Rönesans Kültürünün Doğuşu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti

 

Murat Avcı, Emekli Öğretim Üyesi, e-mail:[email protected],tel: 05325886492

Rönesans İtalya da 15nci yüzyıl sonlarında başladı ve Avrupa’ya da yayılarak gelişimine devam etti, ediyor. Bilim, sanat ve toplumun çalışma ve yaşam tarzlarında etkili olan bu güzel oluşumu başlatan faktörün çok çilekeş bir yolculuğu vardır.

Roma İmparatorluğunun Latin ırkı, eski Yunan kültürünü benimsemiş ve hatta geliştirmiştir. Milattan önce 271-341 yıllarında Yunan kültürünü özümseyerek yetişmiş Yunanlı filozof Epicurus, rasyonel bilimin temellerini inşa etmiş ve bu düşünce tarzının yayılmasını sağlamıştır.  Milattan önce 95-55 yıllarında yaşadığı ileri sürülen Titus Lucretius Carus, Epicurus’un maddeci (özdeksel) öğretisinden etkilenmiş ve aynı doğrultuda çalışarak Onun düşünce ve kuramlarını,    çok etkileyici bir derinlikte anlattığı, “ŞEYLERİN DOĞASI” (Latincesi: De Rerum Natura, İngilizcesi: The Nature of Things) adlı eşsiz eserini üretmiştir. Lucretius bu kitabında kendi felsefi düşüncelerini, insanın doğayla, yerküre ve dinlerle olan ilişkisini derinliğine aydınlatmaya çalışmıştır. Amacı, insanı korumak ve bilgilendirmektir. Lucretius’un bu destansı ve öğretsel (didaktik) şiirleri kitabında verdiği bilimsel bilgiler ortaya çıktıktan sonra Avrupa bilim dünyasını şaşkına çevirmiştir. Zira Lucretius’un 2100 yıl önce ortaya attığı inanılmaz kuramlar ancak çağımızda Deneysel Kanıtlarla ispatlanabilmiş kuramlardır. Zamanına göre ve Hıristiyanlık dininin başlamasıyla, ortama ters düşen çok tehlikeli ifadeler içeren bu etkileyici şiir kitabı, tarihin gidiş yönünü değiştirecek nitelikteydi. Gerçekten O, 2100 yıl önce sindirilmesi zor olan şunları yazmıştı; Evren işlevlerini tanrıların yardımı olmadan yürütür; dinsel korkular insan yaşamını çekilmez hale getiriyor;  madde sınırsız bir boşlukta, devamlı hareket eden(devinen) çok küçük parçacıklardan(çekirdek veya atomlardan) meydana gelmiştir. Dogmatik (inaksal) olarak üretilmiş bu fikirlerin neye dayanılarak üretildiğinden hiç söz edilmemektedir ama doğrulanması ancak 20nci yüzyılda deneysel olarak kanıtlanan bu fikirlerin kaynağı ne olursa olsun Rönasansın başlamasını besleyen fikirler olmuştur. Lucretius başlık yapmadan 6 kitap şeklinde topladığı maddeci (özdeksel) ve öğretsel şiirleri, hiristiyanlık dininin ortaya çıkmasıyla, dini fanatizm ve hoşgörüsüzlükler nedeniyle insanların ulaşabilirliğine tam 1400 yıl engel olunmuştur. Ancak, MS 1417 yılında kiliselerin tozlu kütüphane raflarında saklı kalmış, parşömene, el yazısı ile yazılı bu değerli eseri, bir kitap avcısı ve bilgi tutkunu olan Poggio Bracciolini adında bir felsefe adamı yeniden ortaya çıkarmış ve kopyası az olduğu için yazmanlar tutup çoğaltarak yeniden dolaşıma, insanlığın kullanımına sunmuştur. Bu nedenle, bu döneme Lucretius’un “ŞEYLERİN DOĞASI” eserinin yeniden doğuşu diye adlandırılmaktadır. Yani aşağı yukarı 600 yıldan beri okunan bu görkemli eser 15ci yüzyıl ve sonrası yaşamış bilim, sanat ve düşünce insanları olan; Montaigne, Darwin, Machiavelli, Galileo, Newton ve hatta Einstein’nın düşünce ve yöntemlerini etkilemiştir. İşte, Lucretius’un başlık yapmadan altı kitap şeklinde sunduğu 7400 dizelik tek eseri olan “ŞEYLERİN DOĞASI” şiirsel eserinde, doğayı ve onun ayrılmaz parçaları olan insan, hayvan, bitki ve tanrıların etkileşimini rasyonel (ussal) bir açıdan, seçilmiş bölümlerinde, Latinceden İngilizceye Stephen Greenblatt’ın tercümesinde şöyle anlatılmaktadır.

HERŞEY GÖZLE GÖRÜLEMEYEN PARÇACIKLARDAN MEYDANA GELMİŞTİR

Lucretius atom kelimesi yerine çekirdek, ilksel tozlar, doğurgan gövdeler, hammadde gibi kelime leri de kullanmıştır. Lucretius’a göre her şey bu çekirdeklerden meydana gelmiştir. Çekirdekler (atomlar) değişmez, bölünmez, görülmez ve sayıda sınırsızdır, onlar devamlı devinir, birbiriyle çarpışır, bir araya gelir, yeni bir şekil yaratır, ayrılırlar, tekrar birleşirler ve dayanıklı şeyler meydana getirirler.

MADDENİN TEMEL PARÇACIKLARI-ŞEYLERİN ÇEKİRDEKLERİ SONSUZDUR (EBEDİDİR), HİÇ BİTMEZ

Zaman sınırsızdır, gözle görünen, elle tutulan bir maddenin başlangıcı ve sonrası vardır ama sınırsızdır, yani bitmez tükenmez. Bütün evren görülemez parçacıklardan meydana gelmiştir, yıldızlardan en küçük bir sinek’e kadar ölümsüz ve yok edilemez, yani evrendeki her bir nesne süreksizdir, geçicidir, yani şekil değiştirir. Gördüğümüz her şey, her ne kadar sağlam olursa olsun geçicidir ama atomlar daima vardır. Ne yaradılış, ne de yok oluşun üstünlüğü vardır. Maddenin toplam varlığı aynı kalır ve yaşayan ile ölen arasındaki denge hep aynıdır ve daima korunur.

MADDENİN TEMEL PARÇACIKLARI SAYIDA SINIRSIZ AMA ŞEKİL VE BOYUT DA SINIRLIDIR YANİ DEĞİŞİRLER

 DOĞA DURMAKSIZIN DENEY YAPAR

Başlangıcın (kökenin) tek bir anı yoktur, yaratılmanın söylencesel (efsanevi) bir görüntüsü yoktur. Bitkiden sineğe veya en yüksek memeli ve hatta insana kadar bütün yaşayan canlılar uzun ve yavaş gelişen bir sürü karmaşık işlemler, deneme ve elenmeler sonunda ortaya çıkmıştır.

EVREN SADECE İNSAN İÇİN VEYA İNSANDAN DOLAYI YARATILMADI

Yerküre – denizleri- çölleri, sert iklimi, vahşi hayvanları ve hastalıkları ile açıkça sadece biz insanlar keyfine baksın diye inşa edilmedi. Bu nedenle insanoğlunun sonsuza kadar yaşayacağına inanmanın da bir anlamı yoktur ve Yerküre de tek ve eşsiz değildir. Tam tersine insanda sonsuzluğa doğru gelişen zaman içinde bazı türler gibi ürer, gelişir ve kaybolur. İnsan, sadece canlı varlıklarla bağlantılı değil, diğer organik olmayan şeylerle de birlikte var olan bir varlıktır ve doğadaki her şeyin türetilmiş olduğu aynı parçacıklardan oluşmuştur. İnsanlar varoluşta imgeledikleri gibi doğada ayrıcalıklı yeri doldurmazlar. Her ne kadar insan bu durumu görmezden gelirse de doğadaki bu özenli konumu diğer hayvanlarla paylaşır. Ayrıca, her bir birey tek ve eşsizdir ve bu durum bütün varlıklar için geçerlidir.

                                                                                        

 

İNSAN YAŞAMI, SESSİZ, SAKİN VE BOLLUK İÇİNDE, ALTIN ÇAĞDA DEĞİL, YAŞAMAK İÇİN İLKEL BİR SAVAŞIM (ÇATIŞMA) ORTAMINDA BAŞLADI

İlk insanlar hiç de öyle bolluk içinde, mutlu, barışçıl bir ortamda yaşamadılar. Ateş yoktu, tarım yoktu, yemek ve yenmemek için savaşmak zorundaydı. Hayatta kalmak için işbirliği yapma ve sosyal bağlılıklar zor oluyordu. Başlangıçta beraberlikler sadece rastgele çiftleşmelerle oldu. Bu ya karşılıklı istek veya bir şeyle takas ederek veya tecavüz ile oluyordu. Birlikte avlanmak ve yiyecek toplamak da insanları bir araya getiriyordu. Ölüm oranı oldukça yüksekti ama Lucretius bu konuda “şişirilmiş savaşlar, gemi batmaları ve fazla yemekle gelen ölümler kadar değildi” diyerek bizi iğneliyor ve ekliyor: İnsanlık kendini korumak için silahlar geliştirdi ama o silahlar sonunda kendine çevrildi.

BEDENLE BİRLİKTE RUHDA ÖLÜR

İnsan ruhu aynı insan bedeninin yapıldığı maddeden yapılmıştır. Ama Ruh diğer organlarımız gibi fiziksel olarak bedenin herhangi bir yerinde saptanamaz. Çünkü Ruh çok daha küçük parçacıklardan oluşmuştur, kan, et ve sinirlere örülüp, serpilmiştir. Bedenimizdeki organlarımız ruhu tartacak kadar hassas değildir. Ölüm esnasında aynı bir parfümün buharlaşması gibi buharlaşır. Bu parfüm kokusu çok ince elementleri içerir, bu nedenle ölçmek için çok küçüktür, böylece insan ruhu da çok ince elementler içerdiği için bedendeki çok gizli solunumda gizlenmiştir. Beden öldüğünde yani madde dağıldığında ruh da ki bedenin parçasıdır, ölür.

ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM YOKTUR, AHRET YOKTUR

İnsanlar öldükten sonra kendilerini başka bir yaşamın beklediği düşüncesiyle hem avunup hem de acı çekerler. Onlar serin bir rüzgarın bile esmediği bir cennet bahçesinde ebediyet için çiçek toplayacaklarını veya bir yargıcın önünde diz çökerek günahlarından af edilmelerini isteyecekler ve affedileceklerini sanırlar.  Oysaki şunun iyi bilinmesi gerekir ki beden bir kez öldükten sonra verilecek bir ödül veya çekilecek ceza yoktur. İnsanlığın sahip olduğu tek yaşam süresi bu yerkürede olduğu kadardır. Ölündüğünde artık ne haz, ne de acı, ne özlem, ne de korku kalmaz.

BÜTÜN ORGANİZE DİNLER BATIL İNANÇLI ALDATMACALARDIR

Aldatmacalar derinliğine işleyen özlemler, korkular ve cehaletin temelleri üzerine kurulmuştur. İnsanlar güzellik ve gücün hayalini kurar ve sahip oldukları şeylerin güvencesini sağlamlaştırır. Tanrılarını ona göre modeller ve kendi rüyalarının esiri olurlar. Doğal afetler karşısında dine sığınırlar. Oysaki bunların ussal açıklamaları vardır. Lucretius bunların hepsini ussal yoldan ayrıntıları ile açıklar ama korkan insanlar içgüdüsel olarak dini korkuyla davranır ve dua etmeye başlar.

 

                                                                                            

DİNLER HER ZAMAN ZALİMDİR                                           

Dinler her zaman umut ve sevgi vaat eder ama onun derinlik ve altında yatan yapısı zalimliktir. İşte bu nedenle cezalandırma düşlemi (fantezisi) üzerinde durur ve yandaşlarını kaçınılmaz bir şekilde endişe ve kaygı ile karıştırırlar. Dinin en özlü simgesi ve sapıklığın en açık göstergesi ise onun özünde yatmaktadır ki bu da bir ailenin çocuğunun kurban etmesini istemektir. Hemen, hemen bütün dinlerin iman ve inançlarında bu tip kurban efsaneleri vardır ve bunun gerçekleştirilmiş olanları da vardır. Özdeksel (maddi) olmayan ruh veya bu tür hiçbir şey yoktur. Yunan ve Romalıların düşüncelerin de yaratmış oldukları semavi (göksel) haberciler veya ölünün ruhu gibi şeyler gerçek değildir. Bu böyle biline.

İNSAN YAŞAMININ EN YÜKSEK AMACI MUTLULUĞUN ARTTIRILMASI VE ACININ AZALTILMASIDIR

Yaşam, mutluluğun yakalanması uğraşısı tarzında düzenlenmelidir. Bir insanın kendisi ve bir dostu için sağlayacağı böyle bir uğraştan daha iyi ve ahlaki bir amaç yoktur. Diğer bütün talepler; yani devletin hizmeti, tanrılar ya da yönetenlerin yüceltilmesi, erdemli görüneceksin diye kendini kurban etmek ikincil, yanlış ve hilekarlıktır.

MUTLULUĞA EN BÜYÜK ENGEL ACI DEĞİL YANLIŞ İNANÇTIR  

İnsan mutluluğunun temel düşmanı aşırı istek, fani, ölümcül dünyada bir şeyleri elde etmek için, eldeki olanakları aşma, sıkıntı veren korkulardır. Acıdan sakınmayı aramak çok anlaşılabilir bir şeydir – böyle bir sakınca Lucretius’un tüm ahlaki (törel) sisteminin sütunlarıdır. Ama sormak gerekir acaba insanlar genel olarak neden böyle mutsuzdur? Lucretius’un düşüncesinde bunun cevabı tamamen düş gücünde (imgelemde) yatmaktadır. İnsanlar her ne kadar fani ve ölümcül olduklarını bilseler de sonsuzluk (ahret) inancı yanılsamasının pençesi altındadır. Bunun sonucu olarak sonsuzluk mutluluğu ve sonsuzluk acısı kaçınılmazdır.

ŞEYLERİN DOĞASININ ANLAŞILMASI DERİN ÖĞRENME İSTEĞİNE YOL AÇAR

Evrenin, atomlar ve boşluktan başka bir şey içermemesinin farkında olma, dünyanın tanrısal bir yaratıcı tarafından sadece bizim için yaratılmadığına;  bizim Evrenin merkezi olmadığımıza;  duygusal yaşamımızın fiziki yaşamımızdan farklı olmadığına;  bütün diğer yaratıklardan farklı olmadığımızı;  ruhlarımızın maddesel ve aynı bedenimiz gibi ölümcül olduğu bilgileri – bizi umutsuzluğa itme nedeni değildir, olmamalıdır. Tersini düşünecek olursak ve şeylerin gerçekten böyle olduğunu kavrarsak, mutluluk olasılığının can alıcı adımı budur. Şiddetli arzunun yatıştırılmaması ve ölümden korkma, insan mutluluğuna engel olan en önemli unsur dur – ama bu engellerin üstesinden mantıksal uygulamalarla gelinebilir.

Lucretius’un şiirsel büyüklüğü, onun düşsel projesine göre rastlantısal değildir. Onun amacı gerçekleri tüccar yanılsamacılardan (uyutuculardan) kurtarmaktır. Bununla beraber şiirin yardımıyla, gerçek “ŞEYLERİN DOĞASI” – sayısız miktardaki yok edilemez parçacıkların (atomların) birbiriyle yön değiştirmesi, birbiriyle kenetlenmesi, yaşam bulması, üremesi, ölmesi, kendilerini yeniden üretmesi, şaşırtıcı ve değişen bir evren oluşturması onun gerçek görkeminde açıklanabilir.

Bir doğa bilimcisi olarak, Lucretius’un 2100 yıl önce kurgulamış olduğu bu kuramlar karşısında şaşırmamak mümkün değil. Özellikle maddenin en küçük parçasını çekirdek veya atom olarak varsayması ve atomların hiç bir zaman yok olmadığı, ancak birleşerek dayanaklı maddeler yaptığını ileri sürmesi, o zamanlar “Deneysel Kanıtlama”(Empirical Proof) yönteminin olmayışı nedeniyle inanılmaz bir niteliktir. On beşinci yüzyıl ve sonrasında, yani Poggio Bracciolini’nin bu muhteşem şiir kitabını dolaşıma başlatmasından sonra Lucretius’un fikirleri Hıristiyan dinini, tutucu, gerici düşünce ve tutumundan kurtarıp, hurafelerden arındırarak Rönesans’ın doğuşunu besleyen değerli bir kaynak olmuştur. Ama kiliseler daima Lucretius’un fikirlerinin yayılmasına engel olmak için çok savaşım vermiştir. Bu dini baskılar nedeniyle, eser zamanın yazarları arasında gizlice dolaşmış ve etkileri bu yazar, sanatçı ve düşünürlerin eserlerinde yerini almıştır. Lucretius kendi yaşadığı dönem için ürettiği “ŞEYLERİN DOĞASI” için “Sapma veya Yön Değiştirme” anlatımını da kullanmıştır. Çünkü yazdıkları, o zamanki toplum kültüründen çok değişikti, dolayısı ile “ondan sapılmalıdır, yeni bir gidiş yolu gereklidir” diye düşünüyordu.

Rönesansın bu yeniden doğuş veya yeniden canlanma gelişimi, toplum kültürünü değiştirdiğinin en güzel örnekleri; resim, heykel, müzik, mimari ve edebiyat dallarında kendini göstermiştir.  Leonardo da Vinci’nin bilimsel ve teknolojik uygulamalarını, Galileo’nun parlak astronomi diyaloglarını, Francis Bacon’ın ihtiraslı araştırma projelerini de etkiledi. Bunların dışında, halkın görgü kurallarını (adabı-muaşeret), konuşma dili, toplumun günlük kullandıkları objelerin tasarım ve dekorasyonunu da değiştirdi.

Bu makaleyi Lucretius’un 2100 yıl önce ürettiği ”ŞEYLERİN DOĞASI” eserine olan hayranlığım nedeniyle herkesle paylaşmak için yazdım. Batı felsefe yayınlarında bu eserin, Rönesans’ın başlamasını sağlayan en önemli ilk faktör olarak kabul edilir. Lucretius’u okumak beni istençdışı olarak Rönesans’ın İtalya ve Avrupa da en etkili zamanı olan 16ncı Yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğunun da en güçlü dönemini yaşamış olmasına çekti. Rönesans ile birlikte, Avrupa da kültür ve medeniyet canlanması yaşanırken Osmanlı ve Avrupa arasında belirginleşen  entelektüel açıklık, bilimsel ve teknik dinamiklerin işleyişi ile daha da arttı. Özgür düşünce ve yeni keşiflerin ağırlık kazandığı batı yükselişine karşı zamanla kendi içine kapanan Osmanlı anlayışı kaçınılmaz bir çöküşe doğru ilerledi. Savaş zaferleri özlemiyle yola devam eden Osmanlı, yeni gelişmelerin yolu ve kaynağı olacak üniversiteleri kuramıyor, yeni gelişmeleri Türk bilim dünyasına sunmuyordu. Bilim devrimine ayak uydurulmuyor, kütüphanelerin gerekliliği bile gündemde olan bir konu değildi, matbaa yüzyıllarca ülkeye sokulmamıştı. Sonuç olarak, Osmanlı o tarihlerde dünyaya egemen olabilme gücüne sahip olmasına karşın, kendi öngörüsüzlüğü nedeniyle, gerileme ve çökme sürecine girmiştir. Osmanlıda Rönesans’ın zayıf belirtileri biraz olsun Lale Devri ve Tanzimatlarda görülse de, yeterli olmadığı alınan sonuçlardan anlaşılmaktadır.

Avrupa da on altıncı yüzyıldan sonra gelişmeğe başlayan Rönesans kültürüne benzer en etkili yenilenmeler, ülkemizde Cumhuriyet döneminde olmuştur. Bu yenilikler; milli eğitimdeki devrimler, kıyafet devrimi, harf ve dil devrimi (öz Türkçeleştirme) ve dünya klasiklerinin dilimize çevrilmesi, Türk diliyle ibadet, Türkçe ezan ve Kuranı Kerimin Türkçeleştirilmesi gibi devrimler olup, oldukça geç olmasına karşın, Avrupa’daki Rönesans kültürünü anımsatan en güçlü modernleşme devinimleridir.

Bunun için, ülkemizi bu kadar geniş bir temelde modernleştiren büyük Atatürk ve yol arkadaşlarına çok şey borçluyuz. Cumhuriyet devrimleri, Lucretius’un zamanına göre getirmek istediği yenileştirme veya yön değiştirme ile eşdeğerlerdedir, eğer fazlası yoksa.

KAYNAKÇA:

Stephen Greenblatt, How the Renaisance Began, Vintage Books, London, 2011.

LUCRETIUS,  The Nature of Things, Translated by A.E. STALLİNGS, Penguin Books, 2007.

THE ESSENTIAL EPICURUS, Translated by Eugene O’ Connor,Prometheus Books, 1993.

LUCRETIUS,  Evrenin Yapısı, Türkçe tercüme: Turgut Uyar–Tomris Uyar, Norgunk,2011.

(Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji 17 Haziran 2015)

Top