baskıcı ve zulmeden din simsarlarından baskı görmesini engeller. (burada İran, Arabistan ve Afganistan’da devletin toplum polislerinin kadınlara sopalarla vurmasını eklersem sanırım ne anlatmak istediğim net anlaşılacaktır.) İnsanın dinini ama gerçek dinini yaşamasını sağlar. Yüzyıllardır baskıcı dini grupların, çıkarları için “dinimiz budur” diyerek ortaya çıkardıkları “gerçek İslam” ile ilgisi olmayan kavramlarla halkın kandırılmasını önler…

Öyle değil mi ya?

Orta Doğu’daki kendilerine Müslüman diyerek kendilerinden olmayan aynı dindeki insanları bile öldürenlere bakarsak her şey açık seçik ortada değil mi?

Top