Şubelerden Haberler Listesi

Türkiye İçin Bağlayıcılığı Yok – 6 Soru, 6 Cevap

Türkiye’nin uluslararası hukuk alanındaki en önemli isimlerinden biri olan ve 1998’den 2008’e kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığı yapan CHP İzmir milletvekili Rıza Türmen, Avrupa Parlamentosu’nun aldığı, 1915 olaylarının “soykırım” olduğuna yönelik kararı gazetemize değerlendirdi. Türmen kararın Türkiye için bir bağlayıcılığı ve yaptırımı olmadığını belirterek, sorularımızı cevapladı:

1- AP’nin soykırım kararı Türkiye için bağlayıcı mıdır?

Bu parlamentonun aldığı bir karar. Bu kararın Türkiye bakımından da bağlayıcılığı yoktur, yaptırımı da yoktur. Başka parlamentolar bakımından da bağlayıcı nitelik taşımaz.

 

Siyasi sonucu olur

2- Kararın ne gibi sonuçları olur?

Bu karar bir deklarasyondur ve orada kalır. Bu kararın hukuki bakımdan niteliği. Ama unutmamak lazım ki bu Avrupa Parlamentosu’nun kararı. Yani kararın, Avrupa Birliği’yle müzakere eden Türkiye bakımından tabii ki birtakım siyasi sonuçları olacaktır. Mesela Avrupa Komisyonu izleme raporlarında bu konuya yer verecektir. Türkiye ile müzakerelerde bu konu gündeme getirilecektir. Hukuki ve ekonomik bir sonucu yok fakat siyasi bir sonuçları olabilir.

3-Bu karar emsal olur mu?

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin parlamentoları da bu karardan etkilenebilir. Yani onlar da bu yolda bir karar almak isteyebilir de, istemeyebilir de. Yani başka ülkeler için emsal olmaz ama tabii o ülkeler bakımından teşvik edici bir nitelik taşır.

 

Mülkiyet davaları açılır

4-Türkiye’nin önüne tazminat ya da toprak talebiyle çıkılması ihtimali var mı? Tazminat konusunun bu kararla hiçbir ilgisi yoktur. Toprak talebi hiçbir şekilde ortaya atılamaz. Toprak talebi bir devletten bir devlete yapılabilen bir talep olabilir. Tazminat talebi biraz daha farklı. Tazminat talebi bireyler tarafından ileri sürülebilir. Yani nasıl ki şimdi benim bildiğim kadarıyla mesela Diyarbakır Havalimanı’na bir Ermeninin açtığı bir dava var, Diyarbakır mahkemesinde görülen. Mülkiyet davaları ortaya çıkabilir.

5- Almanya “Yahudi soykırımı”nın tazmini örneği nasıl yaşandı. Benzerlik görüyor musunuz?

AİHM’nin aldığı kararda deniyor ki “bu tartışmalıdır”. Böyle karşılıklı görüşler vardır. Bir mahkeme kararıyla sabitleşmiş bir şey değildir. Holokosttan yani Yahudi Soykırımı’ndan farklıdır bu karar. Yahudi Soykırımı Almanya tarafından kabul edilmiştir. Delilleri, kanıtları çok ortadadır. İnkâr edilemeyecek bir şeydir. Mahkeme kararı vardır. Almanya bunu kabul ediyor. Ve mağdurlar ortaya çıkınca Almanya kendi kabul ettiği bir karardan dolayı tazminat ödüyor.

İkincisi de tabii burada soykırım yanlış bir terim. Soykırımın gerçekleşmesi için bir özel kast olması lazım. Yani öldürmek ya da işte sürmek soykırım için yeterli değil. Aynı zamanda bir ırkı ortadan kaldırmak için özel bir kast aranıyor. Bu özel kastı ispat etmek son derece güç bir iştir. O bakımdan da yani bunu söylemek lazım. AB Parlamentosu böyle bir soykırım diyor. Bu hukuken, teknik açıdan yanlış bir şeydir.

6- Türkiye “Bir kulağımızdan girer, öbüründen çıkar” tavrını benimsedi. Sizce bu kararlar karşısında nasıl bir tavır belirlemeli?

“Bir kulağımızdan girer bir kulağımızdan çıkar ” demek bir parça güç. Çünkü Türkiye dediğim gibi AB ile müzakere eden bir Avrupa ülkesidir. AB ile birtakım ilişkileri var. Yani ilişkiler AB Parlamentosu kararlarında bir ağırlığı olmasına yol açacaktır, elbette.

Kaynak Cumhuriyet Gazetesi

Avrupa Parlementosu'nun Ermeni Soykırımının Tanınmasını Öngören Kararı Siyasi Bir Karardır. Bağlayıcılığı Yoktur.

‘Soykırımı Tanıyın’

AP, kabul ettiği tasarıyla Türkiye’ye arşivlerini aç, geçmişinle yüzleş, soykırımı tanı çağrısında bulundu.

Avrupa Parlementosu (AP) Türkiye’yi 1915’te yaşananları “Ermeni Soykırımı” olarak tanımaya çağırdığı bir kararı el kaldırarak yapılan oylamada ezici çoğunlukla kabul etti. AB’nin 450 milyonluk nüfusunu temsil eden 751 parlementerin oluşturduğu AP, 1987’de “Ermeni Soykırımını” tanımıştı.

Papaya Destek Eklendi

Bağlayıcı nitelik taşımayan ve Türkiye’nin AB üyeliği için ” tanıma” şartı koşmayan yeni karara, Papa Francesco’nun 12 Nisan’da Ermeni Kurbanlar için düzenlediği ayinde 1915’te yaşananları “20. yüzyılın ilk soykırımı” diye anmasıyla ilgili değişiklik önergesi de girdi. AB karşıtı ve aşırı sağcı partilerin Avrupa Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi (EFDD) grubunca verilen 269’a karşı 351 oyla kabul edilen değişiklik önergesinde “AP Papa’nın Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı hürmetine barış ve uzlaşma ruhu içinde verdiği mesajı takdir etmektedir” denildi.

‘Arşivleri Aç, Yüzleş, Tanı’

AP’de merkez sağ ve Hristiyan Demokrat partileri biraraya getiren ve en çok üyeli grup olan Avrupa Halk Partisi (EPP) başta olmak üzere muhafazakarlardan liberaller, merkez sol, radikal sol, çevreciler ve aşırı sağa uzanan tüm gruplardan parlementerlerin ortak sunduğu 8 maddeli kararın 5. maddesinde Türkiye’ye çağrılar yer alıyor:

“Türkiye’yi Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında anılmasını, arşivlerini açmak, geçmişiyle yüzleşmek, Ermeni Soykırımı’nı tanımak ve dolayısıyla Türk ve Ermeni halkları arasında gerçek bir uzlaşmanın yolunu açmak gibi çabalarının devamı için önemli bir fırsat olarak kullanmaya teşvik ediyoruz.”

‘Sınırlar Açılsın’

6. madde Türkiye’yi ” Ermenilerinki dahil geçen yüzyılda yıkılmış ya da yok edilmiş kültürel mirasın tam envanterini çıkarmaya ve kültürel mirasın korunması yükümlülüğünü tümüyle yerine getirmeye davet ediliyor”. 7. madde, “Türkiye ve Ermenistan’dan diplomatik ilişkilerin kurulmasına yönelik protokolleri önşartsız onaylayıp uygulayarak ilişkileri normalleştirmeyi ilerletmesini talep ediyor.” Bununla ilgili “sınırların açılması ve ekonomik bütünleşmeye” vurgu yapıyor. İlk 4 maddede Ermeni kurbanlar ve tüm soykırım kurbanları anılıyor, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne atıf yapılıyor ve Soykırım İçin Uluslararası Anma Günü öneriliyor.

Kaynak Cumhuriyet Gazetesi

Adaları ve Kıta Sahanlığını Yunana Teslim Ettik: Yazık

Uzun zamandır, Yunanistan’ın işgal ettiği adalarımız için “SÖZCÜ dahil birkaç duyarlı yayın organında” haberler yapılıyor.

Ama ne Hükümet’ten ne de Erdoğan’dan ses yok. Gündem sadece seçimler ve başkanlık!..BAKANLIK EMRİNE VERİLEN SAVAŞ GEMİLERİ

Ege Denizi’nde yer alan adalar ve adacıklar hep gündemde.
Böyle olunca da bir kaya parçasının dahi ne denli önemli olduğunu bilen Atatürk ve kurmaylarının bir olayını anlatalım:
1936 yılında dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Lozan Antlaşması’nı ve Ege haritasını incelerken binlerce küçük adacığın sahipsiz olduğunu ve belli bir çizginin, sınırın bulunmadığını fark eder. Durumu hemen Atatürk’e bildirir. Bunun üzerine Fevzi Çakmak ile görüşülür ve küçük “adacıkların mülkiyeti” araştırılmaya başlanır. Adacıklarla ilgili kayıt olmadığı anlaşılınca, Fevzi Paşa’nın talimatıyla deniz kuvvetlerinden birkaç savaş gemisi, yelkenli, sandal vb. ile bir miktar asker İçişleri Bakanlığı emrine verilir. Bu arada “yüzlerce adacığa isim ve numara” verilir ve “çinko levhalar” hazırlanır. Sonrasında ise bir gece sabaha kadar adacıkların hepsi Türk topraklarına dahil edilir.
Atatürk’ün de dediği gibi; “Vatan toprağı kutsaldır ve kaderine terk edilemez”. Nitekim de edilmemiştir.

KITA SAHANLIĞI

Evet. Adacıkların çoğu sadece birer kaya parçasından ibaret. Fakat “kıta sahanlığı” diye bir olay var. Bilmem birilerine hatırlatabildik mi?
“Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik dahil Batı Trakya’yı Türk Hudutları içine katacağım” Mustafa Kemal Atatürk / 1933

Kaynak Sözcü Gazetesi

Yunan Savunma Bakanı Yakın Tarih Okusun

28 Mart 2015 günü Yunan Savunma Bakanı ve aynı zamanda hükümet ortağı ‘Bağımsız Helenler Partisinin milliyetçi lideri Panos Kammenos, basınımıza da yansıdığı üzere, ABD’deki bir konuşmasında ‘Ege Denizi Yunan Denizidir’, dedi. Daha da ileri giderek, Kardak benzeri egemenliği antlaşmalarlaYunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkları kastederek “Gri bölgeler yoktur, haritalar üzerinde çizilmek istenen gri bölgeler kurşun kalemlerle değil, ancak halkların kanı ile boyanır” dedi.

GÜÇ VE HEDEFLER UYUMLU OLMALIDIR

Ne talihsiz cümleler. Tarihsel, hukuki ve jeopolitik gerçeklerden ne kadar uzak cümleler. Bu sözleri sarf eden bakan, Yunanistan’ın eski Türk düşmanlığı paradigmalarına bağlı kalmış. Geçmişte olduğu gibi bugün de Yunan siyasetçilerden henüz jeopolitik perspektifte Ege’de bir detant beklemek gerçekçi değil. Ortada Kardak gibi egemenliği Yunanistan’a devredilmemiş 152 ada, adacık ve kayalığın varlığı duruyor. Tek başına bu konu bile normalleşmeyi önlüyor. Diğer yandan karasuları sorunu var. TBMM’nin Bakanlar Kuruluna 1995 yılında karasuları genişliğinin Yunanistan tarafından Ege’de tek taraflı 6 mil üzerindeki artımına karşı devrettiği ‘Casus Belli’ yetkisi duruyor olmasa, biraz da ekonomileri düzelse, kimsenin şüphesi olmasın yarın karasularını 6 mil üzerine çıkarmaya bile yeltenirler. Ancak Yunan ekonomisi iflasın eşiğindeyken bu tip cümlelerin sarf edilmesinin Yunan halkına şu an ne kazandıracağını merak ediyorum. Ulusal çıkarlar ve bunlara erişim stratejileri ulusal güç ile uyumlu olmalıdır. Savunma Bakanları normal şartlar altında ülkelerinin barış ve istikrar içinde yaşamaları için çalışırlar. Komşuları tahrik etmek ve kışkırtmak için değil. Kaldı ki kışkırtmanın zamanı bile ulusal güç ile doğru orantılı olmalıdır. Şaşkın Bakan, hükümetinin Almanya’dan 50 yıl öncesinin savaş tazminatını isteyecek kadar zorda kaldığı bir dönemde, ‘Ege Yunan denizidir.’ diyor.

EGE AYNI ZAMANDA TÜRK DENİZİDİR

Ege Denizi neden Yunan Denizi değildir. Bakan üzülecek ama Ege Denizi yaklaşık % 49’luk bir alanı kapsayan açık deniz alanları ile en az Yunan Denizi kadar bir Türk Denizidir. Neden? Ege, Türkiye’nin batı ekseninin terminal alanı, Asya’dan Avrupa’ya uzanan Anadolu’nun sıçrama alanı, Akdeniz’e yönelişinin kapısıdır. Ege Denizi, Türkiye’nin kuzeydeki Karadeniz ve Marmara sahilleri ile Akdeniz sahillerini birleştirirken, en önemli sanayi bölgemiz olan Marmara’yı hem Türkiye’nin diğer sahillerine hem de Akdeniz’in uluslararası sularına kesintisiz bir şekilde ulaştırmaktadır. Karadeniz ile Akdeniz’i birleştiren Ege Denizi, Türkiye’nin karasal bütünlüğünün de önemli bir aracıdır.

Türkiye’nin dış ticaretinin yük olarak yaklaşık % 90’ı, değer olarak %50’den fazlası deniz yolu ile yapılmaktadır. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu petrol ithalatla karşılanmaktadır. Ege Denizi, ihtiyaç duyduğumuz petrolün yaklaşık %75’nin geçtiği bir denizdir. Ege Denizi ayrıca Türk Boğazlarına yönelik kuzey -güney rotalarında her gün 150 civarında ticaret gemisinin oluşturduğu trafiği taşımaktadır. Bu yönü ile aynı zamanda Bulgar, Romen, Ukrayna, Rusya Federasyonu ve Gürcistan’ın dış ticaret yükleri için de hayati öneme sahip bir denizdir. Öte yandan Türk turizminin, Ege kıyılarımızda yoğunlaşmış olduğunu da ekleyelim.

EGE, MAVİ VATANIN AMİRAL GEMİSİDİR

Ege ile Anadolu birbirlerinden ayrılması ve soyutlanması olanaksız coğrafyalardır. Tarih boyunca aksi yaşandığında Anadolu önce ticaret savaşını kaybetmiş, sonra da istilaya uğramıştır. Ege’de kalıcı barış ve istikrarın gerçek şartı Türkiye’nin Ege’de güçlü olmasından, onu kullanmasından ve şartlar ne olursa olsun Ege’nin ortak paylaşımından geçmektedir. Ege’nin bir, iki lunatik Yunanlı siyasetçinin jeopolitik hayalleri ile Karadeniz ve Akdeniz’den soyutlanmış olması hayal bile edilemez.

TÜRKLER TARİHTEN DERS ALMIŞTIR

Ege’nin Anadolu’nun güvenliği için ne denli önemli olduğu, tarihimizde yaşanan pek çok trajediyle de örneklenmiştir. Dört yüzyıl Türk egemenliğinde kalan Ege Adaları, Girit ve Kıbrıs, Osmanlı İmparatorluğu biraz jeopolitik ve deniz stratejisi bilseydi güçlü donanmalar sayesinde kaybedilmezdi. Çanakkale Savaşları, yarımadada vuku bulmadan caydırıcı bir donanmayla Ege’de önlenebilirdi. Yunanistan’ın Mondros sonrası Anadolu topraklarında feci dayak yediği ‘Küçük Asya’ macerası, güçlü bir donanmayla Ege’de caydırılabilir, Yunanlı ve Türk gençler kaybedilmezdi. Cumhuriyet bu trajedilerden ders almıştır. Devlet olmanın gereği jeopolitik çıkarları korumuş ve geliştirmiştir.

KIŞKIRTMAYA DEVAM EDİN

Bu arada hatırlatalım Yunanistan Türkiye’yi ne zaman kışkırtsa her zaman kaybetmiştir. Örnekleri çoktur. 1915 te İngilizlerin yardım ve yataklığında Anadolu’yu işgal ettiler. İzmir’de denize döküldüler ve genç Cumhuriyet doğdu. Kıbrıs’ta 1974 Temmuz’unda darbe yaptırdılar, sonunda KKTC kuruldu. Aynı yıl Ege’de kıta sahanlığı sorununu yarattılar, 1976’da aleyhlerine olacak Bern Mutabakatını imzalamak zorunda kaldılar. 1982’de 12 mil karasuyu sorununu yarattılar, sonunda Türk Donanmasının Ege’de sürekli varlık göstermesi ve Casus Belli kararının çıkmasını sağladılar. 1995’te Kardak kayalıklarına bayrak diktiler, akabinde Türk donanması ve hava kuvvetlerinin yüksek manevra gücü karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Genelkurmay Başkanları istifa etti. Sonuçta onların tabiri ile gri bölgeler, yani 152 ada adacık ve kayalık sorununu Türk jeopolitiğine hediye ettiler. Kısacası biz denizciler Yunanistan’a ve Kammenosgibilerine teşekkür borçluyuz. Bu hamleler Anadolu’nun deniz jeopolitik gündemini ve donanmasını güçlendirirken, halkın denizcileşme farkındalığını artırıyor. Bakana tavsiyemiz ruh halini korurken, biraz yakın tarih okumasıdır.

Kaynak Aydınlık Gazetesi

Bu Para Her Türlü Kuşkuya Açık

Kaynağı belirsiz para giriş çıkışını anlatan “Net Hata Noksan” (NHT) kalemi, şubat ayında 4.3 milyar dolar olarak açıklandı.
Bundan önceki en yüksek kayıt dışı tutar, 4.8 milyar dolar ile 2013 Temmuz dönemine ilişkindi. Ancak bu rakam, Varlık Barışı uygulamaları gerekçe gösterilerek daha sonra 2.1 milyar dolara revize edildi.
Dolayısıyla, CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak’ın kamuoyuna açıklamasında belirttiği “Son 17 yılın rekoru” tanımında bir yanlışlık yok.
Yazılı açıklamasındaki şu dikkat çekici cümle nedeniyle Öztrak’ı aradım:
“Kaynağı belirsiz paraların nedenini Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ülkelerinin Türkiye’ye güveni olarak gösteren hükümetin bazı bakanlarının mantık sınırlarını zorlayan açıklamalarının da nedenini ortaya koymuştur.”
Öztrak’tan, aktardığım cümleyi biraz “açmasını” rica ettiğimde, Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli’nin birkaç gün önceki açıklamasını anımsattı.
Canikli, NHN konusunda yaptığı o açıklamada, “Hemen hemen bütün ülkeler Türkiye’yi güvenli liman olarak görüyor. Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika hepsinden kalıcı olarak para geliyor. Parasını güvence altına almak için Yunanistan’dan, Ermenistan’dan bile Türkiye’ye para geliyor” demişti.
Öztrak iki soru yöneltiyor:
-Canikli, istatistikler daha açıklanmadan yüksek olacağını nereden biliyor?
-Türkiye’ye güven bu kadar yüksekse, para neden kayıtlı girmiyor? Bu nasıl bir güven?

***

Yüksek NHN konusunda yapılan analizlerde, “şirketlerin finansman erişimine zorlanması nedeniyle, yurtdışında tuttuğu paraları getirdiği” tezini sordum:
“Bir ayda mı?” diye güldü Öztrak. “Yurtiçi yerleşikler bir ayda 4.8 milyar dolarlık finansman erişimine mi zorlanmışlar?”
“Peki sizce gerçek sebep ne olabilir?” dediğimde şu değerlendirme geldi:
“21. yüzyıldayız. Türkiye, güvenilir istatistikleri ürettiğini iddia eden bir ülke.
Ne şirketler, ne anketler, ne de kur oynaklığı… Bir ayda 4.8 milyar dolar kayıt dışı para, her türlü kuşkuyu akla getirecek bir rakamdır. Bu para hareketinin bir an önce açıklığa kavuşması lazım. Üstelik seçimler yaklaşıyor. Merkez Bankası’nın çıkıp bunu izah etmesi zorunludur.”

***

NHN kaleminin yüksek çıktığı dönemlerde “Cari açık finanse ediliyor” diye özetlenebilecek bir yaygın kanaat dadolaşıma girer. Öztrak’ın bu noktaya da dikkat çekerek, “Bu kadar giriş oluyor ama rezervlerde 1.1 milyar dolarlık erime var. Neden”sorusunu yöneltiyor. Ve ekliyor: “Bu da bize aynı zamanda şunu gösteriyor: Bu para girmeseydi, kur kim bilir nerelere tırmanacaktı.”
Yıllarca Hazine Müsteşarlığı yapmış bir ismin uyarıları yabana atılır gibi değil. Öztrak, Merkez Bankası’nın bu tutarı açıklayamaması halinde seçim öncesi, Türkiye’nin sıkıntılı bir pozisyona gireceğini vurguluyor.

Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi / Çiğdem TOKER

 

Yeni terör örgütümüz hayırlı olsun!..

Sevgili okuyucularım, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan  iddianame, 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Dolayısıyla, karşımızda artık yeni bir terör örgütü var.
Fethullahçı terör örgütü.
İddianamede gerçi bu örgütün silahlı eylem yaptığına, bombalar patlattığına, adam kaçırıp fidye istediğine ilişkin bilgi ve belge yok ama kapsamı ilginç.
Bundan sonra yeni davalar açılacak, yeni iddianameler hazırlanacak ve eninde sonunda iş Fethullah’ın ABD’den istenmesine gelecek…
Dışişleri Bakanlığı tarafından yazışmalar başlatılacak:
“Ülkenizde yaşamakta olan Fethullah Gülen’in terörist olduğu, terör örgütü kurup yönettiği, devleti ele geçirmek için çaba harcadığı, paralel yapı kurduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuda savcılık tarafından hazırlanıp mahkeme tarafından kabul edilen iddianame ektedir.
Kendisinin en kısa zamanda, Türkiye’de yargılanmak üzere ülkemize iadesi rica olunur.”
ABD’nin bu konuda ne yapacağını bilemeyiz.

* * *

Varsayalım böyle bir terör örgütü vardır ve başında da Fethullah bulunmaktadır.
Yazışmalar sürerken ABD’den Türkiye’ye birkaç soru gelebilir:
“Madem bunların amacı devleti ele geçirmekti, o halde siz bu konuda hangi önlemleri aldınız?
Bizdeki bilgilere göre, adını andığınız terör örgütüyle iktidarınız arasında yakın ilişkiler olmuş mudur? Adına cemaat denilen paralel yapıya hükümetiniz geçmişte destek vermiş midir? Bu durumda söz konusu terör örgütüyle iktidarınız arasında yakın dostluk ve çıkar ilişkileri olmuş mudur?”
Orası Türkiye değil ki adamlar Fethullah’ı durup dururken, sorgusuz sualsiz iade etsinler!..
Bizimkiler bu sorulara nasıl yanıt verecektir?

* * *

Adına Fethullah cemaati denilen örgütlenme AKP’den önce de vardı ama böylesine güçlü değildi.
Bu parti 2002 yılında iktidar olunca ilk iş olarak cemaate sarıldı…
Çünkü cemaatin örgütlenme gücünü çok iyi biliyordu.
Cemaatin özellikle askeriye ve mülki idare (valiler, kaymakamlar ve polis) dahil her yere sızıp iktidar adına ele geçirmesine yol verildi.
AKP ile cemaat arasında gizli bir koalisyon kurulmuştu.
Bunun en büyük kanıtı Tayyip’in şu sözüdür:
“Bizden ne istediniz de vermedik!..”
İşin tılsımı ve şifresi işte bu cümlede yatmaktadır.

* * *

Cemaat AKP’nin koruması altında örgütlendi, çok büyük paralar kazandı.
Banka (Bank Asya) ve üniversiteler kurdu, eğitim sektörünü ve özellikle dershaneleri ele geçirdi, kendi medyasını oluşturdu.
Devletin çoğu kadrosu artık cemaat ekibinden oluşuyordu.
Kamu kurumlarının başına cemaatçiler getirildi.
Emniyet teşkilatı ve yargı adım adım ele geçirildi.
Ancak Tayyipgiller iktidarının ciddi bir korkusu vardı:
Günün birinde ya askerler, ya da başkaları bir darbe yapmaya kalkışırsa ne olacaktı!
Bunun çaresini de Ergenekon, Balyoz, Odatv, casusluk gibi davaları düzmece belgelerle üretmekte buldular.
İki tarafın işbirliği ile tezgahlanan bu plan gereğince toplum korkutulacak, sindirilecek ve katı bir diktatörlük rejimi altında ses çıkaramaz duruma getirilecekti.
Bütün bunlar olurken başımızda AKP-cemaat koalisyonu vardı…
Taa ki aralarında dershane kavgası patlayana kadar!

* * *

Varsayalım ortalıkta Fethullahçı terör örgütü diye bir örgüt vardır ve bunlar her türlü suçu işlemiştir.
Şimdi bazı sorular sormanın zamanıdır:
– Bu örgütün devleti ele geçirmesine kim, hangi iktidar göz yumdu?
– Hangi iktidarın bakanları, milletvekilleri ve siyasetçileri ABD’ye defalarca gidip Fethullah’ın elini öptü, emirlerini sordu, muhterem başbakana sevgi ve muhabbetlerini getirdi?
– Hangi iktidar bunların paraca böylesine palazlanmasını sağladı?
– Şimdi böyle bir terör örgütü varsa, yakın geçmişte bu örgüte siyasal ve parasal destek veren, “Bizden ne istediniz de vermedik” diyen siyasetçiler kimlerdi?
– Onlar bu örgütün işlediği suçlara, devleti başıboş bırakıp ortak olmuş mudur?
– Terör örgütünün böylesine güçlenmesine geçmişte yardım ve yataklık edenler kimlerdir?
– Bundan sonra düzenlenecek iddianamelerde onlar da suçlanacak ve yargı önünde hesap verecekler mi?

* * *

Bu olaylarda en büyük suçlu, kendi siyasal ve parasal çıkarları için devlet yetkileriniyargı dahil cemaate devreden AKP iktidarıdır.
Şimdi rüzgarların ters estiğine bakmayın siz, bütün bu olanlarda cemaat, AKP’nin gayri resmi ortağı, tetikçisi ve taşeronu olarak görev yapmıştır.
Aralarındaki kavga parasal nedenlerle, çıkar hesaplarıyla çıkmıştır.
Eğer bugün ortada böyle bir terör örgütü olduğu iddia ediliyorsa, o örgütü devlet olanaklarıyla besleyip büyütenlerin suçu çok daha büyüktür.
Onlar da mutlaka yargılanmalıdır, günü geldiğinde yargılanacaktır.

Kaynak: Sözcü Gazetesi / Emin ÇÖLAŞAN

 

YSK'dan Bildirim: Kedi İçin Jeneratör Alınacak

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven, seçim günü yaşanabilecek elektrik kesintisiyle ilgili önlem aldındığını açıkladı. Güven, dün düzenlediği basın toplantısında “Bu seçim dönemini ilişkin olarak Adalet Bakanlığı ile görüştük, ilçe seçim kurullarında gerekli tedbirleri aldık, jeneratör olan adliyelerimizi ilçe seçim kurallarının yerlerini belirledik. Jeneratör bulunmayan yerlere ilgili seçim gübübe kadar tamamında jeneratör alınabilmesi için gerekli çalışmaları yaptık. Herhangi bir sorun çıkacağını düşünmüyorum” dedi.

Kaynak Sözcü Gazetesi

Her Toplum Bir Gün Uyanır

Türkiye’nin kader seçimine 59 gün kaldı.
Zaman değirmeni günleri bir bir öğütüyor.
AKP seçimi yeniden kazanırsa ülkede neler olacağını söylemeye dilim varmıyor.
Ünlü bir söz vardır: “Kör bile aynı çukura iki defa düşmez” denir.
Bizim insanlarımız ise aynı çukura defalarca düştüler ama “Bana mısın?” demiyorlar.
Meclis’te grubu olan 4 parti toplam 2200 adayı Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdi.
AKP’nin yüzde 56’sı, CHP’nin yüzde 64’ü, MHP’nin yüzde 38’i, HDP’nin yüzde 48’i listelerde yok! Yani Meclis’in tam yarısı değişiyor!
“Eskisinden ne fayda gördük ki, yenisinden ne bekleyelim?” diyenler var. Bu kadar umutsuz olmamak lâzım.
Her toplum, günün birinde uyanır. Bizim toplumumuz niye uyanmasın?
Listelerde kadın adayların eskiye göre çok fazla olması da umut verici bir durum. Toplam 510 kadın aday var.
Bir kısım insanlarımız artık uyanıp iyi bir seçim yaparsa, bu listelerden güçlü bir “Türkiye Büyük Millet Meclisi” çıkabilir.
Toplumumuzun kaderi artık kendi elinde!

Kaynak Sözcü Gazetesi

17/25 şimdi tam sıfırlandı

17/25’in en kritik delilini, Umut Oran açıkladı. Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal ve kızı Sümeyye’yle yaptığı cep telefonu konuşmalarının sinyal kayıtlarını, adres adres, saniye saniye belgeledi. Sümeyye’nin 17 Aralık sabahı THY’yle Ankara’dan İstanbul’a uçtuğunu ortaya çıkardı. Yandaş medyada hedef haline getirildi. Aday yapılmadı.

*

17/25’le alakalı en çarpıcı bilgileri Ali Özgündüz’den öğrendik. Mesela, Zafer Çağlayan’a bir tane değil, beş tane saat alındığını ondan duyduk. Muammer Güler’in Rıza Sarraf için Çin Halk Cumhuriyeti’ne bile referans mektubu yazdığını ondan duyduk. Fezlekeleri didik didik etti, kamuoyuna açıkladı. Savcı kökenli olduğu için, söyledikleri herkesten fazla itibar görüyordu. Aday yapılmadı.

*

17/25’in yakasına en çok yapışanlardan biri, Atilla Kart’tı. Zaten, yolsuzlukla mücadele deyince, akla ilk gelen isimdi. Tayyip Erdoğan’ın malvarlığını çocuklarının, dünürlerinin üstüne geçirdiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Örtülü ödenek’in hesabını sordu, anayasa mahkemesine taşıdı. Milletvekili dokunulmazlığına karşı çıktı. Dokunulmazlık zırhına bürünenleri protesto etmek için “benim dokunulmazlığımı kaldırın” diye, kendi kendine TBMM’ye başvurdu. Reddedilince, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şikayeti haklı buldu, “milletvekili dokunulmazlığı, yolsuzluğu körüklüyor” kararı aldı. Dokunulmazlık kepazeliğini hukuken tescil ettirdi. Aday yapılmadı.

*

17/25’in günah işleme özgürlüğüne müdahale olduğunu söylediler. Bu tiplere hak ettikleri cevabı, müftü milletvekili İhsan Özkes verdi. Meclis kürsüsünden suratlarına haykırdı, “İslam’ın genleriyle oynanıyor, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet meşrulaştırılıyor, Allah’ın dini, iktidarın icraatlarına uyarlanıyor” dedi. Diyanet’in 17 Aralık yüzünden “yolsuzluk hutbesi”ni iptal ettiğini duyurdu. Camilerimizde 17 Aralık’tan beri “yolsuzlukla alakalı ayet ve hadislere sansür uygulandığını” açıkladı. Bakara makara’yla mücadele etti, “rüşvete hediye diyen, müslüman olamaz” dedi. “İktidar korkusu Allah korkusunun önüne geçti, iddia ediyorum, CHP’liler AKP’lilerden daha dindardır” dedi. Güya aday yapıldı, anca 9’uncu sıraya konuldu.

*

17/25’i soruşturmak için mecliste komisyon kuruldu. CHP’yi Rıza Türmen, Erdal Aksünger, Osman Korutürk temsil etti. Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 10 sene yargıçlık yaptığı için, dünyanın bu davaya bakışı açısından çok önemliydi. Erdal Aksünger, bilişim uzmanıydı, 17/25 döneminde dijital veriler, twitter, youtube havalarda uçuşurken, Kılıçdaroğlu’nun bilişim ve teknoloji başdanışmanıydı, özellikle Urla’daki villalarla çok uğraşmıştı. Osman Korutürk, büyükelçiydi, CHP açısından o kadar önemliydi ki, Cemil Çiçek’in karşısına CHP’nin TBMM başkan adayı olarak çıkarılmıştı.

*

Rıza Türmen aday yapılmadı. Erdal Aksünger aday yapılmadı. Osman Korutürk’e sahip çıkılmadı, alay eder gibi, teee 22’nci sıraya konuldu.

*

Halbuki, yeni CHP habire liboşlukla, özerkçilikle, cemaatçilikle suçlanırken… Bu isimlerden hiçbirine, herhangi bir yakıştırma yapılmadı. Ortak özellikleri, namuslu adamlar olmalarıydı. Özel hayatlarında en ufak bir leke, kariyerlerinde en ufak bir gölge, haklarında en ufak bir şaibe yoktu. CHP seçmenleri arasında bu isimlerle gurur duymayan, rahatsız olan var mıydı?

*

17/25…
Yeni CHP’de de sıfırlandı.

Kaynak: Sözcü Gazetesi / Yılmaz ÖZDİL

 

Erdoğanın İran Tutarsızlığı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran ziyareti kafa karışıklığına neden oldu. Ziyaretten kısa bir süre önce Tahran’ı “bölgeyi adeta domine etmeyeçalışmakla” suçlayıp “buna tahammül etmenin mümkün olmadığını” belirten sanki başkasıydı.
Erdoğan’ın Tahran’daki yumuşak ve uzlaşıcı tavrının bu durumda dikkat çekmemesi mümkün değildi.
Yanlış anlaşılmasın. Erdoğan’ın ziyareti sırasında sergilediği tavır doğruydu. Yanlış olan, arkasını getiremeyeceği belli olan sert ve İran açısından bakıldığında saldırgan olan açıklamalarıydı. Sonuçta, dünyanın önde gelen güçleri ile masaya oturup nükleer konusunda müzakere edebilme yeteneğini sergilemiş olan İran, diplomatik becerisini Erdoğan’ın ziyareti üzerinden de ortaya koydu.
Kendisini Tahran’da dostane bir şekilde karşılayan ve Türkiye ile ilişkiler konusunda sıcak sözler sarf eden Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, dolaylı olarak “Eskiye dayanan ve zorlu sınavlardan geçen Türk-İran ilişkilerini bozmak Erdoğan’ı aşar”mesajını vermiş oldu.
Tahran kuşkusuz Erdoğan’ın -özellikle ikili ekonomik ilişkilerin büyük önemini de gözeterek- Irak, Suriye ve Yemen konularında İran’a karşı sergilediği sert tutumu ziyareti sırasında sürdüremeyeceğini önceden tahmin etti. Bu konuda diplomatik kanallardan Ankara’dan güvence almış olması da muhtemeldir.
Erdoğan’ın, daha önceki sert açıklamalarına karşın Tahran’da bunların tonu ile çelişen uzlaşıcı mesajlar vermesi, doğal olarak, dış politikamızda özellikle 2011’den bu yana görülen hatalar ve tutarsızlıklar meselesini de yeniden gündeme getirdi.
Hükümet son derece başarılı olan “ahlaki” ve “tutarlı” politikalar izlediğini savunsa ve yandaşları nezdinde bu söylemiyle puan toplasa da, sonuçta diplomatik başarıyı gösteren faktörler bilinmektedir. Türkiye’yi bölgesinde yalnızlığa sevk edip etkisizleştirmiş, batıda ise yabancılaştırmış olan politikaların başarılı sayılması bu yüzden mümkün değildir.
Buna bir yandan Suudi Arabistan’ın tümüyle mezhepsel hesaplara dayalı dümen suyundan gitme işaretleri verilirken, diğer yandan İran konusunda sergilenen çelişkiler eklenince, Türkiye açısından ortaya pek de iç açıcı bir görüntü çıkmıyor.
Özetle AKP’nin Sünni ağırlıklı İslamcı dünya görüşüne dayalı ideolojik politikaları Türkiye’ye ne bölgesinde, ne de dünyada yarar sağlamıştır. Ankara’nın ciddi hesap hataları nedeniyle bölgesel etkinliğini yitirmesi, Arap sokaklarında bir ara Erdoğan’a ve AKP’ye duyulan hayranlığın da azalmasına yol açmıştır.
Sonuçta hem “komşularla sıfır sorun” politikası, hem de Türkiye’yi bölgenin “oyun kurucu gücü” yapma sevdası çökmüştür. Ankara’nın kendisine yeni bir dış politika paradigması yaratması gerektiği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Bu yapılırken temelde değişmeyen Ortadoğu’nun sürekli değişen dengelerini de, hayalperestlikten sıyrılıp çok iyi okumak gerekiyor. Bölgedeki değişmeyen unsurların başında sosyal adaletsizlik, demokrasi açığı ve tüm inançları gerçek anlamda güvence altına alacak olan laik bir düzene geçilememesi geliyor. Bunun özeti geri kalmışlıktır.
Bunlar değişmedikçe bu bölge Türkiye’ye fazla hayır sağlamayacaktır. Mevcut ortamda bölgenin değişken olan tek unsuru, anti-demokratik rejimlerin çeşitli çıkarlarını korumak amacıyla girdikleri ve kendilerini bir çatışmadan başka bir çatışmaya sürükleyen farklı ittifaklar oluyor.
Türkiye her şeyden önce bu kısırdöngünün neresinde duracağına karar vermek zorundadır.

Kaynak Cumhuriyet Gazetesi

Türkiye-İran İlişkileri "Soğuma" Aşamasında

Recep Tayyip Erdoğan’ın İran ziyareti emekli büyükelçilerden zayıf not aldı. “Yemen” ve “kırmızı halı” tartışmalarının gölgesinde gerçekleşen ziyarette İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ortak basın toplantısında kısa konuşması dikkat çekerken Erdoğan’ın iki ülke arasındaki ticarette dolar ve Euro yerine milli paralarının kullanılmasını istemesini emekli büyükelçiler uygulanabilir bulmadı. Emekli Büyükelçi CHP Adana Milletvekili Faruk Loğoğlu, uluslararası piyasada ticaretin dolar üzerinden yapıldığını anımsatarak, “Yerel paralarla yapılan ticaret dönemi çok gerilerde kaldı. Bunun İran tarafından ciddiye alınacağuını düşünmüyorum” dedi.

Mezhep Politikası

Loğoğlu şunları söyledi: ” AKP mezhepçi bir politika izliyor.” İran’ın da bunu yaptığını söylemek mümkün ama İran, nüfuz alanını genişletmek için uyguluyor. Fakat bizimkiler çok katı şekilde mezhepçilik yapıyor. Tarafların mezhepçi politikalardan vazgeçmesi lazımdır. Keşke Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan, gereken noktalarda bir araya gelip bölge sorunlarını konuşabilse, İran ve Mısır sorunlara bölge güçleri olarak sahip çıkabilirlerse o zaman dış müdahalelere fazla alan kalmaz. Dış güçlerin bölge üzerindeki etkiler azalır.” Emekli Büyükelçi Onur Öymen ise İran’ın durallara uyarak Erdoğan’ı kırmızı halı sererek karşıladığımı söyledi. Ziyaretlere kamuoyunun önünde karşılıklı olarak güzel sözlerin söylendiğini hatırlatan Onur Öymen şöyle konuştu: “işin aslı çoğu zaman farklıdır. Bu tür ziyaretlerin somut sonuçlarına bakmak gerekir Türkiye’nin İran’ın nükleer silah programının sona ermesi için öncü bir rol oynamaya çalışıyordu. Brezilya ile beraber önerilerde bulunmuşlardı. Zenginleştirilmiş uranyumlar Türkiye üzerinden dünyaya dağıtılsın gibi ama sonra  bunlar olmadı ve Türkiye devre dışı kaldı. Türkiye yerine Almanya devrede. Türkiye ile İran ilişkileri önemli bir soğuma aşamasına girdi. Bunun sebeplerinden biri de Kürecik’teki radar istasyonudur. İran füzelerini engellemek amacıyla inşa edilen istasyonu İranlılar kendilerine yönelik bir tehdit olarak görüyor.” Erdoğan’ın ziyaretinden somut bir sonuç alınmadığını kaydeden Öymen, önemli olan iki ülke arasındaki ticaret hacminin büyütülmesi olduğunu vurguladı.”

Kaynak Yeniçağ Gazetesi

Alevilerden Bildiri: HDP'ye Oy Yok

Alevi toplumunun önde gelen isimleri, basın üzerinden yürütülen “Aleviler HDP’ye oy verecek” kampanyasına karşı ortak bildiri yayımladı. Bildiride, Alevilerin HDP ile yan yana getirilmesinin Alevi toplumunu itibarsızlaştırmayı amaçladığı vurgulandı. Alevi-Bektaşi dedeleri, Alevi kanaat önderleri ve yazarların imzaladığı bildiride, “Aleviler Türkiye sevdasından ve Atatürk ilkelerini sonuna kadar savunmaya devam edecek” denildi. Bildiride şu ifadelere yer verildi:

SÜNNİ KARDEŞLERİMİZİ KIŞKIRTIYORLAR’

“7 Haziran seçimlerini yönlendirmek isteyen kirli odaklar, bu uğurda ülkemizin birliğine bile kastedecek ölçüde tehlikeli operasyonlar düzenlemeye başladılar. Bu odaklar, kamuoyunu aldatmak ve sömürülerini sürdürmek amacıyla kimi merkez medya kuruluşları ile yandaş medyayı kullanıyorlar.

Söz ettiğimiz medya çevreleri, Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesinden sonra, Alevilerin, DHKP/C terör örgütü ile ilişkili olduğunu ima ettiler.

Böylece, Sünni kardeşlerimiz, Alevi-Sünni çelişkisi üzerinden kışkırtılarak, iktidarın yanında kalmaya zorlandı. Bu olaydan önce aynı zihniyetin tekelinde olan yazılı ve görsel medya tarafından, ‘Aleviler bu seçimde HDP’ye oy verecek!’ biçiminde kampanya başlatılmıştı. Böylece Aleviler HDP anlayışıyla özdeş gibi gösterilmiş, ‘Teröre ve şiddete hayır’ diyen sağduyulu yurttaş nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışılmıştı.

TARİH BOYUNCA BARIŞÇI OLDUK’

Tarih boyunca barışçı olmuş; nice katliamlara uğradıkları halde şiddete başvurmamış olan Alevileri, terörün destekçisiymiş gibi gösteren bu yaklaşımları şiddetle kınıyoruz. Alevilerin siyasi iradesi üstüne ipotek koymaya çalışan, onların inancını dönemsel siyasete göre tarif etmeye kalkışan vesayetçi yaklaşımları reddediyoruz. Hiç şüphesizdir ki, Türkiye’mizde Sünni-Alevi kamplaşması yaratmaya çalışan odaklar; uluslararası emperyalist güçlerin ülkemizdeki uzantılarıdır.

İslam dünyasında yaşanan pek çok örnekten de görüldüğü üzere, mezhepçilikle ‘kazanılan’ iktidarlar ve mezhep zeminine oturan siyaset, iç çatışmaya, boğazlaşmaya ve devletlerin parçalanmasına yol açmaktadır.

LAİK DEĞERLER

ÖNCELİĞİMİZ’

Alevilerin geleneksel duruşunu bozmaya yeltenen, yanlış tarif eden, şu veya bu örgütün yanındaymış gibi gösteren medyayı ve siyasi çevreleri, bir an önce bu tavırlarından vazgeçmeye çağırıyoruz. Ülkemizi yönetenlerin, Ortaçağ zihniyetini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri olan laik-demokratik-çağdaş hukuk devleti ilkelerini kılavuz almalarını bekliyoruz. Aleviler, çağdaş yaşam tarzına dayalı barışçı Türkiye sevdasından asla taviz vermeyecek, bütün demokrat kardeşleriyle el ele vererek, Türkiye’nin demokratik kazanımlarını ve Atatürk ilkelerini sonuna kadar savunacak; her şartta, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ demeye devam edeceklerdir.”

Medya Patronlarına Mektup

Sayın Ferit Şahenk, Aydın Doğan, Turgay Ciner! Sizler Türkiye’nin en seçkin işadamları arasında yer almaktasınız. Elinizdeki medya kuruluşlarından toplumsal barışımızı bozacak sinyaller gelmeye başladığının farkında mısınız? 

NTV televizyonunda perşembe gecesi sunucu Oğuz Haksever, sözü, DHKP/C adlı terör örgütüne getirdikten sonra bu örgütle Aleviler arasında bağlantı kuruyor.

Aynı zihniyet CNN Türk’te de hortlamış. Murtaza Demir’in Oda TV’deki bir yazısından öğrendim ki, bu kanalda Ahmet Hakan aynı bakış açısıyla tartışma açmış. Neredeyse DHKP/C’yi Alevi örgütü ilan edecekler.

Haber Türk’te öyle bir gidiş var ki, “Atatürk’e dinsiz diyen gafiller” konuşturuluyor, batıl inançların propagandası yapılıyor. Varsa da yoksa da Araplar…

SEBEBİNİ BİLİYORUZ

Bu kanallarda önce, “Aleviler bu seçimde HDP’ye oy verecek!” biçiminde yönlendirici yayınlar yapıldı. Ve barışçı Alevi kitlesi PKK’nın destekçisi gibi gösterilmiş oldu.

Şimdi de Aleviler, DHKP/C terör örgütüyle bağlantılanmak isteniyor.

Bunun sebebini biz iyi biliyoruz: Türkiye’de nüfusun yüzde 80’i Sünni’dir. AKP ise Sünnilerin temsilcisi gibi gösterilmiş, bu algı her seçimde daha da pekiştirilmiştir.

7 Haziran öncesinde de aynı oyun devreye sokuldu. Medyanızdaki yayınlar, Alevileri terör örgütleri ile ilişkili göstererek Sünni çoğunluğun bilinç altındaki Alevi karşıtlığını tetikliyor. Bu kışkırtma, “Adliye baskını-Gezi olayları -Alevi Berkin Elvan” bağlantısı öne çıkartılarak yapılıyor. Sünni seçmenin bilinçaltına, “Aleviler bu hükümete karşı, o zaman biz sahip çıkalım!” saplantısı yerleştiriliyor.

Plan böyle kurulmuş; bu plana kurban olarak o savcı seçilmiş… Derin güçlerin kanlı oyunu ile hiç ilgisi olmayan Aleviler, televizyonlarda kötülenerek terörün üstü örtülüyor.

Nitekim, bu türlü yayınlardan sonra içimizdeki IŞİD-Boko Haram zihniyetindekiler; sosyal medyada, “Yavuz Sultan Selim’in yaptığı gibi Alevileri katletmek”ten söz etmeye başlamışlardır.

SIRA SİZE DE GELECEK

Beyefendiler!

İslam dünyasına baktığınızda görüyorsunuz ki mezhepçi siyasetin sonu iç çatışma ve parçalanmadır… Zaten IŞİD denilen katiller sürüsünün uzantısı Türkiye’nin içlerine dalmıştır. Eğitim sistemimiz IŞİD militanı imal edecek biçimde değiştirilmiştir. Siyaset bunları pışpışlamaktadır… “Yeni Türkiye” adı altındapostmodern Ortaçağ’a iteklenmekteyiz…

Beyefendiler, bu komplonun etkisi seçimle bitmeyecektir. Alevilerden sonra sıra sizlere gelecektir…

İyi biliniz ki Suriye’deki IŞİD militanlarının en az 10 katı Türkiye’de karanlıkta beklemektedir. İnsan katletmeyi din-iman bilen bu güruh, Alevi hattını geçtikten sonra duracak mı sanıyorsunuz?

Haberiniz olsun ki onlar en fazla sizlerin varlıklarınızı yağmalamaya hazırlanıyorlar…

Fetvanızı çoktan verdiler: “Türkiye, dar-ül harptir… Buradakilerin malı da kanı da helaldir!”

Kaynak: Aydınlık Gazetesi / Rıza ZELYUT

 

YSK'nın Korumasında Tayyip Erdoğan

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), MHP’li ve CHP’li milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı’nın AKP’den yana davrandığından bahisle yaptıkları şikayetleri oybirliği ile reddetmiştir.

Reddederken “298 sayılı yasa, kurula sadece siyasi partiler ve adaylar yönünden inceleme yapma yetkisi veriyor. Cumhurbaşkanının faaliyetlerini inceleme ya da durdurma yetkimiz yok” demiştir.

Bu ret kararı da, aynen Cumhurbaşkanının tutum ve davranışları gibi anayasaya aykırıdır.

Önceki Adalet Bakanlarından Prof. Dr Aysel Çelikel “Cumhurbaşkanının, sorumsuzluk ilkesi arkasına sığınarak, hukuk devleti ilkesini ihlal etmesi, mitingler düzenleyip seçimlerde AKP İktidarı için oy istemesi açık bir anayasa ihlalidir” diyerek çok doğru bir tespit yapmıştır.

Bu tespit ne kadar doğruysa YSK’nın kararı da o kadar yanlıştır ve anayasaya aykırıdır.

Anayasamızın “Seçimlerin genel yönetim ve denetimi” başlığını taşıyan 79. Maddesinin 2. fıkrasında “Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karar bağlama ……..görevi Yüksek Seçim Kurulu’na aittir” denmektedir.

Cumhurbaşkanı işlem ve eylemlerinde sorumsuzdur ancak bu sorumsuzluğu, anayasanın kendisine verdiği görev ve yetkilerini kullanırkendir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçları YSK tarafından 13 Ağustos 2014 tarihinde ilan edilmiştir.

Bu ilanın yapıldığı anda, artık kendisi Cumhurbaşkanı olmuştur ve partisi ile ilişkisi kendiliğinden kesilmiştir. Tarafsızlığı da o an itibariyle başlar.

YSK’nın ilanından sonra, Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş kişi tüm işlem ve eylemlerinde “tarafsız” davranmak zorundadır.

Tarafsızlığı gereği de tüm kişi ve kuruluşlara eşit mesafede durmak zorundadır. Bu nedenle hiçbir zamanbir parti lehine propaganda faaliyetlerine katılıp, oy isteyemez.

Böyle bir hakkının olmaması doğaldır, zira seçildiği anda partisi ile ilgisi kesilir ve artık tarafsız olmak zorundadır.

Elbette anayasa koyucu “BÜYÜK TÜRK MİLLETİ VE TARİH HUZURUNDA, NAMUSUM VE ŞEREFİM ÜZERİNE AND İÇERİM” diyen bir kişinin, anayasayı bu şekilde çiğneyebileceğini aklına bile getiremediği için buna bir müeyyide öngörme gereksinimini hissetmemiştir.

Cumhurbaşkanı olmuş bir kişinin “Ben alışılmamış bir Cumhurbaşkanı olacağım” demek hak ve yetkisi de yoktur, burası muz cumhuriyeti değildir.

Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devletidir, herkesin hak ve yetkileri anayasa ve yasalarla tespit edilmiştir, kim, hangi makamı işgal ederse etsin anayasaya uymak zorundadır.

Böyle bir cümle kullanması ve buna bağlı olarak görev ve yetkileri dışında, sorumsuzluk ilkesinin arkasına sığınıp işlem ve eylemlerde bulunması, anayasanın hukuk devleti ilkesinin çiğnenmesidir.

Tarafsızlığını alenen ihlal eden bir Cumhurbaşkanı’na da, hukuk devleti çerçevesinde bir mercii “dur demek zorundadır”

Anayasanın 11. Maddesi “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” demektedir.

Bu maddenin hiçbir yerinde Cumhurbaşkanları bundan muaftır denmemektedir.

Tarafsızlığı bir Anayasal zorunluluk olan Cumhurbaşkanı, eğer bu ilkeyi, sorumsuzluk ilkesinin arkasına sığınıp çiğnemeye başlayıp, bir parti yöneticisi gibi davranıyorsa, seçimlerin dürüstlüğünden bahsetmek artık mümkün değildir.

Zira, Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçildiği günden beri 12 yıl genel başkanı olduğu partinin, bugün de yöneticisi gibi hareket etmiş ve etmektedir.

Bu nedenle YSK, Cumhurbaşkanının faaliyetlerini inceleme ya da durdurma yetkimiz yoktur” diyemez.

YSK, Cumhurbaşkanının bu durumunu tespit eder ve bir genelgeyle kamuoyuna duyurur.

Böylece kendisini de bağlayan anayasaya uygun davrandığını, herkesin de, hatta Cumhurbaşkanının bile anayasaya uygun davranması gerektiğini ortaya koyar.

Kaynak: Aydınlık Gazetesi

 

Ve Tanrılar (!) Gazaba Geldi!..

AK­P’­nin oy­la­rın­da­ki dra­ma­tik dü­şüş…
Tay­yi­p‘­in baş­kan­lık ih­ti­ra­sı…
Sad­ra­zam Ah­me­t’­in oy­la­rın dü­şü­şü ve mil­let­ve­ki­li lis­te­le­ri üze­rin­de­ki ka­çak sa­ray ve­sa­ye­ti kar­şı­sın­da­ki ça­re­siz­li­ği…
Se­be­bi hâ­lâ an­la­şı­la­ma­yan 8-10 sa­at­lik elek­trik ke­sin­ti­si…
Ve Av­ru­pa­’nın en bü­yük, en sı­kı ko­ru­nan (!) ad­li­ye­si­nin ba­sı­la­rak gü­nah­sız bir sav­cı­nın te­rör ör­gü­tü ta­ra­fın­dan vah­şi­ce kat­le­dil­me­si, ik­ti­da­rın kim­ya­sı­nı boz­du…
Si­nir sis­tem­le­ri laç­ka ol­du!..

* * *

Dün­ya­da­ki her oto­ri­ter re­jim­de ol­du­ğu gi­bi, ya­sak­la­ra sa­rıl­dı­lar…
Bas­kı, sin­dir­me, yıl­dır­ma ha­re­ka­tı baş­lat­tı­lar…
Yan­daş med­ya ve ge­ri ze­ka­lı trol­ler ha­re­ke­te geç­ti…
İk­ti­da­ra sır­tı­nı da­ya­mış kur­şun as­ker­ler;
Tas­ma­lı tip­ler;
Kol­la­rı, ba­cak­la­rı, dil­le­ri ip­le­re tu­tuş­tu­rul­muş kuk­la­lar…
Ya­lan, ha­ka­ret ve teh­dit­ler­le dört bir kol­dan sal­dı­rı­yor­lar!..
Ama bo­şu­na, si­nek vı­zıl­tı­sı ka­dar hük­mü yok!..

* * *

Bun­lar gü­ya “ya­sak­lar­la mü­ca­de­le­” di­ye gel­di­ler sı­kı­yö­ne­tim dö­nem­le­ri da­hil cum­hu­ri­yet ta­ri­hi­nin “en ya­sak­çı si­ya­set kum­pan­ya­sı­” ol­du­lar!..
Za­ma­nın­da Bal­yoz ve Er­ge­ne­kon so­ruş­tur­ma­la­rı­na ya­sak ge­tir­di­ler, şüp­he­li da­ha ad­li­ye­den çık­ma­dan ver­di­ği ifa­de dı­şa­rı sız­dı­rıl­dı, çar­şaf çar­şaf ya­yın­lan­dı…
Ada­na­’da ya­ka­la­nan TI­R’­la­ra ya­sak…
Tay­yi­p’­in be­ğen­me­di­ği twe­et­ler yü­zün­den Twit­te­r’­a ya­sak…
Şe­hit sav­cı fa­ci­ası­na ya­sak…
Ar­ka­dan yi­ne Twit­te­r’­a ya­sak…
İla­ve­ten Fa­ce­bo­ok ve Yo­u Tu­be­’a ya­sak…
Son ola­rak da “dav­ra­nış­la­rı be­ğe­nil­me­ye­n” (yan­daş ol­ma­yan) ga­ze­te­ci­le­rin Mec­li­s’­e gir­me­si­ne ya­sak…
Tür­ki­ye ya­sak­lar ül­ke­si ol­du…

* * *

Gös­te­ri ve yü­rü­yüş için Sad­ra­zam Ah­met son sö­zü­nü söy­le­di:
“İ­zin­siz kim­se so­ka­ğa adı­mı­nı ata­ma­z”
Vay be de­mok­rat ada­ma bak!..
Tay­yip, ek­mek al­ma­ya gi­der­ken po­li­sin at­tı­ğı gaz fi­şe­ği­nin ba­şı­na isa­bet
et­me­si so­nu­cu ölen Ber­kin El­van için, “Ek­mek al­ma­ya git­ti­ği­ne da­ir bel­ge var mı?” de­miş­ti…
Bun­dan son­ra ço­cuk­lar ek­mek için bel­ge ala­cak­lar; bu ko­nu­da Ada­na Be­le­di­ye Baş­ka­nı he­men ha­re­ke­te geç­ti ve ço­cuk­la­ra “Ek­mek ser­ti­fi­ka­sı­” ver­mek için ha­zır­lık­la­ra baş­la­dı!!!

* * *

Ken­di­le­ri­ni “tan­rı­” sa­nan­lar…
Ga­za­ba gel­di­ler…
Her şe­ye ya­sak koy­du­lar…
Ya­sak­lar, ya­sak­lar ve so­ruş­tur­ma­lar…
Ama bu da ge­çer…
Her ge­ce­nin bir sa­ba­hı var­dır!..

Ye­ni saf­sa­ta!..

Kur­tu­luş Sa­va­şı ve Lo­zan Kah­ra­ma­nı İs­met İnö­nü, bir­lik­te cum­hu­ri­ye­ti kur­duk­la­rı si­lah ve si­ya­set ar­ka­da­şı Ata­tür­k’­ü ze­hir­le­ye­rek öl­dür­müş!..
Kar­ga­lar bi­le bir yer­le­riy­le gül­dü­ler…
Bü­lent Arın­ç’­a sui­kast…
Öza­l’­ı ze­hir­le­di­ler…
Ka­ba­ta­ş’­ta ha­nım kar­de­şi­mi­zi dö­vüp üze­ri­ne işe­di­ler…
Ca­mi­ de iç­ki iç­ti­ler…
Sü­mey­ye­’ye sui­kast…
Hiç­bi­ri tut­ma­dı, hep­si pa­lav­ra çık­tı…

* * *

Bu­gü­ne ka­dar Ata­tür­k’­e dil uzat­ma­ya ce­sa­ret ede­me­yen­ler hep İs­met Pa­şa­’ya, cum­hu­ri­ye­tin ka­za­nım­la­rı­na dil uzat­ma ha­in­li­ği­ni gös­ter­miş­ler­dir…
Bu de­fa da Ata­türk üze­rin­den İs­met Pa­şa­’yı zan al­tın­da bı­rak­ma­ya ça­lı­şan­lar çık­tı… Hat­ta bir yan­daş TV ka­na­lın­da ko­nu­şan bi­ri, Ata­tür­k’­ün ke­mik­le­ri üze­rin­de in­ce­le­me ya­pı­la­rak ze­hir­le­me ola­yı­nın or­ta­ya çı­ka­rı­la­bi­le­ce­ği­ni söy­le­ye­cek ka­dar ken­di­ni kay­bet­ti…
Fe­riş­ta­hı gel­se de­ğil Tür­ki­ye­’de dün­ya­da kim­se bu ce­sa­re­ti bu­la­maz…
Di­ğer pa­lav­ra­la­ra gü­lüp ge­çer­si­niz, ama böy­le­si­nin he­sa­bı so­rul­ma­lı­dır!..
İnö­nü Ai­le­si­’nin yar­gı önün­de bu he­sa­bı so­ra­ca­ğın­dan emi­nim!..

Kaynak: Sözcü Gazetesi / Mehmet TÜRKER

Top