Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam

Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam

Büyük Türk ve dünya şairi Nâzım Hikmet Ran birkaç sayfada anlatılamaz. Onu anlamanın ve tanımanın en iyi yolu şiirlerini, romanlarını, mektuplarını yani ne yazdıysa hepsini okumak. Biz de önce Doğu Berlin’de 1961’de yazdığı öz yaşam öyküsüyle bir yolculuğa çıkalım.

“1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’de
961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
            Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.”

Herkes gibi ne kadar ömrü kaldığını Nâzım da bilmiyordu.

Selanik’te 20 Kasım 1901’de doğdu. Ailesinin isteğiyle doğum tarihi 15 Ocak 1902 olarak değiştirildi. Kendisi de bu tarihi benimsedi. Heybeliada Bahriye Mektebi’ne 1917’de girdi, mektebi 1919’da bitirdi ve Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. Son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı (akciğer zarı yangısı) yineleyince sağlık kurulu raporuyla 17 Mayıs 1920’de askerlikten çürüğe çıkarıldı.

Şiirleri 1918 yılında, daha 16 yaşındayken, dergilerde, gazetelerde yayımlanmaya başlayan millet ve vatan aşkıyla dolu subay adayı delikanlı Nâzım, düşman İstanbul sokaklarında boy gösterdiğinde, bağımsızlık diye haykırıyor, deliye dönüyor ve “Sana sus derlerken…Haykır! Ey gençlik” diye gençliği direnmeye çağıran şiirler yazıyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçtiğini öğrenince arkadaşlarıyla reisi olduğu bir çete kurmuşlar ve İstiklal Caddesi’ne asılan Yunan bayraklarını indirmeye başlamışlardı. Düşman askerleriyle kıyasıya mücadele ediyorlar ve askerlerin silahlarını alıyorlardı.(1) Ocak 1921’de Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçti. Gazi’nin huzuruna çıktı ve onun öğütlerine uyarak, Milli Mücadele’ye destek veren şiirler yazdı.

Cepheye gönderilmedi, Bolu’ya öğretmen olarak atandı. Ortamın çok tutucu olmasından rahatsızdı. Sovyet Devrimi ilgisini çekiyordu. Moskova’ya gitti Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV ) ekonomi politik okudu. Bitirince 1924 yılında Türkiye’ye döndü. İstanbul’da gazete, gergi ve stüdyolarda çalıştı. Siyasi görüşleri nedeniyle 1925-1938 arası hakkında pek çok dava açıldı, 1938’de tutuklandı.

Cezaevlerinde bile ailesini geçindirmek için çırpınmış, üvey çocuklarına öz baba gibi davranmış onları çok sevmişti.  “Sen benim oğlumsun. Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz kestiremeyecek kadar gençsin” diyordu üvey oğlu Memet Fuat’a yazdığı mektuplardan birinde. (2) Yüreği insan sevgisiyle, Türkiye sevgisiyle ve bütün zorluklara karşın yaşama isteğiyle doluydu.

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

                                      yaşamak yanı ağır bastığından.”

 

Atatürk’e hayrandı. Atatürk için “O olmasaydı Türkiye olmazdı” diyordu.(1) Çeşitli cezaevlerinde yazdığı, edebiyatımızın sayılı yapıtlarından Kuvayi Milliye Destanı’nında Atatürk’e hayranlığını belirtmiş ve kahramanlığın gururunu yüreklerimize yerleştirmişti.

“Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun basına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

Ömrünün en güzel ve verimli yıllarını 1938’den 1950’de aftan yararlanarak serbest kalıncaya kadar çeşitli cezaevlerinde geçirdi. Serbest kaldıktan sonra da izleniyordu. “Uydurulmuş bir suçun cezasını 13 yıl çekmiş,  hapisten çıktıktan sonra , 49 yaşında, yüreğim de dehşetli hastayken beni askere almak istediler.. Nefer olmanın büyük şerefi var fakat bu şerefi hayatımla ödemem demekti.”(1) diyen ve yaşamını tehlikede gören Nâzım 1951’de, yeni doğan öz oğlu Mehmet’i ve sevdiklerini bırakmak zorunda kalarak gizlice Romanya’ya oradan da Moskova’ya geçti.(3) Aynı yıl Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Şiirlerinde özlemi, umudu, sevgiyi, aşkı, ölümü ve insana ait ne kadar duygu varsa hepsini içimize işleyecek şekilde güzel Türkçesiyle dile getirdi. Son derece alçak gönüllüydü. Dünya O’nu alkışlarken O kendisini birkaç satırla ifade ediyordu.

“Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret…”

Ayrı düştüğü, vatan haini damgası yediği ve yaşarken ulaşamayacağını anladığı ülkesi için “memleketim” diye çığlık atıyordu.

“Memleketim, memleketim, memleketim, 

ne kasketim kaldı senin ora işi 

ne yollarını taşımış ayakkabım, 

son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, 

şile bezindendi. 

Sen şimdi yalnız saçımın akında, 

enfarktında yüreğimin, 

alnımın çizgilerindesin memleketim, 

memleketim, 

memleketim…” 

 

“sen esirliğim ve hürriyetimsin, 
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.

Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

 

Aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir. Çok şükür aşığım. Bana öyle geliyor ki bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, bir çok düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak yaşamak değildir.” diyen romantik komünist Nâzım Hikmet’in yaşamına pek çok kadın girdi. Kadınları şiirle sevdi, şiirle kıskandı, onlarla şiirle kavga etti, darıldı, barıştı.(4) Hepsine de âşık oldu. Bazen iki kadına birden âşık olduğu da vardı. “Bir gönülde iki sevda olamaz/ yalan/olabilir” diyordu. Hangisini en çok sevdi bilinmez ama adı en çok Piraye ile anıldı.

Sürgündeyken birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım Hikmet dünyada da büyük bir ün kazandı. Yapıtları elliden fazla dile çevrildi ve eserleri birçok ödül aldı. Günümüz için de çok geçerli olan şiirini 1947’de yazdı. Yönetime karşı çıkıyor, canı kardeşlerine düzeni değiştirmenin kendi ellerinde olduğunu söylüyordu.

 “koyun Gibisin Kardeşim,
gocuklu Celep Kaldırınca Sopasını
sürüye Katılıverirsin Hemen
ve âdeta Mağrur, Koşarsın Salhaneye.
dünyanın En Tuhaf Mahlukusun Yani,
hani Şu Derya İçre Olup
deryayı Bilmiyen Balıktan Da Tuhaf.
ve Bu Dünyada, Bu Zulüm
senin Sayende.
ve Açsak, Yorgunsak, Alkan İçindeysek Eğer
ve Hâlâ Şarabımızı Vermek İçin Üzüm Gibi Eziliyorsak
kabahat Senin,
— Demeğe De Dilim Varmıyor Ama —
kabahatın Çoğu Senin, Canım Kardeşim!”

Hazineye yardım amacıyla, 27 Mayıs Devrimi’nden sonra Moskova’ya gelen Türk delegelerinden birine “ben memleketimden kaçmış bir adamım ama memleketimi severim, bunu alın hazineye verin” diyerek, alyansını vermek istedi. Ama o akademisyen delege bir bahaneyle bu dileği geri çevirdi. Nâzım da Türkiye’ye ulaştıramadığı alyansıyla gömülmeyi vasiyet etti.(1, 5)

Bize ve dünyaya unutulmaz şiirler bırakmıştı ama kendisine göre fakir milletine bıraktığı tek şeyi Türkiye sevgisiyle ve özlemiyle yanıp tutuşan yüreğiydi. Yıllardır hasta olan o yürek 3 Haziran 1963’te Moskova’da evinin kapısında duruverdi.

“Sonra, şu on yıldan bu yana
benim fakir milletime ikrâm edebildiğim
Bir tek elmam var elimde, doktor,
Bir kırmızı elma:
kalbim…
Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
bende bu angina pektoris…

Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor…”

Ölümünden on yıl önce yazdığı vasiyeti ise hâlâ yerine getirilemedi.

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa 

taş maş da istemez hani…”

Öldüğüme yanmam da, nasıl olsa er geç öleceğiz, buralarda gömerler ona yanıyorum…(1) diyen ve 5 Ocak 2009’da Türk vatandaşlığı geri verilen Nâzım Hikmet şimdi Moskova’da Novodeviçi Mezarlığı’nda vatanına dönmeyi bekliyor.

Anadolu’nun çınarları da tepende gölge olmak, vatan toprağına tutun diye seni kökleriyle sıkıca kucaklamak, rüzgâr estiğinde yapraklarıyla ninniler söyleyip şiirlerini fısıldamak ve Türkiye özlemini birazcık gidermek için seni bekliyor mavi gözlü dev…

Prof. Dr. Esmeray Acartürk

Bilim Danışma Kurulu Üyesi

 

Kaynakça:

  1. Karaveli O. Tanıdığım Nâzım Hikmet. Pergamon Yayın. 3. basım , İstanbul 2004.
  2. Hikmet N. Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar. Adam Yayınları. Üçüncü Basım , İstanbul 1990.
  3. Özden D. Galina’nın Nâzım’ı. Bilinmeyen Yönleriyle. Kaynak Yayınları. 1. basım, İstanbul, 2007.
  4. Fuat M. Aydınlar Sözlüğü. Adam Yayınları. 1. basım, İstanbul 2001.
  5. Soysal İ. Bir Türk Şairinin Ölümü. Yön Dergisi. Yıl:3, Sayı:86, Sayfa:8, Ankara, 1964.

 

Top