STATİK-ÇAĞDAŞ-DEVRİMCİ ULUSAL HUKUK

Ömer Faruk Haksal

Avukat

Ülkenin uzun yıllar süren çağdaşlaşma süreci içinde Türk aydının önüne çıkan temel sorunlar; ümmet-millet ikilemi, din esaslarına bağlı dünya görüşü ile laik kültür tartışması, çağdaş uygarlık temelindeki bir hukuk düzeninin inşası aşamasında ortaya çıkan meseleler olarak özetlenebilir.

Ayrıca bütün bu sorunların çözümü aşamasında gözden kaçırılmayacak olan bir diğer temel etken, kültür-emperyalizmi öğesidir…

Sözünü ettiğimiz sorunlar o kadar iç içedir ve birbirini etkilemektedir ki, sağduyulu ve bilimsel analizler yapabilmek, çok sağlam bilimsel temellere dayanan rasyonel bir dünya görüşünü gerektirmektedir.

Kazanılan Bağımsızlık Savaşı sonrasının düşünce ortamına egemen olan işte bu rasyonel dünya görüşüdür.

Bu görüşün hayata geçirilmesi ise, içinde yaşanılan şartlar göz önünde alındığında, zorunlu olarak “devrimci” atılımlar biçiminde gerçekleşecektir.

Toplum yaşamının merkezinde yer alan hukukun oluşturulması ise, yine doğal olarak devrimci atılımlar şeklinde bu rasyonel düşünce biçiminin yörüngesinde seyredecektir. Sözünü ettiğimiz zorunluluklar zincirinin eksenine Batılılar, toplumsal determinizm adını vermektedirler.

Şartlar ve nedenlerin ortaya koyduğu zorunluluklar ve ortaya çıkan sonuç arasındaki ilişki… Ve bu ilişkinin, gelişen olaylar ve değişen şartlar ortamında sürekli olarak sorgulanması yöntemi… İşte 1923 yılı sonrasında Milli Devrim’imizin düşünce mutfağında gelişen temel unsurlar bunlardır. Ve bu mutfağın malzemeleri, 2. Mahmut’un Osmanlısından beri biriktirilen bir düşünce mirasından arta kalan değerli bir hazinedir.

İşte yeni Cumhuriyetimizin yeni hukuku bu düşünce mirasının devrimci bir yöntemle süzülmesi sonrasında ortaya çıkmıştır.

O günün koşullarında ortada iki temel düşünce vardı:

İlk görüş özetle şöyleydi:

Hukuk, kanun yapıcılarının belirleyeceği yargıların ürünü değildir. Hukuk, halkın inançlarından doğar, onun adetleri ile yerleşir. Medeni kanun yapmak, ulusal benlikte yaşayan uygulamalara uymak koşulu ile, onlara sadece biçimsel bir görünüş vermekten başka bir şey değildir. Özetle hukuk, akla göre olması gerekeni değil, olanı ve yaşayanı yansıtır…

İkinci görüşü özetlemeyi ise, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün 25 Ekim 1925 günü Ankara Hukuk Fakültesi’ni açarken söylediklerine bırakılım. Şöyle diyor Gazi:

“Türk Devrimi, sözcüğün ilk anda akla getirdiği anlamdan başka ve ondan çok daha geniş bir değişim anlamı taşır. Onun gerçek anlamı, din bağına dayanan yüzyıllık bir siyasal birim yerine başka bir bağa, ulusallık bağına dayalı bir birim koymaktır. Ulusumuz, bugünkü uluslar arası var olma savaşında yaşayabilmenin tek yolunun çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir ilke olarak kabul etmiştir. Ulus, devrimsel değişmelerin doğal ve zorunlu gereği olarak ihtiyaçların değişip gelişmesiyle sürekli olarak değişik gelişme kuralına dayanan çağdaş bir rejim görüşünü yaşamın zorunlu koşulu olarak benimsemiştir. Artık devrimin hukuk temelini atmak, devrimimizin düşünce biçimine ve gereklerine uygun hukukçular yetiştirmek zamanı gelmiştir.”

 

Halen yaşamakta olduğumuz kültür kargaşası ve toplumsal çalkantıların temelinde işte bu iki farklı dünya görüşünün izleri vardır. Bu kültür farklılaşmasının eksenine bir de emperyalizmin bölücü ve yönlendirici etkisini de katarak meseleyi sorgulayabildiğimizde, sanıyoruz geleceğimizi daha aydınlık kılabiliriz.

 

 

 

Top