Ortaçağın Serfleri Kadar Direnememek…

İnsanlık sanayi devrimine kolay geçmedi. Şimdilerde birkaç yılda elde ettiğimiz gelişme Ortaçağ’da birkaç yüzyıl hatta bin yıl sürüyordu. Bu gelişmelere karşı direnişler olduğu gibi, gelişmeleri tekellerine alıp sömürü çarkını kurmak isteyenlere karşı direnişler de oluyor, bazen bu direnişler sanayi devrimine karşı olmaya kadar gidiyordu. 150-200 yıl öncesinin makine kırıcılığı da benzer bir gelişmedir.

 

Sanayi devrimini zamanında yapan ülkelerin emperyalizm çağında arkadan gelen ülkeleri engellemeleri de bir tür makine kırıcılığıdır. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde emperyalizme karşı verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası girişilen kalkınma hamlesi de çağımızın makine kırıcıları tarafından engellenmiştir. Günümüzde özelleştirme adı altında sürdürülen yok etme ve yağma hareketi, emperyalizm adına makine kırıcılığıdır. Türk halkı ne yazık ki makine kırıcılığına karşı gereken direnişi gösterememiştir.

 

Tarihin ilk sanayi hamlesi buğdaydan un elde etmek için su gücünü ya da rüzgar gücünü kullanarak değirmenler yaparak başlamıştır. Özellikle su değirmenleri daha sonra başka amaçlarla kullanılarak sanayi devriminin ilk adımlarını oluşturmuş ancak bu adımı atabilmek bin yılı aşan bir süreyi kapsamıştır. 13. yüzyılda su gücü dokumacılıkta, 14. yüzyılda ise kağıt üretiminde kullanılmıştır.

 

İngiltere 13. yüzyılda tekstil alanında kumaş terbiyesinde su gücünü kullanmaya başlamıştır. Tezgâhtan çıkan kumaşın önce yıkanıp temizlenmesi, sonra da su içinde dövülerek çektirilip kalınlaştırılması gerekiyor ve bu işleme çırpma deniyordu. Önceleri bu işlem su dolu bir dibek içinde ayakla çiğnenerek yani insan gücü ile gerçekleşiyordu. Zamanla insan gücünün yerini su değirmeninin miline bağlı bir döner makara yardımıyla dibekteki kumaşın üzerine inip kalkan ağaç tokmaklarla dövülmesi aldı.

 

Bu yüzyılda İngiltere’de çırpıcı dibeklerden büyük kazançlar sağlanıyordu. O kadar kazanç vardı ki işletme sahibi feodal beyler ve kiliseler yeni tesisler kurmakla kalmayıp ellerindeki tahıl değirmenlerini de çırpıcı dibeklere dönüştürdüler. Feodal beyler ve kilise, köylüleri ellerindeki tahılı kendi beyliklerine ait değirmenlerde öğütme zorunluluğu koydukları gibi, dokudukları kumaşlarını da beyliklerine ait fabrikalarda çırpma zorunluluğu getirmişlerdi. Bu ise tekelciliğin ilkel bir şekli idi. Bu durum sanayi açısından bir ilerleme olsa bile yöntem olarak serfler arasında büyük hoşnutsuzluk yaratıyordu.

 

Bu hoşnutsuzluk, Hertfordshire’de Saint Albans Manastırına ait topraklarda değirmenlere ait işletme yasasının yürürlüğe girmesi çok büyük bir serf direnişine yol açtı. Başrahip John ve sonra gelenler köylülerin getirecekleri tahıl ve kumaşlardan büyük gelir elde etmeyi umuyor, ancak köylüler de bu dayatmayı kabul etmeyerek kendi evlerinde daha ilkel usullerle un elde ediyor kumaş çırpıyor ve bu iş için hiç para ödememiş oluyorlardı. Ancak 1274 yılında Başrahip Roger, kumaşlara el koymak amacıyla evlerde arama yaptırdı. Bunalım tırmanınca çatışmalar kaçınılmaz oldu. Durum Kraliçe Eleanor’a da duyurulmasına rağmen sonuç alınamadı. Krallık mahkemesinden de sonuç alınamayınca köylüler evde kumaş çırpmayı bırakıp fabrikalar geçici olarak teslim oldular.

 

Elli iki yıl sonra, 1326’da Saint Albans halkı ile manastır arasında daha şiddetli bir çatışma çıktı. Sonradan ayaklanmaya dönüşen bu çatışmalar sırasında manastır iki kez kuşatıldı. Çatışma köylülerin evlerinde üretim yapmak istemesinden çıkmıştı. Bu çatışmalardan beş yıl sonra Başrahip Richard, bir misilleme olarak tüm evleri aratmış, değirmen taşlarına el koydurmuş, halkı aşağılamak amacıyla da evlerden taşıttığı değirmen taşlarını manastırın bahçesine döşetmişti. Halkın öfkesi yatışacağına kabardı. Bu olaydan elli yıl sonra 1381 yılında başını Wat Tyler’in çektiği köylü ayaklanması sırasında Saint Albans halkı manastıra saldırarak avluda döşenmiş bulunan değirmen taşlarının altını üstüne getirdi.

 

Kumaş çırpma makinelerinin gelişimi bir 13. yüzyıl devrimi olarak değerlendirildi. Ancak bir gelişmenin tekelleşme çabası ile halka karşı kullanımı Ortaçağ zulmü altında inleyen serflerin örgütsüz olmalarına rağmen ayaklanmalar ile sonuçlandı. Jean Gimpel’in Ortaçağda Endüstri Devrimi adlı kitabı bu konuda ilginç örnekler veriyor.

 

Emperyalizm çağında gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelerin sanayi tesisleri kurmasına izin vermeyen bir hegemonya oluşturdu. Türkiye Cumhuriyeti bu hegemonyaya karşı ayaklanarak ekonomik kalelerini yarattı. Ancak emperyalist ülkeler bu girişimi hoş görmedi. 1946 yılında Türkiye’ye yapılacak ekonomik “yardım” konusunda ABD kongresine bir rapor hazırlayan “büyük Türk dostu” Thornburg kendi adıyla anılan “ünlü” raporunda şöyle diyor:

 

“Türkiye’yi sanayileştirmek isteyenlere Amerikalılar iyi mesai arkadaşları olarak bakmazlar”

 

Benzeri raporlar on yıllardır tekrarlandı. Sonuçta ABD merkezli tekeller Cumhuriyetin dişinden tırnağından artırıp yarattığı ekonomik kaleleri yıkıma uğrattı. Ancak ne yazık ki bu yıkıma karşı Ortaçağın yarı köle serfleri kadar yanıt veremedik. 700 yıl önce sendikasız, örgütsüz, partisiz köylüler feodallerin ve kilisenin tekelleşmesine karşı kendi çıkarlarını korumak için ayaklandılar. Adı sanayi devrimi bile olsa ayaklanmakta haklıydılar.

 

Bugünlerde özelleştirme adı altında satılan şeker fabrikalarının ABD tekeli lehine yok edilmesine yeterli tepkiyi gösteremedik. Pancar üretimi durdurulan köylüler, pancarı fabrikaya taşıyan kamyoncular, pancarı şekere dönüştüren işçiler ve sendikaları 700 yıl öncenin serfleri kadar olamadılar.

 

Emperyalizm çağında bizleri yönetenler gelişme adına ülkeyi Ortaçağın da gerisine götürmüş. Suskunluğumuz asaletimizden mi?

 

Lütfü Kırayoğlu

 

21.05.2018

 

 

Top