Neden Atatürk’ü örnek aldım?

Muhammad Ali*

İnsanlık tarihi boyunca, hemen hemen her toplumda belli başlı sorunlar meydana gelmektedir. Bu sorunların üstesinden gelen, yaşadıkları toplumların refah düzeyini yükselten ve onlara öncülük eden bir çok lider doğmuştur. Günümüzde lider denilince akla gelen isimlerin başında Mahatma Gandhi, Nelson Mandela, Abraham Lincoln, Thomas Jefferson ve Martin Luther King vardır. Bir Pakistanlı ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi olarak, bugünün dünyasında siyasal, toplumsal, tarihsel ve diğer yapılara baktığımda aklıma çok fazla soru takılıyor. O soruların cevabını da bahsettiğim liderlerin hayatını örnek alarak bulabiliyorum. Liderlik sıfatını taşıyan kişi benim için çok yönlü bakış açısına sahip olmak anlamına geliyor. Okuduğum kitaplar ve yaptığım araştırmalar sonucunda uzun zaman boyunca kendime örnek alacağım bir lider bulamadım. Tam da hayatımın amacı ne, hedefim ne olmalı gibi eğitim hayatımla ilgili bazı soruları araştırma çabasındayken Türkiye’ye gelip üniversite eğitimi almak gibi bir fırsatım oldu. Burada Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümüne kaydoldum ve Mustafa Kemal Atatürk’ü yakından tanıma onun hayatı hakkında bilgi sahibi olma fırsatını yakaladım. O günden beri kendimi şanslı hissediyorum çünkü sözlüğümdeki liderlik kavramına karşılık gelen tek bir isim var o da Mustafa Kemal Atatürk’tür. Pekala, neden? Çünkü eğitim hayatımda kendimi umutsuz hissettiğim her an; ülkemde, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde zaman zaman şahit olduğum üzücü olayları görünce Atatürk’ün hayatını, ilkelerini ve yaptığı devrimleri okuyarak canlanıyor ve umutlanıyorum.

Bu yazımda yanıt aramaya çalıştığım soru: “Dünyada birçok lider varken, özellikle ülkemin kurucusu Muhammed Ali Jinnah veya Gandhi’yi örnek almayıp, neden Atatürk’ü örnek aldım?” Öncelikle bunları söylerken belirtmek istiyorum ki amacım hiçbir lidere saygısızlık etmek, verdiği mücadeleyi hiçe saymak veya onu bir şekilde küçük düşürmek değildir. Zaten girişte söylediğim gibi bir liderde; uzak görüşlülük (vizyon), dürüstlük, ilham vericilik, beceriklilik, tutku, insanları şaşırtabilmek, dinlemek gibi birden çok özellik olmalı, yani hayatımızda zaman zaman farklı durumlarda bize öncülük yapan bir lider kişiden bahsediyorum. Atatürk’ün hayatını okuduktan sonra içimden öyle şeyler yazmak geliyor ki… Sanırım burada hepsini yazamayacağım, ve bir Uluslararası İlişkiler öğrencisi olarak konuyu sadece siyasi açıdan değerlendireceğim.

Yaptığım okumalarda Atatürk’ün genç yaşta Libya’ya gönderildiğini, yerel halkı bir araya toplayarak düşmana karşı koyduğunu, hatta  oradaki aşiret liderlerini, örneğin Şeyh Mansur, etkisi altına alarak onlara genç yaşta öncülük yaptığını fark ettim ki bu çok şaşırtıcıdır. Aynı zamanda Tobruk Muharebesini yöneterek askeri alandaki başarısını göstermiştir. Askeri alandaki başarılarını ve önderliğini genç yaşta göstermesi orduda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gitgide yükselmesine sebep olmuştur. Gittiği hemen hemen bütün cephelerde yaptığı başarılı komutanlığı, önder kişiliği ve engin bilgisiyle her askerin saygısını kazanmıştır. Ve hatta düşman komutanlardan örnek vermek gerekirse: İngiliz komutanı General CF Aspinall-Oglander, Avustralyalı yazar Moorehead, İngiliz General Sir Townshead ve İngiliz Yarbay Rawlinson gibi isimler kendi eserlerinde: Atatürk’ün güçlü bir karakter, olağanüstü devrimci, mücadeleci bir asker ve Türkiye’yi savaştan kurtaran adam gibi ifadelerle anlatmaktadırlar.

Barışçıl ve huzurlu bir ortamın değerini çok uzun süre düşmanlara karşı savaşan askerden başka kimse bilemez. Zannediyorum ki Atatürk, Türk milletinin de huzur içinde yaşayabilmesini istedi ve kafasında oluşturduğu modern, egemen, herkese eşitlik sağlayan, demokratik, tek millet tek bayrak düşüncesi olan, birlik ve beraberlik içeren yeni Türk devletini kurmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Kısacası zamanında Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da yakalayamadığı, huzurun ve barışın getirilerini henüz genç yaşta fark ederek, ileri görüşlü kişiliğini ortaya çıkarıp yeni, demokratik ve seküler Türkiye’yi  tasarlamıştır. O döneme kadar monarşizmden cumhuriyete geçiş hiç kolay olmamıştır.

Tarihe baktığımızda; eşitlik, özgürlük, medeni hakların savunulması veya laik bir devletin kuruluşu çoğu zaman kanlı savaşlarla elde edilmiştir. Sıra Mustafa Kemal Atatürk’e gelince nasıl üstün zekalı bir yönetici ve ileri görüşlü bir lider olduğunu dünyaya gösterdi. Osmanlı Devleti’nin ana topraklarında, Türk Devleti’nin cumhuriyete geçişi hiç kan dökülmeden yapıldı. Bunu bana göre sadece Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk gerçekleştirebilirdi. Bunun yanı sıra yeni devletin kurulması ve yürütülmesi oldukça kısa bir zamanda, başarılı bir şekilde gerçekleşti. Bakıldığında bu süreç , Batı’da çok uzun zamanda ve vahşice gerçekleştirilirken, Atatürk’ün önderliğinde kısa ve barışçıl bir şekilde tamamlandı. 700 senelik monarşizmin ortadan kalkması ve yeni rejimle, yeni devletin kuruluyor olması bir çok soruyu da beraberinde getirdi: Bu ülkeyi kim yönetecek?  Yeni düzen nasıl sağlanacak? Yargı sistemi nasıl olacak? Anayasa nasıl olmalı?  Bürokrasi nasıl oturacak?  Devletin organları nasıl yürürlüğe girecek? Bu yüzden halk da çok tedirgindi. Özellikle doğu vilayetlerinde, yeni devlete karşı isyanlar çıkmıştı. Kısaca anlatmam gerekirse Atatürk katıldığı her savaşta düşmana meydan okumuştur fakat şimdi karşısına savaştan daha zor çözülebilen bir sorun çıkmıştır. Benim için Atatürk’ün en can alıcı özelliği de budur: Çok yönlü bir lider oluşu. İyi bir asker olmasının yanı sıra iyi bir devlet adamı olmasıdır. İç ve dış tehlikeler, nedeniyle yeni devlet iyi yönetilemezse, düzen getirilemezse kaybetme tehlikesi vardı. Fakat kimse bilmiyordu ki bu ülke olağanüstü zekâya sahip yüce bir liderin elindeydi ve zannediyorum ki ileri görüşlü olmasıyla birlikte resmen geleceği görebiliyordu. Tüm sıkıntıları planlı bir şekilde giderdi ve ülkeye çok kısa bir süre içerisinde düzen getirdi. Kısacası Avrupa’nın 100-150 yılda yaptığı reformlar, endüstrileşme ve modernleşme, eğitim ve bilim alandaki ilerlemeler, medeni hakları ve kadın hakları gibi ciddi sorunları 10-15 yıl içinde çözdü. Bu da onun halkın lideri ve iyi bir siyaset adamı olduğunu bize göstermiştir. Türk halkı da ona Türklerin atası anlamına gelen Atatürk soyadına layık görmüştür.

Fikirlerime katılır mısınız bilmiyorum ama benim gözümde Atatürk cesur bir asker ve zeki bir devrimci liderdir. Daha sonraki dönemde akıllı, ileri görüşlü bir siyasetçi ve yönetici kimliğine geçiş yaptı. Ve son olarak Türkiye’nin diploması açığını kapatarak, bu alanda da ihtiyaca cevap vererek Atatürk dünyaya damgasını vurdu. Atatürk’ün çok yönlü kişiliği, görüşleri ve devimleri onu dünyada unutulmaz kıldı.

Konuyu bitirmeden önce diplomatik alanda elde ettiği başarılara da değinmek istiyorum: İkamet Mukavelesi, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile İspanya, Avusturya, Çekoslovakya, Estonya gibi ülkelerle dostluk ve barış; Türkiye ile Sovyetler Birliği ve Almanya arasında geçici ticaret antlaşmalarına imzasını attı. Fransa Başbakanı Aristide Briand ve ABD büyükelçisi Awra Wurren gibi önemli kişilerin Atatürk hakkında sözlerine değinmek istiyorum. “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” yani dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.” Meclisteki konuşmada Fransa Başbakanın sözleri.

Yukarıda anlattıklarıma ne gerek vardı diye soracak olursanız dünya tarihinde birçok lider var. Baktığımızda bazı liderler nedense Batı tarafından çok abartılıyor. Tabii yaptıklarını kimse inkâr edemez ama şöyle bir tespitte bulundum. Birazdan bahsedeceğim isimler tabiki kendi halkına çok büyük kazanımlar elde ettirmiştir. Fakat yaptıklarını Atatürk ile karşılaştırdığımızda aslında çok az kalıyor. Bu çifte standart neden var diye kendime hep sormuşumdur. Bu sorunun yanıtını da size bırakıyorum. Sizi daha fazla sıkmadan Gandhi ile karşılaştırma yapmak istiyorum. Hepimiz Gandhi’nin ne kadar büyük bir lider olduğunu biliyoruz fakat o İngilizlere karşı şiddetsiz bir yol seçti. Ben ona katılmıyorum çünkü eğer biri senin elinden hürriyetini aldıysa onu her ne pahasına olursa olsun geri almalısın. Atatürk’e baktığımızda barıştan yanaydı. Fakat “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” sözünden anlaşılacağı üzere konu vatan toprağıysa, hiçbir şeyden çekinmemiştir. İşte lider dediğimiz böyle olmalı. Ayrıca Gandhi’nin Hindistan’daki radikal Müslümanlar tarafından Osmanlı Hilafeti kurtarma hareketini desteklemesini de doğru bulmuyorum. Çünkü Ankara’da kurulacak devlet demokratik ve seküler bir devlet olacaktı. Ve Gandhi’ye baktığımızda kendi de Hindistan’ın İngilizler gittikten sonra seküler bir devlet olmasını istiyordu. Peki neden laik bir Türkiye’ye karşı çıktı? Atatürk’ün eğitimde ve bilimde yaptığı reformlara baktığımda belki de tarihte görülmemiş reformlar yapmıştır. Latin harflerinin kabulü; Türklere özgün bir dil olan Türkçeyi resmen yeniden inşa etti ve böylece Türklere dünyada yeni bir kimlik kazandırdı. Birçok Avrupa ülkesinden önce Atatürk Türk kadınına siyasi ve toplamsal haklar verdi. Yine bunların karşılaştırmasını Gandhi ile yaparsak onun kadınlara ve kendi eşlerine karşı yaklaşımını, onun Hindistan’daki kast sistemine sessiz kalmasını, ve Hindistan kurulduktan sonra bile kadınlara haklarını vermemesini ve kast sistemini ortadan kaldırmamasını veya ona karşı bir takım uygulamalar yapmaması  benim gözümde gerçekten çok büyük bir eksiklik. Ama tabii dünyada Atatürk’ü ve Gandhi’yi soracak olursak sonucunu siz zaten biliyorsunuz bu da Batının ne kadar taraflı ve hatta Atatürk gibi yüce bir lidere haksızlık yaptığını üzülerek söylüyorum. Son olarak da kendi ülkemden de örnek vermek istiyorum. Çok sevdiğim, çok değerli kurucumuz Muhammad Ali Jinnah da bizim için yeni bir devlet kurdu ve Pakistan’ı sekülar bir devlet ilan etti. Eşitliği getirdi. Eğitim, bilim, ve kadın hakları konularında çok yoğun bir çalışma yaptı fakat ne yazık ki bir Atatürk kadar devleti sağlam temeller üzerine kuramadı ve ülkemiz kuruluşundan 26 yıl sonra yani 1973’te dini kullanan yobazların elinde düştü ve ülkenin rejimini değiştirdiler ve İslami kanunları getirerek laikliği kaldırdılar. Şuan anayasamızda insan üstünlüğü yok, din üstünlüğü var. Bir kişinin devlet kademesinde belli bir yere gelmesi için Müslüman olması şart. Bu durum Pakistan’da bulunan 12 milyonluk gayrimüslüm nüfus üzerinde adaletsizliğe yol açıyor. Ne yazık ki bu maddenin anayasamızda değiştirilmesi tartışılamaz. Diğer bir yandan Atatürk’ü okuduktan sonra görüyorum ki öyle sağlam bir Türkiye devleti inşa etmiş ki onlarca askeri darbe ve her zaman Türkiye’nin egemenliğine karşı iç ve dış propogandalara rağmen çok şükür ki kimse bunu yıkamadı. Umuyorum ki Türkiye’ye kimse zarar veremez. Anlatmak istediğim Atatürk benim için bir bütündür. Son bir şeye değinip yazımı bitirmek isterim;

Kendi ülkemden örnek vermem gerekirse bizim en büyük medya kanalı ve gazetesi olan JUNG’da köşe yazarı, düşünür ve yazar olan çok değerli hocamız Hassan Nisar Atatürk’ü şöyle anlatıyor; şuan ki Pakistan’ın hastalığı ile 100 sene önceki Türkiye’nin hastalığı aynıdır. Kısaca devletin masum ve cahil halkının dini duygularını sömüren yobazlardan bahsediyor.Durumu şöyle açıklıyor “Biz 100 sene önce Atatürk’ün Türkiye’ye yazdığı reçeteyi (yani yaptığı reformlar, yenilikler, modernleşmeden söz ediyor) alıp uygulamazsak Pakistan’ın 2040’lı yılları  göremeyeceğinden endişe ediyorum.

Yazımı sonlandırırken, üzülerek söylüyorum ki Atatürk ile çok geç tanıştım. Belki de kendisi hakkında çok fazla bilgiye sahip değilim, fakat şimdiye kadar Atatürk hakkındaki gözlemlerim bu şekilde. Onun devrimlerini benimseyip, eserlerini okumaya devam edeceğim.

* Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğrencisi

Top