Toplu sözleşme ve grev hakkı olmadan, “sendikal haklar” ne işe yarar?

15.Temmuz.1963 tarihinde çıkarılan “Toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasası” nın üzerinden 52 yıl geçti. 52 yılda Ekonomiler, Ülkeler, Teknolojiler gelişti, büyüdü. Buna paralel; İşçi haklarının da gelişmesi ve ilerlemesi gerekirken maalesef, birçok alanda olduğu gibi geriye gidiyoruz. Geriye, hep daha geriye gidiyoruz.1963 yılında çıkan kanuna göre bile daha gerideyiz.

Bugün, daha rahat yaşamamız, daha az çalışmamız, daha çok kazanmamız daha mutlu olmamız gerekirken, çocuklarımızın geleceğe daha güvenle bakması, Emekliliğimizde en azından rahat yaşama hayallerimizin gerçekleşmiş olması gerekirken biz çalışanlar, emekçiler olarak neredeyiz? Hala yasaklar, hala baskı ve zorbalıklara karşı mücadele yürütüyorsak, durumumuzu düşünmek zorundayız. Neden, tek-tek yem olduk, neden topluca mücadele yürütemedik, neden hakkımız olanı alamadık?
Bugünkü sendika yasalarına bakarsak, sendikalar ancak bir oyunun figüranı olabilir. Bu sınırlamalarla, hiçbir hak kazanılması mümkün değildir. Yasalar, yönetenler ne verirse ona razı olmaya zorlamaktadır. Özgür sendika kurmak, grevli, toplu sözleşme yapmak artık hayal gibi. Çünkü Toplu sözleşme ve grev hakkı yoksa, sendikal haklar hiçbir işe yaramıyor!
Grev kelimesinin kökeni Paris’teki “Greve Alanı”ndan gelmektedir. 1789 Fransız Devrimi’nden sonra, işsiz kalan işçilerin toplandığı, işverenlerin de bu meydana gelerek işçi seçtikleri işçi pazarı olarak kullanılan meydandır.
Ücret ve çalışma şartlarından memnun kalmayan işçiler bu meydanda başta ücret olmak üzere, daha iyi iş teklifi yapılması için eylem yaparlardı.  Bu eylemler, yapıldıkları meydandan esinlenerek “grev” adını almış ve 19. yüzyılın başından, bugüne kadar verilen mücadelelerin neticesinde “Temel hak ve Özgürlükler” arasında sayılan, demokratik toplumlarda mesleki yararların korunması için bir denge unsuru olarak bir temel işçi hakkı şekline dönüşmüştür. Günümüzde Grev hakkı; demokratik toplumların Anayasalarında “temel haklar ve özgürlükler” kapsamında yer almaktadır.
Temel hak ve özgürlükler kapsamında yer alan grev hakkı; esasen işçilere, işverenler karşısında pazarlık gücü sağlayan ve işverene taleplerini kabul ettirmek amacıyla kullanılan önemli bir ekonomik yaptırımdır. Grev en basit tanımıyla; ücretlilerin, çalışma şartlarını korumak veya geliştirmek ve ücret koşullarını düzeltmek amacıyla, hep birlikte çalışmamak suretiyle işyerinde işi durdurmak eylemi anlamına gelmektedir.
Osmanlıdan günümüze grev tarihine kısaca bakacak olursak; Osmanlı’da İkinci Meşrutiyetin ilanından önce yasaklar olmasına rağmen 23 grev yapılmıştır. Yapılan bütün grevlerin temelinde Kasımpaşa tersanesi işçilerinin 1873 yılı boyunca ücret alamamaları örneğinde olduğu gibi ücretlerin uzun süre ödenmemesi vardır.
İkinci Meşrutiyetin ilanıyla ortaya çıkan özgürlük havasıyla 1908 yazında başta Rumeli ve Balkanlar olmak üzere tüm Osmanlı’yı grevler kaplamıştır. Kısa sürede grevlerin tüm ülkeyi sarması zamanın hükümetini önlem almaya sevk etmiştir. Hükümet 1908 yılında “Tatili Eşgal” Kanunu kararname olarak çıkarılmış, 1909 yılında ise meclisten geçirilerek kanun haline getirilmişti. Bu kanun ile kamu hizmeti niteliğinde görülen alanlarda grev yapmak yasaklanmıştır.
Fakat Tatili Eşgal Kanunu’na rağmen 1909, 1910 ve 1911 yıllarında kamu hizmeti niteliği taşıyan işyerlerinde grevler devam etmiştir. 1911 den sonra yaşanan savaşlar ve Kurtuluş Savaşı grev hareketlerini büyük ölçüde durdurmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra iç güvenlik sorunları dikkate alınarak 1925 yılında Takriri Sükûn Kanunu ile hükümet kurumları ve toplu hareketleri denetim altına alma ve yasaklama yetkisi verilmiştir. Bu kanun doğrudan grevleri yasaklamamakla birlikte grevlerin ve sendikalaşmanın daralmasında etkin bir rol oynamıştır.
1947 yılında çıkarılan İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun ile sendikaların grev yapmaları, üyelerini greve teşvik etmeleri ve greve teşebbüs etmeleri yasaklanmıştır.
Tam bu noktada ILO hakkında bir parantez açmakta fayda olacak sanırım. Çünkü bu süreçte Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra artan sorunlara yönelik sosyal reform niteliğinde çözümler bulmak ve bu reformların uluslararası düzeyde uygulanmasını sağlamak amacıyla; Versailles Barış Antlaşması imzalanmış ve bu anlaşmanın sonuçlarından birisi olarak 1919 yılında ILO kurulmuştur.
ILO’nun temel ve en önemli fonksiyonlarından biri, Uluslararası Çalışma Konferansı’nın uluslararası standartları belirleyen Sözleşme ve Tavsiye Kararlarının üçlü yapı (işçi-işveren-hükümet) tarafından kabul edilmesidir. Bu Sözleşmeler, üye ülkelerin yasama organlarındaki onaylarıyla birlikte, öngördükleri koşullarının uygulanması konusunda bağlayıcı hükümler içermektedirler. Tavsiye kararları ise, politika geliştirme, yasama ve uygulama konularında rehberlik görevi görmektedir.
ILO uluslararası çalışma standartlarının belirlenmesinde 1919’dan bu yana önemli bir role sahip olmuştur. ILO normları (Uluslararası Çalışma Normları); çalışanların yararının gözetilmesi ve korunması amacıyla, uluslararası düzeyde kabul edilen ilke ve kurallar olarak da tanımlayabiliriz.  ILO yasaları çalışma koşullarıyla ilgili olarak;
  • Göçmen işçilerin haklarının korunması,
  • Sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması,
  • Sendikal özgürlüklerin güvence altına alınması,
  • Günlük ve haftalık azami çalışma sürelerinin belirlenmesi,
  • Asgari bir yaşam düzeyi sağlayacak ücret ve şartların güvence altına alınması;
  • İşçilerin işe alım süreci, İş kazaları ve meslek hastalıklarından doğabilecek zararların etkilerinin azaltılması,
  • Çalışma sürelerinin düzenlenmesi,
  • Kadınların, gençlerin ve çocukların korunması, mesleki ve teknik eğitimin geliştirilmesi,
  • Bazı temel insan hakları (özellikle dernek kurmak, örgütlenmek ve toplu pazarlık hakkı, zorla Çalıştırma ve çocuk emeğinin yasaklanması, çalışma hayatında ayrımcılığın yok edilmesi),
  • Çalışma yönetimi, Endüstriyel ilişkiler,
  • İstihdam politikası, işsizliğe karşı mücadele,
  • Sosyal güvenlik, İş güvenliği ve sağlığı
  • Kadınların istihdamı ile göçmen işçiler ve denizciler gibi bazı özel kategorilerin istihdamı,
  • Eşit işe eşit ücret ilkesinin sağlanması ve benzeri önlemler belirlemiştir.
ILO bütün bu amaçlar doğrultusunda birçok sözleşme ve tavsiye kararı düzenlemiştir.
Bu sözleşmeleri onaylayan, her üye ülke, karar alma konumunda olan ulusal yetkililerin de yer aldıkları Konferans tarafından belirlenen Sözleşme ve Tavsiye Kararlarına uymakla yükümlüdür. Ayrıca, örgütlenme özgürlüğünün ihlali ile ilgili şikayetlerin değerlendirildiği özel bir prosedür bulunmaktadır.
1919 yılında kurulmuş olan Uluslararası Çalışma Örgütü, ILO, insan haklarının, sosyal adaletin ve çalışma haklarının iyileştirilmesi için çalışan bir Birleşmiş Milletler ihtisas kuruluşudur. Türkiye ILO’ya 1932 yılında üye olmuştur.
1957 yılında ILO ‘nun aldığı kararla, “işçilerin grev hakkını da içerecek biçimde etkili ve eksiksiz sendikal haklarını kabul eden yasaların çıkarılması” ILO üyelerine tavsiye edilmiştir.
O yıllarda Türkiye’de İşçiler Özgür Sendika, Toplu Sözleşme ve Grev hakkı için İşçiler önemli mücadele veriyorlar ve büyük bir mücadele veriyorlardı.
1961 yılı Aralık ayında “İstanbul Sendikalar Birliği” bir miting düzenlemek üzere karar aldı. 100-150 binin üzerinde işçinin katıldığı ülkemiz tarihinin en büyük işçi mitingi, 31 Aralık 1961 tarihinde, İstanbul Saraçhane’de yapıldı. İşçiler, özgür sendika kurma, grev, toplu sözleşme haklarını ve taleplerini dile getirdiler. Bu tarz kitlesel eylemlerle 1963 yılına gelindi. İşçi sınıfı hareketi Grevli, Toplu Sözleşme hakkı, özgür sendika talepleriyle gündemi belirleyip iktidarı zorluyordu. 28 Ocak 1963 tarihinde işçi-kitle hareketlerinde geniş yankı uyandıran KAVEL fabrikası işçilerinin, doğrudan demokrasi ve doğrudan grev haklarını kullandığı görüldü. 220 işçinin çalıştığı bu fabrikadaki grev ve direnişler oldukça şiddetli oldu. Polisle işçiler arasında olaylar çıktı, birçok işçi yaralandı.
Sosyal Devlet normlarına uygun Özgürlükçü 1961 Anayasasının vücut bulduğu ülkemiz, ILO şartlarını ve işçi hareketlerinin de baskısıyla gerçekleşen gelişmeleri yok sayamamıştır. Tüm bu ulusal ve uluslararası gelişmelere paralel olarak 1963 yılında çıkarılan 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile de grev hakkı düzenlenmiştir.
İşçilerin o güne kadar alamadığı hakların bir bölümünü; 15 Temmuz 1963 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu vermiştir. Yasanın bir kısım eksiklerinin olduğu gerçek olsa da, zamanın şartlarına göre ilerici bir yasa olduğu söylenebilir. Grev ve sözleşme yapma yetkisi kanunlaşmıştır ki, bu çok önemli bir gelişmedir.
Fakat, 1970 yılında, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklik yapan tasarı,  önce Millet Meclisi ardından Senato’dan geçti. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. Yasa taslağı 11 Haziran 1970’te yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak Türk-İş’ten DİSK’e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı. Bundan 45 yıl önce işçi sınıfı, örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemelere karşı kitleler halinde direnişe geçmiş ve demokrasi mücadelesine altın harflerle büyük işçi direnişini yazdırmışlardır.
15 haziran 1970 te başlayan gösterilere pek çok fabrikadan 75 bin dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-İş işçisi de toplu halde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy’de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirdi. 16 Haziran’da  Ankara,  Adana,  Bursa  ve  İzmir’de de küçük çaplı olaylar yaşandı.
Olayların ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte partisi adına, TİP ‘den ayrı olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, yasa değişikliği konusunda açılmış olan davaları daha sonra karara bağlayarak, söz konusu yasa değişikliklerini iptal etti. Grev hakkı olmasaydı, demokratik tepkilerin gündeme gelmesi ve yasanın iptali mümkün değildi.
Bu olaylara paralel Türkiye’de sendikalaşma oranı ve sınıf bilinci yükseldi. Çalışan haklarında önemli gelişmeler sağlandı. İşverenin her türlü haksızlığına karşı, işçilerin sendikaları grevli toplu sözleşme hakkını kullanabiliyor ve haksızlıklar bir nebze engelleniyordu. Bütün bunların yanında Ülkemizde yıllardır sömürülen işçiler uyanıyor ve güçlü bir İşçi hareketi yaşanıyordu.
Fakat özgürlükçü 1961 Anayasasının ömrü fazla uzun sürmedi, 1980 sonrası çıkarılan 24.12.1980 tarihli 2324 sayılı Kanun’un yürürlüğü süresince grev tekrar yasaklanmıştır.
1961 Anayasasının kabulü sonrasında Anayasa’nın özgürlükçü yapısına uygun olarak, 15 Temmuz 1963 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile işçilere grev hakkı tanınmış,  1982 Anayasasından sonrası grev hakkı tamamıyla yasaklanmıştır.
1983 yılında çıkarılan 2822 sayılı kanun ile işkollarının önemli bir bölümüne grev yasağı getirilmiştir. Bu durumda; Toplu sözleşme ve grev hakkı yoksa, artık sendikal haklarında hiçbir anlamı kalmamıştır. Bu nedenle sendikalaşma oranları bu tarihten itibaren düşmeye başlamış ve bugün Türkiye’de işçilerde sendikalaşma oranı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Ocak-2015  verilerine göre %11 dir; Yani yaklaşık 12,2 milyon işçinin sadece 1,3 milyon kadarı sendikalıdır. Bu oran bizi Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyeleri arasında sendikalaşma oranında sonuncu (34.) yapmıştır.
Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın 54. maddesinde, “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” ifadesi yer almakta, bu maddenin 4. fıkrası uyarınca grevin yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir denmektedir.
2012 yılında 2821 sayılı kanun ve 2822 sayılı kanun kaldırılarak, Anayasanın 54. maddesine dayanarak çıkarılan; 6356 sayılı “Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu”  ile grev yasakları ILO Normlarına aykırı düzenlenmiş ve bu keyfiyetin sonucunda 6356 sayılı Kanunda keyfi grev yasakları konulmuştur. Bakanlar Kuruluna ILO Normlarına aykırı olarak grev erteleme-yasaklama yetkisi tanınmıştır.
Yine 2012 yılında çıkarılan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile memurlara grev yasağı getirilmiştir. İşçilere ise; 6356 sayılı kanun ile göstermelik grev hakkı verilmiştir. Öyle ki gerektiğinde Bakanlar kurulunca erteleme veya iptal yetkisi olan bir grev hakkıdır.
İnsan hakları, Demokrasi ve Özgürlüklerden söz ediyorsak; İktidarların, ILO ve İnsan haklarına aykırı keyfi uyguladığı, grev yasaklarının önüne geçilmeli, Grevli, Toplu sözleşme hakkının mücadelesi verilmelidir.
Grev, demokratik toplumlarda ekonomik yarar ve çıkarların korunması ve muhafaza edilmesi için bir denge unsurudur. Grev hakkı, özgürlükçü ve demokratik toplumlarda temel hak olarak tanınmış, Anayasa ve kanunlar ile koruma altına alınmıştır. Grev hakkı, en temel sosyal ve ekonomik haklardan biri olarak demokratik düzenin ayrılmaz bir parçasıdır.
151 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 3.maddesinin 2. fıkrasında, “… Kamu makamları bu hakkı (sendikal faaliyet) sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdır” denmekte,  87 No.lu ILO Sözleşmesi’nin 8/2 maddesinde, “Yasalar, bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek nitelikte olamaz veya zarar verecek şekilde uygulanamaz” hükmüne yer vermektedir.
Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın “Toplu pazarlık yapma ve eylem hakkı” başlıklı 28. maddesinde de; “Çalışanlar ve işverenler veya bunların ilgili kuruluşları … grev eylemi dahil olmak üzere kendi çıkarlarını korumak için ortak (toplu) eylem yapma hakkına sahiptir.” denmektedir.
Kimse, kimsenin kölesi olmamalıdır. Bütün bu tarihsel süreç ve hukuk normlarına dayanarak;Sendikal Mevzuatımız yeniden düzenlenmeli, işçi-memur tüm çalışanların özgürlükçü demokrasi kapsamında uluslararası sözleşmelere ve İnsan olma hakkına dayalı grevli toplu sözleşme hakkı kısıtlamalar olmaksızın yeniden tanınmalıdır.

 

Cengiz GÜLEBAY
ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

 

Top