Türk Boğazları, Montreux Sözleşmesi ve Atlantik Yapı

Türkiye’nin Montreux Sözleşmesi ile Boğazlardaki egemenliğini geri alması dolaylı olarak bugünkü jeopolitiğimizi ilgilendiren iki önemli tarihsel olayın yolunu açmıştır.  Bunlardan ilki Avrupa Atlantik yapının ileri kalesi durumundaki Yunanistan’ın Ege de karasularını 3 milden 6 mile çıkarması ve diğeri de Boğazlar üzerinde Sovyetlerin 1939, 1945 ve 1946 taleplerinin Türkiye’yi Avrupa Atlantik yapının kucağına itmesidir. Bu makalede her iki konu irdelenecektir.

29 Mayıs 1453 tarihinden itibaren kesintisiz bir şekilde 30 Ekim 1918 tarihindeki Mondros ateşkesine kadar asla Türk hâkimiyetinden çıkmamış olan Türk Boğazları bu tarihten itibaren egemenliğimizden çıktı. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşmasında, Kurtuluş Savaşının muhteşem zaferine rağmen, Türk Boğazlarının egemenliği Uluslararası Boğazlar Komisyonuna terk ediliyor ve bölgenin askersizleştirilmesine karar veriliyordu. Bu gurur kırıcı durum 13 yıl sürdü.

Sıkıntılı 13 yıl içinde, Atatürk’ün himayesinde ve direktifinde İzmit Körfezinde Cumhuriyet Donanması oluşturuldu. Uluslararası politik durumu da çok iyi değerlendiren Atatürk, Donanmanın da belirli bir güce erişmesi ile birlikte Boğazlar Sözleşmesi için konferans toplanması sürecini başlattı ve Türkiye Cumhuriyetinin Lozan’dan sonraki en büyük hukuki ve siyasi zaferi 20 Temmuz 1936’da Montreux’de elde edilmiş oldu.

18 Temmuz 1932 tarihinde Milletler Cemiyetine üye olan Türkiye’ye 12 adalar bölgesinden yönelik Mussolini İtalya’sının tehdidi, sadece Yunanistan ile değil, aynı zamanda Sovyetler, Fransa, Yugoslavya, Romanya ve İngiltere ile de yakınlaşma ve işbirliğini tetikledi. Yunanistan ile ilişkiler Venizelos’un 1930 Türkiye ziyareti sonrasında imzalanan Ankara Sözleşmesi ile ivmelenmiş, 9 Şubat 1934 yılında Balkan Antantı imzalanmıştı.

30 Ekim 1935 günü İtalya, Habeşistan’a saldırdı. Montreux Sözleşmesinin imzalanmasına giden yolun taşları artık döşenmeye başlanmıştı. Bir Çin atasözü “her felaket yeni fırsatları doğurur” şeklindedir. Habeş felaketi de Türklere 13 yıldır ayrı kaldıkları Boğazları geri getirecekti. Bu süreçte Lozan’a imza koyan her ülkenin dolaylı kazancı olacaktı. Mustafa Kemal, uluslararası konjonktürü çok iyi değerlendirdi ve Boğazların egemenliğini geri alacak süreci başlattı.

Bu kez imzalanan sözleşmenin deniz jeopolitiği, Ege Adalarını kaybettiğimiz Lozan’ın aksine denizcileri tatmin ediyor, Boğazların tam egemenliği Türkiye Cumhuriyetine iade ediliyordu. Bu süreçte İtalya’nın ve Almanya’nın güçlenerek dünya jeopolitiğinde önemli aktörler haline gelmeleri ile Cumhuriyet Donanmasının  bölgesinde dikkat çeken bir güç haline gelerek, artık Boğazları koruyabilecek yeteneğe erişmesi dikkatleri çekmektedir. 20 Temmuz 1936 günü bu sözleşme yürürlüğe girdiğinde sadece Boğazlar bölgesi değil, aynı zamanda Gökçeada ve Bozcaada da askersizleştirilmiş statüden kurtuluyordu.

 Montreux ve Ege’de karasuları genişliği.  Diğer taraftan, Montreux Sözleşmesinin Türk Boğazlarının tam egemenliğini Türkiye’ye iade etmesi ile Ege’de Yunan karasularının 3 milden 6 mile çıkması arasında dolaylı bir ilişki vardır.           Yunanistan Montreux Sözleşmesinin imzalanmasından kısa bir süre sonra, 17 Eylül 1936 tarihinde Lozan’da zımnen kabul edilmiş üç millik karasuları genişliği statüsünü bozdu ve 230 sayılı kanun ile “bazı özel hallerde karasularının genişliğini altı deniz milinden az veya fazla tespit eden” yürürlükteki hükümler baki kalmak üzere karasuları genişliğini altı deniz mili olarak tespit etti. Türkiye bu gelişmeye bir itirazda bulunmadı. Benzer şekilde Yunanistan, 1931 yılında da “sivil havacılık ve hava polisliği amacıyla” hava sahası sınırlarını 10 deniz miline çıkaran ulusal bir düzenleme (Kraliyet kararnamesi) yapmış, Türkiye bu karara da itiraz etmemişti.

Türkiye’nin 1931 ve 1936 yıllarında Yunanistan’ın Ege egemenliğinde büyük kazanımları olan ve gelecekte iki ülke arasında ciddi sorunlara yol açacak bu iki karara karşı çıkmayışının temelinde pek çok neden yatmaktadır. Bunlardan ilki faşist İtalyan tehdidinin varlığıdır. 1922 yılında iktidara gelen Mussolini, “Mare Nostrum” politikası ile Türkiye, Yunanistan ve eski Roma İmparatorluğu topraklarında emperyal emeller beslemekteydi.  Her ne kadar 30 Mayıs 1928 tarihinde İtalya ve Türkiye Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalanmış olsa da 1930 yılından itibaren 12 adaları ağır bir şekilde silahlandıran İtalya’ya karşı Türkiye ve Yunanistan’ın savunma refleksi ile harekete geçtiği ve birbirlerine yaklaştığı göz ardı edilmemelidir.

Ayrıca Yunanistan’ın İtalya tehdidine karşı karasularında mayınlama yapmak istemesi ve karasularının 3 milden 6 mile çıkarılması ile mayın hatlarının daha uzak mesafede tesisinin mümkün olması dikkate alınmalıdır. Ayrıca söz konusu dönemde deniz yetki alanları yani mavi vatan diplerinde mevcut başta petrol ve doğal gaz olmak üzere değerli madenlerin varlığı ve çıkarılma teknikleri bilinmediğinden, bu geniş deniz alanlarına balıkçılık dışında ekonomik yarar perspektifi ile bakılmıyordu. Diğer bir deyişle Ege açık deniz alanlarının % 75 seviyesinden bugünün % 51 seviyesine düşmesinin Türkiye’ye etkileri o dönem değerlendirilmiyordu.

Boğazları geri almanın zaferi ve gelişen İtalyan tehdidinin gölgesi altında, Ege’deki açık deniz alanlarının Türkiye aleyhine küçülmesi doğal olarak o dönemin yöneticilerini pek ilgilendirmedi. Bu durum 15 Mayıs 1964 tarihine kadar devam etti ve Türkiye 28 yıl sonra Ege’de karasularını 476 sayılı kanun ile altı deniz miline çıkararak ikinci kez hata yaptı. Doğrusu, Yunanistan’ı ‘’status quo ante’’ye zorlamak ve karasularını tekrar 3 mil çekmesini sağlamak olmalıydı.

Montreux’ye Yönelik Hamleler.                         

Montreux Sözleşmesinin ruhuna ve esasına yönelik ilk hamle Atatürk’ün ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nden geldi. 1939 Sonbaharında Türk Dışişleri Bakanı Saraçoğlu, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’un daveti üzerine Moskova’ya gitti. Bu görüşmelerde Sovyet tarafı, 1 Ekim 1939 günü, müttefikleri Almanların da etkisi ile Türkiye’den Boğazlardan geçiş statüsü ile ilgili olarak Montreux Sözleşmesi üzerinde ciddi değişiklik taleplerinde bulundular. Türk heyeti, bu önerileri kesin dille reddederek ülkeye döndü. Bu gelişmeler üzerine, 19 Ekim 1939 günü, Atatürk dönemi dış politikasının temel ekseni olan Sovyetler Birliği – Türkiye dostluğu terk edilerek Türk-İngiliz-Fransız “Üçlü İttifak Antlaşması” imzalandı.

İsmet İnönü, böylece Türkiye’yi Avrupa–Atlantik yapıya bağlamanın ilk adımını atmıştı. Almanlar 1941 yılında Sovyetlere saldırınca durum değişti ve Sovyetler 10 Ağustos 1942 günü bir nota ile Türkiye’ye Boğazlar üzerinde hiçbir hâkimiyet iddialarının olmadığını bildirdiler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye tarafsızlığını titiz şekilde korudu. Montreux’nün ruhuna uygun hareket etti. Ancak savaşın sonunda 26 milyon insan kaybıyla kazanan tarafta yerini alan Sovyet yönetimi, Yalta’da şekillenen yeni dünya düzeninde Türkiye üzerindeki düşüncelerini dile getirmeye başladı. Sovyet tarafı, 19 Mart 1945 tarihinde, süresi 7 Kasım 1945’te bitecek olan Atatürk zamanının ilk antlaşmalarından biri olan 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını, savaş sonrası ortaya çıkan yeni durum çerçevesinde yenilemeyeceklerini bildirdiler. Bu gelişmeden önce, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, 1944 yılı içinde Norveç Dışişleri Bakanı Trygve Lie’ye şunları söylemişti:

      “Çanakkale’de kilitlenmiş durumdayız…Öresund’da aynı durumla karşı karşıyayız. Sadece kuzeyde okyanusa açılabiliyoruz. Ancak bu savaş gösterdi ki, Kuzey Rusya’ya yönelik destek hattı da kesilebiliyor ya da müdahale ediliyor. Bu durum gelecekte tekrar etmeyecek.

Diğer yandan ABD’nin, Montreux Sözleşmesinin kısıtlamalarına dünyanın en büyük deniz gücü ve okyanusların jandarması olarak sıcak bakmadığı da çok iyi bilinmektedir. 2 Eylül 1941 tarihinde ABD’nin henüz İkinci Dünya Savaşına katılmadığı bir dönemde Türkiye’nin tarafsızlık nedeniyle Karadeniz’e çıkmak isteyen İngiliz savaş gemilerine izin vermemesi üzerine, Amerikalı Amiral Sterling’in “Türkiye Boğazları ya kendi iradesi ile açar, yoksa zorla açılır” sözleri belleklerdedir.

17 Temmuz–2 Ağustos 1945 tarihleri arasında toplanan Potsdam Konferansında ABD ve İngiltere de, o dönem müttefikleri olan Sovyetler Birliğinin, Montreux sözleşmesinin günün koşullarına uydurulması fikrini -yani kısıtlamaların kaldırılmasını- benimsemişlerdi. Sovyetler, Türkiye ile yeni bir dostluk antlaşmasına önkoşul olarak, Boğazlarda kendilerine üs verilerek, Boğazların ortak savunulmasını; Kars ile Ardahan’ın bulunduğu bölgede Türk-Sovyet sınırının yeniden düzenlenmesini talep ettiler.

ABD daha sonra Sovyetlerin yeni jeopolitik konjonktürde, Türk Boğazlarında etkili olarak, büyük avantaja sahip olacağından Türkiye’nin yanına geçti. ABD Başkanı Harry Truman, Ocak 1946 ‘da yaptığı bir konuşmada “Sovyetlerin Boğazları ele geçirmek istediğine artık şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp dur demezsek, yeni bir savaş çıkacaktır” demişti. Ardından USS Missouri muharebe gemisi İstanbul’a geldi. Bu ziyaretten bir süre sonra SSCB, Boğazların statüsünü yeniden belirlemek için Türk Hükümetine bir nota daha verdi.

Notalar savaşı bir süre daha devam etti. Bu olaylar zinciri ABD ile Türkiye arasında başlayan ve günümüzde bağımsız Türkiye’nin büyük kayıplarına neden olan ve olmaya devam eden stratejik işbirliği ya da özel ortaklık olarak adlandırılan süreci başlatmış oldu. Sovyet notaları, emperyal Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki tarihsel düşmanlığın sosyo genetik mirası ve ABD’nin Sovyet modelindeki komünizmi küresel çıkarları için en büyük tehdit olarak görmesiyle birleşince Türk halkının çok kısa sürede Avrupa-Atlantik çekim alanına girmesi kaçınılmaz oldu.

  Stalin, yaptığı hatayı görerek 1947 yılı başında ABD’nin Moskova Büyükelçisi Smith’e Türkiye’ye saldırma niyetinde olmadığını belirtmişse de, iki ülke arasındaki güven bunalımını aşmak mümkün olmamıştı. Sovyet notaları, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen yeni dünya düzeninde küresel güçler tarafından kendi çıkarlarına en uygun şekilde kullanıldı. Bu süreçte Türkiye’nin en büyük kazancı doğal olarak Boğazların egemenlik statüsü ve doğu sınırlarımızla ilgili bir değişikliğe gidilmemiş olmasıydı. Ancak, Anadolu yarımadası gibi çok kritik bir coğrafyanın Avrupa-Atlantik jeopolitiğinin çekim alanına girmesinin yolu da açılmıştı. Türkiye artık her geçen gün Asya’dan uzaklaşıyordu.

Doğal olarak, bu durumda ABD ve İngiltere’nin bilinçli bir şekilde Türkiye ve Sovyetler arasındaki gerginliği gereğinden fazla büyüterek, ilişkileri gerginleştirmeleri ve Türkiye’yi Sovyet etki alanından uzaklaştırmaları de tesirli olmuştu. Boğazlar üzerinde Atlantik yapı ile Sovyetler arasındaki çekişme, aslında Türkiye’nin çıkarlarını korumaya yönelik değildi. Asıl sorun Sovyetlerin Orta ve Doğu Avrupa’da artan etkisinin dengelenmesiydi. Bu durumun en tipik örneği II. Dünya Savaşında Almanların Sovyetlere saldırdığı gün bir radyo konuşması yapan Churchill’in şu sözlerinde saklıydı:

            “Hatıram yıllar arasında dolaşarak Rus ordularının aynı düşmana karşı müttefikimiz olduğu günlere, o kadar kahramanlıkla çarpıştıkları ve kendi kusurları olmaksızın bir payını dahi alamadıkları zaferin kazanılmasına yardım ettikleri zamana geliyor…”

Churchill bu konuşmasında açıkça ortak düşman olarak Osmanlı İmparatorluğunu yani Türkleri kast ediyor, savaş sonu Rusların Boğazları elde edememiş olmalarına gönderme yapıyordu.

Diğer taraftan 1949–1954 arasında Basın Yayın Genel Müdürü olarak görev yapan tarih Profesörü Ahmet Şükrü Esmer tarafından da ortaya konduğu üzere Sovyetlerin Türkiye’den istediklerini askeri güç ile alabileceğine dair kesin herhangi bir delil yoktu. Üstelik Sovyetlerin askeri gücüne rağmen İran’ı 1946 da tahliye etmek zorunda kaldıkları düşünülürse Türkiye için bir tehdit teşkil etmeyecekleri anlaşılacaktı.

Türkiye 18 Şubat 1952’de NATO’ya kabul edildi. Üç yıl sonra 14 Mayıs 1955 günü de Varşova Paktı kuruldu. Yeni komuta yapısında Yunanistan’a Ege ve Doğu Akdeniz’den sorumlu olacak Doğu Akdeniz (MEDEAST), Komutanlığı verilirken, Türkiye’ye Karadeniz ve Türk Boğazlarının sorumluluğunu içeren Kuzey Doğu Akdeniz (MEDNOREAST) Komutanlığı verildi. Bu şekilde Türkiye, 1963 Kıbrıs krizine kadar denizdeki jeostratejik yönelişini Türk Boğazları ve Karadeniz ağırlıklı olarak kuzeye yapmak zorunda bırakıldı. O zamanlar bu coğrafi görev dağılımına neden itiraz edilmemişti? Bu soruya Türk Silahlı Kuvvetleri çapında bir genelleme içinde yaklaşırsak, 27 Mayıs 1960 sonrası Milli Birlik Komitesi üyesi olan Orhan Erkanlı’nın aşağıdaki fikirleri dikkat çekmektedir:

            “Türk Silahlı Kuvvetleri NATO askeri stratejisini gerçekleştirmek maksadına uygun olarak reorganize edilmiş, teşkilatı, kuruluşu, silah ve malzemesi, eğitim usulleri ile sevk ve idare prensipleri, Türkiye’yi NATO’nun ileri karakolu telakki eden bir askeri görüşe göre düzenlenmiştir.”

Türkiye’ye dönemin küresel egemen gücünün jeopolitik vizyonuna göre pozisyon aldırılmıştı. Zira Türkiye’nin NATO’ya girmesinin temel gerekçesi, Stalin dönemi Sovyetler Birliğinin yayılmacı emellerine karşı bir savunma şemsiyesi ve bir tampon temin etmekti. Stalin, 5 Mart 1953 tarihinde ölünce yeni Başkan Kruşçev, Moskova’daki Türk Büyükelçisine 31 Mayıs 1953 günü Türkiye ile ilgili geçmiş dönemlerde yapılan tüm taleplerden vazgeçildiğini beyan etti. Ancak Sovyet Hükümeti, bu görüşmeden kısa bir süre sonra, Ağustos ayı içinde NATO tatbikatı için İstanbul Boğazı’na resmi ziyarette bulunan ABD ve İngiliz filoları nedeniyle, Türkiye’ye sert nota verdi. Türkiye’nin bu konuda önceden bilgilendirme yapmasına rağmen bu notalara muhatap olması dikkat çekiciydi. Bu durum tekrar Sovyet hassasiyetinin artmasına neden oldu.

Montreux Sözleşmesinin yürürlük süresi 20 yıl idi. 8 Kasım 1956 günü süre dolacaktı. Bu süre bitmeden, iki yıl kala imzacı devletlerin fesih bildirim hakkı vardı. Bu nedenle 1954 yılı kritik bir yıldı. Tahmin edilenin aksine Sovyetler Birliği, fesih hakkını kullanmadı. Kruşçev, Türkiye ile yeni bir gerginlik istemiyordu. Daha sonra Sovyetler Birliği ile Boğazlara ve Montreux Sözleşmesine yönelik ciddi bir başka kriz yaşanmadı. Ancak Boğazlar, Türkiye’yi, Lozan’a kadar boğaz boğaza savaştığı, Sevr Antlaşmasını dayatan Avrupa-Atlantik devletlerin ait olduğu bloğa itmişti.

Soğuk Savaş Sonrası Durum

Montrö Sözleşmesi II. Dünya Savaşına, Sovyet notalarına ve Soğuk Savaşa rağmen hayatta kalabildi. Hayatta kalmaya devam ediyor. ABD, imzacı taraf olmadığı halde zaman zaman gerek düşünce kuruluşları, gerekse resmi kurumlarında, Montreux sözleşmesinin, ABD Donanmasının seyir ve hareket serbestisini kısıtlayıcı hükümlerini ağır bir şekilde eleştirdi. Sözleşmenin tonaj ve süre kısıtlamalarını 2008 Gürcistan krizinde yaşandığı üzere pek çok krizde sonuna kadar zorladı. Ancak bugüne kadar hiç bir imzacı devlet, gerek fesih gerekse tadil yönünde bir girişimde bulunmadı. Romanya ve Bulgaristan’ın NATO üyeliği de bu süreci tetiklememiştir. Ancak ABD ve NATO, Montreux Sözleşmesinin mevcut hükümlerini zorlayarak Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma ve  özellikle NATO’nun 2001 yılından bu yana Akdeniz’de sürdürdüğü Etkin Çaba-Active Endevour isimli deniz güvenlik harekatını Karadeniz’e genişletme çabalarına ağırlık vermiştir. Bu konuda Deniz Kuvvetlerinde strateji üreterek çaba sarf eden amiral ve subayların hemen hemen hepsinin Balyoz ve diğer isimli davalar yoluyla tasfiye edilmeleri ve hapis cezalarına maruz kalmaları ABD’nin bu konudaki hoşnutsuzluğunun diğer bir ifadesi olmuştur. Ancak mevcut durumda bu tasfiyelere rağmen, Etkin Çaba Harekatı Karadeniz’e genişletilememiştir.

Sonuç olarak, Montreux Sözleşmesi’nin başlangıçta 20 yıl yürürlükte kalacağı düşünülmüştü.  (Sözleşme Madde 28). 20 yıllık sürenin bitiminden 2 yıl önce yani 1954 yılında hiçbir bağıtlı yüksek taraf, Fransız Hükümeti’ne sözleşmeyi sona erdirme yolunda bir ön bildirimde bulunmamıştır. Eğer gelecekte böyle bir ön bildirim olursa, bildirimden sonra iki yıl geçinceye kadar sözleşme yürürlükte kalacaktır. Diğer yandan 29’ncu madde gereğince, 1936 yılından itibaren her 5 yıllık bir dönemin sona ermesinde (yani 2016 yılında), Bağıtlı Yüksek Taraflardan her biri,  Sözleşme’nin bir ya da birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir. Ancak bugüne kadar hiç bir taraf böyle bir girişimde bulunmamıştır.

Bu sözleşmenin ortadan kalkması sadece Türkiye için değil tüm sahildarlar için ciddi güvenlik sorunları ortaya çıkaracaktır. Zira sözleşme, sadece Boğazlardan geçişi düzenleyen bir hukuki belge değildir. Başlı başına bir deniz güvenlik rejimidir. Dünyada örneği az bulunan bu rejim sayesinde Karadeniz başta Avrupa Atlantik yapı olmak üzere hegemon güçlerin yarı kapalı bir denizde güç gösterisi alanına dönüşmemiştir. Bugün sözleşmenin savaş gemisi tipleri ile Karadeniz’de bulunacak toplam tonaj ve süre kısıtlamalarının ortadan kalkması kimsenin hayal edemeyeceği karmaşayla, çatışma risklerini beraberinde getirecektir. Bu karmaşaya kuzey komşumuz Rusya Federasyonu ile Karadeniz’de en uzun sahile sahip Montreux Sözleşmesinin sahibi Türkiye asla izin vermemelidir.

Amiral Cem GÜRDENİZ

 

Top