TÜSAK; AKP’nin İnşa Ettiği “Yeni Türkiye” Siyasetinin Bir Parçasıdır.

“Türkiye Sanat Kurumu Kurulması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı (TÜSAK)” hakkında çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Benim de tasarıyla ilgili görsel ve yazılı basında10’u aşkın değerlendirmem ve bu taslağı da irdeleyen bir kitabım yayınlandı. Sanat çevresinin ve entelektüel birikimin de konuyla olabildiğince bilgilendiğini düşünmekteyim. Bu nedenle konunun diğer önemli yanını, asıl büyük fotoğrafı ortaya koymak gerekiyor.

Demek istediğim, sorun, tek başına bir “TÜSAK” meselesi, bir “Türkiye Sanat Kurumu” meselesi değildir. TÜSAK; inşa edilmek istenen “Yeni Türkiye” için sürdürülen çağdışı kültür siyasetinin bir parçasıdır.

Mesele uygarlık meselesidir. Biz nasıl bir insan yaratacağız, nasıl bir toplum inşa edeceğiz, nasıl bir ülke olacağız meselesidir. Bu nedenle, TÜSAK ve benzeri düzenlemelerle ve icraatla, bize çağdışı bir dünya dayatan siyasetin asıl büyük fotoğrafını irdelemek daha önemli.

1.Getirilen düzenlemeyi özetleyelim:

Kısa bir özet sunalım. Getirilen düzenlemeyle Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü lağvedilmekte (hazırlanan yasa diliyle “mülga”), tiyatroda, opera ve balede, güzel sanatlara bağlı orkestra, çoksesli koro ile geleneksel koro ve topluluklarda görev yapan binlerce oyuncu, müzikçi, çalgıcı, şarkıcı, dansçı, ressam, heykeltıraş vb. sanatçının emeklilik ikramiyelerine önce yüzde 60’a varan artışlar sağlanarak emekliliğe zorlanmaktadır. Uygun bulunanlar Yüksek Öğretim Kurumları’na aktarılarak daha baştan sanat kurumlarının içleri boşaltılmaktadır. Kalanlar ise Kültür ve Turizm Müdürlükleri’ne aktarılarak dönemleri bitince kadroları iptal edilmektedir.  Böylece sanat kurumlarının yeniden yaşam bulmasının da önüne geçilmektedir.

Kültür ve Turizm Müdürlükleri’nde aktarılan, artakalan sanatçılar ise taslaktaki deyimle, “isterlerse izin almak kaydıyla(!)” sanat icra edebilecek, grup ve topluluk kurabilecek, proje üreterek “Türkiye Sanat Kurumu”na destek için başvurabileceklerdir.

Bakar mısınız? Önce dünya ölçeğindeki dev sanat kurumları ortadan kaldırılacak, sonra da dostlar alışverişte görsün babından kalan artıklarla, isterlerse izin almak kaydıyla topluluklar kurulup sanat icra edilecek.

Pes demek gerekiyor. Yaşayanlar bilir, kurumlar yok edilerek sanat alanı yürütülemez, projeler bazında, sürekliliği bulunmayan toplama gruplar oluşturularak opera, bale, tiyatro, senfonik orkestra, koro sanatı icra edilemez.

Düzenlemeye göre, kurumlar ve sanatçılar ortadan kaldırılınca da sanat alanı, Bakanlar Kurulu’nun, yani siyaset kurumunun atayacağı dokunulmaz 11 üyeli bir siyasi kurulla yapılandırılan  “Türkiye Sanat Kurumu” eliyle yürütülecek.

Kuşkusuz atamaları başbakan yapacaktır. Kurul; kendince uygun bulduğu projelere, proje maliyetinin yarısı tutarında destek vererek alan yürütülecek…

Kısaca bu olmaza da değinelim:

Sanat evrenseldir. Diller, dinler üstüdür, birleştiricidir, tüm toplumu ve insanlığı kucaklar. Siyasi partiler ise ideolojik ve sınıfsaldır. Siyasi partilerin insafına bırakılan sanat toplumun tümüne yansıyamaz, birleştirici değil, ayrıştırıcı, bölücü olur. Böyle bir kurul ise Türkiye’nin Sanat Kurulu değil, ancak, o gün işbaşındaki siyasi partinin sanat kurumu olur.

Hemen belirtelim. Sanat kurumlarının kuruluş yasalarındaki eskiyen, günümüz koşullarına uymayan hükümleri düzeltilmeli, ödeneksiz kurumların gereksinmelerini karşılayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Ancak bu eksikliklerin hiçbiri, ülkenin dünya ölçeğindeki dev sanat kurumlarını yok etmek için gerekçe yapılamaz.

Açıkça görülmektedir ki 2014’ün Türkiye’sinde, ülkenin köklü sanat kurumlarını ortadan kaldırmak, yok etmek, sanatsız bir Türkiye yaratmak ve taslakla ortaya konan bütçe rantını ilişki kültürü içinde paylaşmak için böylesi bir yasa hazırlanmış, bunun için “Türkiye Sanat Kurumu” adıyla sanata siyasi bir kurum kurulmak istenmiştir.

Sanat kurumları ortadan kaldırılır, bunu öngören taslak düzenleme yasalaşırsa; doğaldır ki konservatuvarların, müzik ve sahne sanatları fakültelerinin, güzel sanatlar fakülteleri ile eğitim fakültelerinin sanat eğitimi veren bölümlerinin varlık nedenlerini de ortadan kalkacaktır.

Bu yasa taslağıyla, halkın nitelikli sanatla yaşama ve yükselme hakkı da yok edilmektedir. Daha da önemlisi, bu düzenlemeyle, iktidar, Türkiye’yi evrensel boyutta geçerliliği bulunan, sanatla uluslararası kulvarda yarışma alanından çekmekte, ona; sanatı kurumlaştıramamış üçüncü sınıf bir ülke, bir Ortadoğu ülkesi, bir Ortaçağ toplumu olmanın yolunu göstermektedir.

Sonuçta, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

“Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı Taslağı TÜSAK”; sanat alanı bağlamında Cumhuriyet tarihimiz süresince gündeme getirilebilen en ağır düzenlemedir. Gündeme getirilebilmesi bile cesaret isteyen tasfiye tasarısı, bir darbe tasarısı taslağıdır. Tiyatroyu, orkestrayı, operayı, baleyi, koroları, güzel sanatları ortadan kaldıran tasarı yasalaşırsa, Cumhuriyetin Sanat Devrimi’ni ortadan kaldırmak, cumhuriyet öncesine, hatta Osmanlı’dan da öncesine dönmek anlamındadır.

Olay bana, yakın zamanda Afganistan’da yaşanan çağdışı olayları anımsattı. Dünya kültür mirası antik anıtları bombalarla, toplarla yıkan Taliban, iktidardan indirilince ülkedeki radyolarda ilk kez müzik yayını başlamış, tiyatro gurupları oluşmuştu. Bilindiği gibi, Taliban ülkede müzik yayınını bile yasaklamıştı.

2.Daha büyük fotoğrafı görelim:   

Yürütülen bu siyaseti daha iyi algılamak için asıl büyük fotoğrafa görmek gerekiyor. Biraz da ona bakalım.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra, bu alanda kurumsal anlamda attığı ilk köklü adım, bağımsız Kültür Bakanlığını kapatıp, alanı turizm ile birleştirmek olmuştur. İcraat, 18 Mart 2003 tarihinde TBMM’ne sunulan yasa ile gerçekleştirilmiştir. Bu kararla, Kültür Bakanlığı yarım bakanlığa düşürülmüş, ülkenin yaşamsal değerdeki kültür işleri de “bir bakanlığın iki işinden biri” durumuna indirgenmiştir.

Bağımsız Kültür Bakanlığının kapatılması tam anlamıyla bir darbedir. Dünyanın en zengin kültürüne sahibiz. Bu denli zengin ve katmanlı bir kültürün üzerinde yükselen Türkiye’de, Kültür Bakanlığının kapatılmasını düşünebilmek kabul edilir bir anlayış değildir.

Kültür alanını turizm ile birleştirmek ise diğer büyük yanlıştır. Çünkü iki alan, yürütmede bağdaşmaz iki alandır.

Birleştirilme kararıyla bu alanda büyük bir kıyım ve tasfiye gerçekleştirilmiştir. TBMM den geçirilen yasaya eklenen bir geçici madde ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarında görev yapan, uzmanlık kazanmış bilgili, deneyimli (Müsteşardan, Galeri Müdür Yardımcısına kadar) yaklaşık 600 üst düzey yönetici ve uzman personelin işine, son verilmiştir. Bu alanda tam anlamıyla bir toptan tasfiye gerçekleştirilmiştir.

Halk Kültürü, bir boyutuyla kültürümüzün temelidir. Ulusal kültürün yaratılmasında ve onun evrensel boyut kazanmasında, halk kültürünün araştırılması, korunması ve geliştirilmesi çok önemlidir. Yeni yasayla, “Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü”, bir Daire Başkanlığına indirgenmiş, birimin araştırmalarına ve yayınlarına son verilmiştir.

“Kültür Merkezleri Dairesi”, kültür ve sanatın her ile ve ilçeye dolayısıyla toplumun tüm kesimlerine ulaştırılması için fiziki altyapıyı hazırlamak, mekân sorunlarını gidermek gibi önemli görevler yürütmekteydi. Kültür sanat etkinliklerinin; icra edilebilmesi, ancak buna uygun mekânların varlığı ile olanaklıdır. Artık bu yeni bakanlık yapısıyla Kültür Merkezleri Dairesi de yeni proje ve yatırım da yoktur. Bu anlayışın sonucu olarak, Anadolu’daki “Kültür Merkezi Müdürlükleri” de kaldırılmıştır.

Bakanlık, daha önce yayın alanında ticari kaygılar nedeniyle piyasada basımı yapılmayan kültür sanat yayını yapmayı önemli bir görev olarak üstlenmişti. Bu alandaki yayın sayısı yılda 200 kitap sayısını aşmıştı. Turizm ile birleştirilen yeni bakanlık, artık bu anlayışın çok uzağındadır.

Yeni bakanlığın kütüphaneler konusundaki anlayışı ise, kütüphaneleri görev alanından çıkartmak olmuştur. 81 “İl Halk Kütüphanesi” ve “Yazma Eser Kütüphaneleri” dışında, 1000 in üzerinde kütüphane, yerel yönetimlere devredilmeye çalışılmaktadır.

Türk Sineması, özellikle son yıllarda önemli sanatsal yaratıcılık noktasına gelmiştir. Bu alan için 2000 yılında önemli bir çalışma gerçekleştirilmiş, alana yeni bir düzenleme getirmeyi ve kaynak yaratmayı amaçlayan (CNC örneği) “Türkiye Sinema Yasası” sonuçlanma aşamasına getirilmişti.  Siyasi iktidar değişikliğiyle yarım kalan yasal düzenleme konusunda AKP iktidarının hiçbir çabası yoktur.

Anadolu’da topluma sanat sunan Sanat Galerilerinin tümü, bakanlık turizm ile birleştirilince kapatılmıştır.

Koruma Kurullarının; bilimsel ölçütler dışında, piyasaya uygun ve piyasada çalışan kişilerden oluşturulması, Doğal Sit Alanlarının yok edilmesi ve ticarete açılması süreci başlatılmıştır. Oysa sürdürülmesi zorunlu siyaset; tüm kültürel, anıtsal, doğal sit alanlarının korunarak yaşatılması ve tanıtılması siyasetidir. Bu siyaset yetkinlikle sürdürülebilseydi, yaratılacak büyük turizm hareketiyle ekonomik veriye de dönüştürülmüş olacaktı.

Şimdi ise büyük emeklerle inşa edilen ve topluma sanat sunan ülkenin dünya ölçeğindeki dev sanat kurumları Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüleri de ortadan kaldırılmaktadır.

Kısaca; AKP iktidarındaki yeni bakanlık anlayışı; bilinçle Cumhuriyetin yarattığı ve üzerinde yükseldiği kültür ve sanatı görev ve sorumluluk alanından çıkartmakta, dahası yaşamımızdan silmekte, yok etmektedir.

AKP’nin, kültür sanata indirdiği darbeye diğer bir örnek, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi AKM’yi yıkma kararı ve bu alanda yaşanan faciadır.

Atatürk Kültür Merkezi; önce yıkılmak istenmiş, karar büyük tepki yaratınca sözde onarmak söylemiyle 1 Haziran 2008 tarihinde kapatılmıştır. Kapatma kararıyla AKM’de görev yapan tüm sanat kurumları; sanatçıları ve çalışanları ile birlikte adeta sokağa bırakıldılar. Sanat kurumlarının çoğu sahne ve akustik koşulları uygun olmayan, izleyici kapasitesi sınırlı mekânlara yöneldiler. Birçokları ise mekân yokluğundan gezici kumpanyalara dönüştürüldüler. Bu nedenle de sanatlarının başyapıtlarını sunamaz, yasalarında tanımlanan görevlerini yapamaz durumda bırakıldılar.

Daha da kötüsü, Türkiye’nin mega kentinin kültür merkezinde sergilenen sanat etkinliklerini izleyen yaklaşık bir milyon insan sanattan da uzaklaştırıldı.

İstanbul AKM, aynı zamanda ülkemizin çok önemli sanat kurumlarının, Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Tiyatrosu, Türk Halk Müziği Korosu, Klasik Türk Müziği Korosu, Modern Folk Topluluğunun v.b. kurumlarımızın çalışmalarını sürdürdüğü yerleşik eviydi.

Kapatılmadan önceki son sezonda, AKM’de bir yılda 185 opera-bale temsili, 59 senfonik konser, 446 tiyatro temsili, 16 klasik koro konseri, 18 folk konseri, 23 sergi, ve Bakanlık tahsisi ile 96 olmak üzere yılda toplam 855 kültür sanat etkinliğinin sunulduğu düşünülürse, çürümeye terk edilen Kültür Merkezi’nin işlevi daha iyi anlaşılır.

AKP iktidarı, daha baştan AKM’yi yıkmaya karar vermiş, bu nedenle de göreve geldiği 2002 tarihinden 2008 tarihine kadar kültür merkezine onarım için tek bir çivi bile çakmamış, yapıyı bilerek ölüme bırakmıştır. Oysa bu denli yoğun çalışmalara sahne olan Kültür Merkezinde 2002 yılından önce her yıl, yıpranma nedeniyle,  mutlaka yenilenme çalışmaları ve önemli boyutta onarımlar gerçekleştirilirdi.

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin kapatılmasıyla yaşanan büyük tahribatın ardından, Türkiye’nin kültür sanat alanı daha da büyük bir yıkıma sahne oldu. Sıra Ankara’daki AKM’ yi yok etmeye geldi!

“Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Kanunu” ile alan temizlenerek Şehircilik Bakanlığına, TOKİ’ye ve Büyükşehir Belediyesine sunulmaktadır.

1980’de çıkartılan yasayla salt kültür sanat mekânlarının inşasına ayrılan ve Ankara’ya nefes aldıran, rant getirisi de büyük alan, yeni yasa uygulanırsa büyük bir yapılaşmaya sahne olacaktır. Böylece 1980 yılında çıkartılan “Atatürk Kültür Merkezi Kurulması Hakkında 2302 sayılı Kanun” ile alanda inşaat ihalesi aşamasına getirilen Opera, Bale,  Tiyatro ve kongre Merkezi gibi anıtsal projelerin ve 32 yıllık çalışma ile beklentinin de sonu da getirilmiş olacaktır.

Yaşanan bu süreci; Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” yontusuna yapılan ucube saldırıyla, sanat ve sanatçılara getirilen yasaklarla, okullarda müzik ve resim gibi sanat derslerini neredeyse yok eden eğitim siyasetiyle,  yayınlanmamış kitabı toplamaya ve kitabı dinamitten de tehlikeli gören bugünkü iktidar anlayışıyla, 4+4+4 medrese eğitimi örnekleriyle çoğaltabiliriz. Günümüzün siyasal iktidarı TÜSAK’la tiyatroları, operaları, orkestraları ve koroları kapatabilme düşüncesine kadar vardırmıştır.

Sanat kurumlarını ortadan kaldırmayı öngören anlayışların, söylenegeldiği gibi devletin bu alana ayırdığı kamu kaynağıyla da ilgisi yoktur.

Aslında bu alana ayrılan bütçe bir sefalet bütçesi, bir “kültürsüzleştirme” bütçesidir.

Kültür Bakanlığı’nın genel bütçeden aldığı pay 1982 yılında binde 9 iken 1996 yılında binde 3.6’ya inmiştir. Bu payın 2002 yılında binde 2.8, 2011 yılında turizmle beraber iki bakanlığın bütçesinin binde 4, 2012 yılında binde 5 olduğunu belirtelim.

Kültür ve Turizm adındaki 2 bakanlığın bütçesi 2012 yılında 1 510 066 000 TL dir. O nedenle sefalet bütçesi diyoruz.

2013 yılı verileriyle 6 opera bale müdürlüğüne ayrılan bütçe toplamı 211 885 000 TL, 21 tiyatroya verilen bütçe toplamı 140 000 000 TL, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne bağlı 6 Orkestra, 13 Koro, 9 Topluluk, 3 Resim Heykel Müzesi ve 50 Galeri için verilen bütçe 136 269 000 TL, devlet sanat kurumlarına ayrılan kamu kaynağının toplamı yalnız 161 milyon Eurodur.

Almanya sahne sanatlarına 3 Milyar, Fransa 4,2 Milyar, İtalya 1 Milyar Euro harcama yapıyor. Yalnız Royal Operaya ayrılan bütçe 30 Milyon Euro dur.

Kaynağımız yok da diyemeyiz. Diyanete ayrılan bütçe, bakanlık bütçesinin 3 katıdır.

2014’ün Türkiye siyasetinde ortaya çıkan geçek gün gibi ortadadır. Sanat alanına yapılan saldırılara, yıkımı ve tasfiyeyi öngören düzenlemelere ve hazırlanan yasa tasarılarına bakılırsa, günümüzün siyasi iktidarı hızla sanatsız bir Türkiye yaratmaya çalışmaktadır.

3.Yıkımın boyutunu anlamak için Cumhuriyetin kültür sanat yaklaşımına bakalım:

Oysa Türkiye Cumhuriyeti, devrimle, kültür temeline dayalı bir cumhuriyet olarak kuruldu. Mustafa Kemal Atatürk, “kültür devrimi”ni Cumhuriyet’in varlık nedeni olarak görüyordu.

Cumhuriyet Türkiye’si bu anlayışla kuruluş tarihi 1923’ten başlayarak kültür sanat alanında hızlı ve yoğun bir kurumlaşmaya sahne oldu. Ülke yeniden inşa edilirken, Ankara, devletin kuruluş siyasetine örnek oluşturmak üzere “Kültür Başkenti” olarak kuruldu.

Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Musiki Muallim Mektebi, Üniversite, Konservatuvar, Devlet Tiyatroları, Devlet Operası, Devlet Balesi, Senfoni Orkestrası, Köy Enstitüleri, Halkevleri gibi kültür sanat alanındaki bu hızlı ve yoğun kurumlaşma atılımı, cumhuriyetin kültür temeli üzerinde yükseldiğinin en belirgin örnekleridir.

Tarihsel değerlendirmeyi, 1941 yılında, ilk opera temsili sonunda yaptığı konuşmasıyla Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel şöyle yapıyor:

“Gözden uzak tutulmamasını bilhassa istirham ederim ki, insanlığın en müthiş savaşlarından birini yaptığı böyle bir devirde ve harp yangınının dumanları ve kızıllıklarının göklerimize vurduğu böyle bir zamanda, tiyatro temsilleriyle, opera ile meşgul olmamız, güzel sanat davasına nasıl ciddi bir mana verdiğimizin kuvvetli bir işareti sayılmalıdır. Biz, tiyatro ve opera şeklindeki temsil sanatını, medeniyet meselesi halinde alıyoruz…”

“Bir gün bizim gibi bütün insanlığın idrak edeceğine inandığımız Türk Hümanizmasının yepyeni bir safhası, Devlet Konservatuarı’nın bağrından doğmaktadır. Türk hümanizması,  insan eserine istisnasız kıymet veren, ona zamanda ve mekânda hudut tanımayan hür bir anlayış ve duyuştur. Hangi milletten olursa olsun insanlığa yeni bir düşünüş, yeni bir duyuş getiren her esere bizim yüreklerimizin besleyeceği his, ancak saygı ve hayranlıktır…” .

Cumhuriyeti kuranlar; güzel sanatları, operayı, baleyi, tiyatroyu ve bu alanındaki kurumlaşmayı “Medeniyet Meselesi” olarak görüyorlar.

Genç Cumhuriyet, müzik ve sahne sanatlarında, Avrupa’nın Rönesans’tan günümüze olan gelişimini, birkaç on yıla sığdırmaya çalışmış, büyük başarı kazanmıştır.

Vurgulanacak önemli nokta; Cumhuriyetin kültür sanatı ve özellikle müzik sanatını toplumsal değişmenin, gelişmenin ve ilerlemenin önemli bir aracı olarak değerlendirdiği gerçeğidir. Büyük Atatürk düşüncesini şu şekilde ifade etmektedir:

“En güç devrim müzik devrimidir. Çünkü müzik devrimi, kişiye, önce kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da onu yeni bir âleme yöneltmeyi gerektirir. Onun için çok zordur. Çok zordur ama mutlaka yapılacaktır.”

Cumhuriyet, çağcıl yeni bir insan ve yeni bir toplum inşa etmek istiyordu. Bu anlayışla, sanat ve özellikle müzik sanatı, duygu ve düşünce dünyamızı değiştiren gücü ve işlevi nedeniyle Cumhuriyetin kuruluşunda  “yapı taşı” olarak yer almıştır.

Tüm bu atılımların; savaştan yeni çıkmış yorgun yoksul ülkede, cılız bir devlet bütçesiyle gerçekleştirilmesi, bu anlayışı daha da anlamlı kılıyor. Cumhuriyeti kuranlar, “Yeni Bir Toplum” inşa ederken, kültürü ve onun en etkili alanı olan “sanatı” ve “bilimi” yaşamın merkezine koydular.

Kısa zaman içerisinde yoğunlaşarak devam eden kültür sanat hareketi, ilerleyen zaman içerisinde ne yazık ki aynı hızla sürdürülemedi ve sonunda giderek bir karşı harekete dönüştürüldü.

Geldiğimiz noktada Türkiye, bugün 5–6 il merkeziyle sınırlı bir kültür sanat yaşamına mahkûm edilmiştir. İlçelerimizi, köylerimizi biryana bırakalım, geride kalan yaşamdan kopartılmış 70’i aşkın il merkezimiz bile çağdaş kültür/sanat yapılanmasından yoksundur. Oysa cumhuriyet o yıllarda; kültürlüleşme bağlamında, kültür/sanat faaliyetlerini de içinde barındıran ve ilçelere bucaklara kadar uzanan 4700’ün üzerinde halk evi ve halk odası açmıştı.

Bugün, icra sanatları bağlamında, aradan geçen 90 yıl içerisinde ancak Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya, Samsun illerimizde “Opera ve Bale Kurumu”; Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Antalya, Eskişehir il merkezlerinde “Senfoni Orkestrası” kurulabilmiştir. Tiyatro alanında göreceli de olsa daha başarılı bir kurumlaşma görüyoruz. “Devlet Tiyatrosu” 21 ilde 56 sahne ile yapılanmış durumdadır.

Sanatçı yetiştiren kurumlar bağlamında konservatuvarlarımız, Anadolu’nun diğer çeşitli kentlerinde kurulmaya çalışılsa da; tiyatrosu, orkestrası, opera ve balesi hatta sineması bile olmayan kentlerimizde eğitilmeye çalışılan sanatçı adaylarının neyle beslenebildikleri, yarışmaya dayalı bu uluslararası sanat alanında neyi, kimi örnek alıp almadıkları gerçeği ise büyük bir soru işareti olarak önümüzde durmaktadır.

Anadolu’da gerçekleştirdiğimiz turnelerde gördüğümüz ise, bu tür sanat etkinliklerine talebin yüksek, arzın ise yetersiz olduğudur. Dahası bir kente üç beş yıl arayla yapılan bu tür turnelerin, yöre insanını ancak bir kez bu sanatlarla buluşturduktan sonra yeniden büyük bir suskunluğun yaşandığı gerçeğidir. Bu nedenle, zaman yitirilmeden tüm kentlerimizi yerleşik sanat kurumlarıyla yapılandırmak gerekir.

Öte yandan; kültür başkenti olarak kurulan Ankara’da bile, Türkiye; cumhuriyetin ilk yıllarında müzik ve sahne sanatları için inşa ettiği kültür sanat mekânlarının üzerine, rasyonel anlamda bir yenisini inşa edememiştir.

Söylemek istediğim, sanat alanında tasfiyeyi öngören “Türkiye Sanat Kurumu Kanun Tasarısı Taslağı”, aslında bir başlangıç değil, yürütülen kültürsüzleştirme siyasetinin bir parçasıdır.

Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği kültürü yok edilmektedir.

Sanat kurumlarını ortadan kaldırmayı öngören “Türkiye Sanat Kurumu” düzenlemesini de bu fotoğraf içinde değerlendirmek gerekir. Aslında ortadan kaldırılmak istenen yalnız sanat kurumları değil, Cumhuriyetimiz ile onun çağdaş ve evrensel değerleridir.

4.Sonuç:

AKP’nin gündeme taşıdığı “Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı Taslağı”, tüm aşamalarıyla vurgulandığı gibi tek başına bir sonuç değil, büyük fotoğrafın bir karesidir. Özellikle de, kültür sanat ve eğitim alanında yaşanan yıkım örneklerindeki gibi, Türkiye’yi “Kültürsüzleştirme, Sanatsızlaştırma” siyasetinin bir parçası, sanatsız bir “Yeni Türkiye” inşa etme, bir ortaçağ toplumu yaratma siyasetinin bir parçasıdır. Önemli olan bu büyük fotoğrafı görmek, yasa taslağını bu fotoğraf içinde değerlendirmektir.

Böyle olunca da toplumun tüm kesimleriyle bu düzenlemeye karşı çıkmak gerekir. Çünkü sorun salt bir sanat meselesi, sanatçı meselesi, sanat kurumları meselesi değil, Türkiye meselesidir. Türkiye’yi çağ dışına itecek bu düzenleme gündemden çıkartılmalıdır.

İnsanlığın 2000’li yıllarda ulaştığı uygarlık aşamalarını da düşünerek, ırmağın tersine akıtılamayacağını vurgulayalım ve bildiriyi bu duyguyla sonlandıralım.

Hüseyin Akbulut (BDK Üyesi)

Kültür Bakanlığı (E) Müsteşar Yard.

Top