NAZİF EKZEN YAZDI: TÜRKİYE’NİN KAYNAK BULMA GÜCÜ TAMAMEN KURUDU 26.04.2016

Açıkların finansmanı için Türkiye’nin uluslararası alanda kaynak bulma gücü yada sürekli akan bir sıcak para bolluğu tamamen kurumuştur. Krizin ana kaynağı dış kaynak yetersizliğine bağılı yüksek borçluluktur.

Dışımızdaki dünyayı sadece izliyoruz. Uzaktan izliyoruz. Dışımızdaki dünyada şimdi, Cumhuriyetin ilanından bu yana en yalnız olduğumuz dönemdeyiz. İktidar ısrarla farklı bir görünüm vermeye uğraşıyor. İçeride artık neredeyse haftalık olarak gündemler yaratılıyor. Giderek daha kısa süreli olarak kamuoyunu yönlendirmeye yönelik yaratılan gündem maddelerinin aynı hızla yok olduğunu görüyoruz. Gerçek yaşamla hiçbir bağlantıları yok. Siyasi iktidar çok uzun sayılacak bir dönemdir kullanmakta olduğu “algı yaratma” yöntemini artık günlük politikasının asli unsuru haline getirmiş durumda. Popülizm bu denli tek başına ülke politikalarının yürütülmesinde hakim konumda olmamıştı.

Uygulama sonuçlarını popülizm etkilerinden arındırıp görebilmek son bir yıldır, özellikle, ekonomide çok zor hale geldi. Bizim yakından izlemeye çalıştığımız ekonominin genel dengesinde yaşanan zorluklar ve dar boğazlar çoğaldı. Ekonomideki zorlukları, dar boğazları geçmiş son dört yılda, 2011 sonrasından başlayarak artan bir şekilde adım adım yaşadık. Giderek şiddetlendi. 2015 son çeyreğinden başlayarak sınırlarımızda ve Doğu- Güneydoğu’daki sıcak çatışma ile birleşti ve bütün ekonomik göstergelerin üzeri sıcak çatışma ile örtüldü. 2016 yılında, günümüze kadar geçen sürede, ekonomide büyük bir belirsizlik ortamındayız. Her geçen gün kamunun ekonomideki baskısı artıyor. İdari müdahaleler ve kamunun doğrudan finansal desteği ve teşvik kapsamı genişliyor – artıyor. Kamusal kaynakların son imkanlarına varana dek kullanımı sürüyor. Genel denge açısından baktığımızda dış dengede, dış kaynak sağlama imkanının 2015’in son aylarından bu yana neredeyse sıfırlandığını ve döviz rezervlerini azaltmak yolu ile dış dengenin sağlanmaya çalışıldığını görüyoruz. İthalatın önemli ölçüde daralmasına (petrol fiyatlarındaki düşüşün de katkısı ile) karşın cari işlemler açığının aynı ölçüde daraltılamamış olduğu, Türkiye’nin “net hata-noksan” kalemindeki aşırı hareketlilikten, iniş çıkışlardan anlıyoruz. Türk ekonomisinin dış dengesindeki “borçluluk sorunu” bütün göstergelerin üstünü örttü.

IMF VI. MD 2015 TÜRKİYE RAPORU: DIŞ BORÇLANMA SÜRDÜRÜLEMEZ

Üye ülkelerin yıllık ekonomik gelişme sonuçlarını IMF her yıl, üye ülkede, ülke yetkilileri ile yaptıkları ortak değerlendirmeden sonra açıklar. Türkiye 2015 Değerlendirme Raporunu nisan ayının son haftasında açıkladı.

Rapor ağırlıklı olarak Türkiye’nin “dış borçlarına ve borçlanmanın bu şekliyle sürdürülemez olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin toplam dış borcunun GSMH’ye oranının 2015’te yüzde 50’iyi aştığını gösteren rapor, 2016 yılında bu oranın yüzde 57 ile 60’lar düzeyine yaklaşacağını göstermekte.

Genel denge sonuçları özellikle, büyüme, (GSMH) dördüncü çeyrek sonuçları, “tüketimle büyüme” çerçevesini aşırı zorlayarak yüzde 5’in üzerinde bir gelişme olduğu iddiasında. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı böyle açıkladı. Ne denli gerçek olduğunu test etmek için IMF’in, IV. Md Türkiye İnceleme Raporu – 2015’e başvurmak istedik. İcra Direktörleri Kurulu Raporu 25 mart tarihinde kabul etmişti ancak 22 nisan tarihine kadar rapor yayınlanmadı. Yayımlanmak için yaklaşık 1 ay beklenmişti. Biliniyor; İcra Direktörleri Kurulu nihai raporu görüşüp onay verdikten sonra yayımlanmadan üye ülkenin görüşüne sunuyor, uyuşmazlık varsa giderilmeye çalışılıyor. Böyle bir sorun nedeniyle mi 1 aylık gecikme yaşandı. Bilemiyoruz.

Açıklanan IMF-2015 Raporu ağırlıklı olarak Türkiye’nin ağır borç yüküne vurgu yapıyor. 2014 yılından sonra 2015 yılında da Türkiye’nin GSMH’nin dolar cinsinde gerilediği (yüzde 9.9) ve 2015 yılı sonunda 716 milyar dolara indiği anlaşılıyor. Oysa ki yıl sonu tahmini 800 milyar dolar olarak açıklanmıştı.

Türkiye dış dünyada güvenirliğini ve müttefiklerini, komşuları ile olan dayanışma gücünü yitiriyor. Bulunduğu bölgede Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar yalnız. Aynı zamanda şimdi batı dünyasına hiç olmadığı kadar uzak ancak siyasi ve ekonomik yönden batıya geçmişten daha fazla bağımlı. Son bir yıldır, özellikle mayıs 2015 genel seçimleri ile birlikte bulunduğumuz bölgede siyasi ve ekonomik olarak batı dünyasından uzaklaşıp, başını Suudi Arabistan ve Türkiye’nin çektiği “umutsuz” bir birliği zorlamakta.

Ekonomi bu büyük belirsizliğin içinde ve artmakta olan güvenlik harcamalarına bağlı olarak kamu harcamalarının beklentilerin çok ötesinde büyüyeceği anlaşılıyor. Bütçe açığının hızla artması sonucu 2016 yılı içinde, dış açığa ilave olarak iç açığın da artması kaçınılmaz. Kısaca 2016 yılında ekonomide ikili açığın borçlanmasının zorlaması gündemde olacak.

EKONOMİNİN GÜNDEMİ: ÇARESİZLİK

2012 ortalarında, özellikle 2014 yaz ortasından başlayarak sürekli olarak Türk ekonomisinin bir dar boğaza girdiğini, kimi alanlarda “kriz” koşullarında olduğunu bıkmadan anlatmaya çalıştık. Bir süredir, 2015 erken genel seçim sonuçlarını ve kurulan yeni hükümeti bekledik. Yeni AKP hükümetinin 14 yıllık AKP döneminden farklı bir programı olamayacağını bilerek bekledik. Açıklanan hükümet programı ve içindeki ekonomik programın yeni bir çıkış için hiçbir hedefi yoktu. Ancak başbakan, özellikle başbakan yardımcısı ekonomide iddialı bir biçimde “reform” hatta daha da ilerisinde “devrim” (bu sözcükle yapılan benzetmeye inanmakta zorlandık ancak) niteliğinde ekonomik program hazırladıklarını söylüyorlardı.

Ekonomide bu yapılanları “reform”, “devrim olarak adlandırmak AKP’nin her zaman yaptığı gibi “algı yaratmak”.

2012 ortalarında ekonomide başlayan güç kaybının yeni AKP hükümeti sonrasında da devam ettiğini görüyoruz. Algı yaratma yönteminin en yaygın kullanıldığı alan ekonomi. Bütün makro göstergeleri, açık bir biçimde ve birlikte, negatif seyreden bir ekonomide büyüme olduğu savlanmaya çalışılıyor. 2015 son çeyreğinde, iki seçim döneminin kamu harcamalarındaki artış ile yüzde 5 üzerinde büyüme olduğu açıklandı. Toplam 2015 yılı büyümesinin yüzde 4 olduğu açıklandı. Türkiye bütünüyle seçim ve sıcak çatışmanın yurt-içi talepte yarattığı etki ile büyümüştü.

Bu eğilimin devamı mümkün mü?

2016 ekonomisinin belli olan ilk göstergeleri dış ticaret cephesinde, ithalat ve ihracattaki daralmanın devam ettiğini göstermekte. Dış taleple büyüme dönemi artık tümüyle kapanmış oluyor. Dış kaynak kullanımı mümkün değil. İç taleple büyüme hangi iç kaynak kullanımı ile sürecek.

İKTİSAT POLİTİKALARI DEĞİŞEBİLİR Mİ?

Şimdi Türkiye iktisat tarihinin bu noktasındayız. Daha derin bir ekonomik krize mi sürükleniyoruz ya da yeni bir program ile restorasyon’a mı gideceğiz. Yeni değil, Türkiye dış denge krizlerine bağlı olarak 1950’den bu yana benzer beş (1958, 1970, 1980, 1994, 1999-2000/2001) finansal – ekonomik kriz yaşadı. Son yaşanmakta olduğumuz kriz de öncekilerden farklı değil. Krizin kaynağı; ekonominin dış dengesindeki büyüyen açıklar – dış borçlanmanın önce hızlanması sonra tıkanması. Ekonomik büyümenin düşmesi ve resesyon. İlk bakışta krizler arasında farklılık olmadığını söylüyoruz. Ancak büyük ve temel farklılık var. 1980 öncesi krizleri “kapalı olduğu söylenen” ekonomik yapıda yaşanmıştı ve krizleri büyük ölçüde nedeni bu kapalı ekonomik yapı idi. Ancak şimdi görüyoruz ki, 1980 sonrasının piyasa ekonomisinde, açık ekonomisinde de benzer krizler yaşanmaktadır. 1980’in kendisini ayrı tutarsak, 1994, 1999-2000/2001 krizlerinin temel nedeni, ekonominin dış dengesindeki açıklardı. Şimdi 2014-2015 döneminde yaşamakta olduğumuz krizin ana kaynağı gene dış açıklardır. Açıkların finansmanı için Türkiye’nin uluslararası alanda kaynak bulma gücü yada sürekli akan bir sıcak para bolluğu tamamen kurumuştur. Krizin ana kaynağı dış kaynak yetersizliğine bağılı yüksek borçluluktur. Uluslararası piyasalar Türkiye’ye yönelik bütün dış finansman kaynaklarını neredeyse sonuna kadar kapatmıştır. Türkiye şimdi 2016 yılı başından bu yana rezervlerini yemektedir.

24 OCAK – 12 EYLÜL REJİMİ

1980 (24 ocak – 12 eylül) rejiminden önceki dönemde, Türkiye kapalı bir ekonomi olduğu,  iç taleple büyümeye – ithal ikamesine bağlı bir ekonomi olduğu kabul edilirdi. 1980 rejimi, 1970’li yılların sonunda dünya ekonomisinde kapitalist sistemin başlattığı ve hızla alanını genişlettiği neo-liberal saldırının ilk hegemonyasına aldığı ülkelerden birisi oldu. Bu bütünüyle dışa açık bir ekonomi yaratılmasını hedefleyen neo-liberal saldırıya karşı, 1978-1979 yıllarında zamanın CHP iktidarı karşı koymaya, bağımsız iktisat politikaları ile ekonomik kalkınmasını gerçekleştirme yolunda ilerlemeye devam etme kararlılığını göstermeye çalıştı. Yalnız kaldı ve zaten çok kritik bir dengede olan iktidardaki siyasi gücünü kaybetti. CHP iktidardan ayrılır ayrılmaz 24 ocak 1980 rejimi, IMF-Dünya bankası desteğinde ve yakın denetiminde yürürlüğe girdi.

Değişen iktidarlara karşın 1980 yılından bu yana son 35 yıldır içinde yaşadığımız ekonomik sistem 24 Ocak – 12 Eylül rejiminin 1980’de oluşturmuş olduğu bu sistemdir. Liberallerin ve muhafazakarların doğal olarak böyle bir sisteme itirazları, karşı koymaları olamazdı. Ancak, söylemlerine bakarak siyasal İslamcı, cemaatçi ve sosyal demokrat cephe temsilcilerinin karşı koyması direnmesi beklenirdi doğal olarak.

İçinde yaşadığımız son 35 yılın (1980-2015) ekonomik sisteminin kesintisiz ve itirazsız, hiçbir değişikliğe uğramadan, tersine neo-liberal hedefler doğrultusunda geliştirilmeye devam edilerek sürdüğünü söylüyoruz.

1980 sonrasında 10. dönem genel seçimlerini yaşadık. Hiç bir alternatif üretilmeden neo-liberal yapıların daha yoğun olarak içselleştirildiği ve aktif ekonomi politikaları haline getirildiği, “farklı iktidarlar – tek siyaset döneminin” hiç sapma olmadan bu dönemde de “tek siyaset” olarak devam edeceğini anlıyoruz. Son seçim bildirgelerinde açıklanan ekonomi politikasında, başka bir alternatif ekonomi tercihi içermedi.

AYAĞA KALKMA GÜNLERİ

Alternatifin olduğuna inanıyoruz. Bir dönemde Türkiye’nin alternatif yarattığını biliyoruz. Bir dönem yarattığı alternatifin yolunu açmak için direndiğini de biliyoruz. 1978-1979 yıllarından söz ediyorum.

35 yıl önce Türkiye’yi sanayileşme politikalarından kopartıp ticaret seçeneğine yönelten anlayış bugün Türkiye’nin neden sanayileşmeden hızla uzaklaştığını hala anlamamaktadır.

24 Ocak – 12 Eylül rejimi yoluyla neo-liberal ekonomi ile ilk kez karşılaşan Türkiye, 35 yıldır bu ekonomik sistem tercihini ısrarla sürdürmektedir. 35 yıldır sistemin dışına çıkan ya da çıkmak isteyen siyasi bir irade ortaya konmamıştır. Bu 35 yıllık sürede, 10 genel seçim yapılmıştır. Kurulan hükümet sayısı 16 olmuştur. Bu kurulan hükümetler, sağ-muhafazakar, İslamcı, milliyetçi ve sosyal demokrat hükümetlerdir. Sol hükümet hiç olmamıştır.

24 Ocak -12 Eylül neo-liberal modeli Türkiye’nin içinde yaşadığımız dönem dahil, son 35 yıllık ekonomik ve toplumsal yaşamını belirledi. Türkiye’deki hiçbir siyasi güç ve hareket bunun önüne geçemedi – geçemedi. Türkiye bağımsız karar alma gücünü yitirdi. 35 yıldır süren alternatifsizlik alternatif olmamasından kaynaklanmıyor. Alternatifin olduğuna inanıyoruz. Bir dönemde cumhuriyetin başlangıcında, en yoksun olduğumuz dönemde, Türkiye’nin alternatif yarattığını biliyoruz. Bir dönemde de yarattığı alternatifin yolunu açmak için direndiğini biliyoruz ve unutmuyoruz.

Siyasetin, içeride ve dışarıda, ekonominin içeride ve dışarıda hiçbir gücünün kalmadığı noktadayız. Türkiye bu tükenmişliği aşacak, neo-liberal sürüklenişten kendi özgür iradesi ile çıkacak, 35 yıl önceki hatayı bir kez daha yapmayacaktır. Ayağa kalkma günlerindeyiz.

Neo-liberal iktisat politikası araçlarının dışında elimizde güçlü araçlar var. Tümüyle yurt-içi kaynakları öne çıkartan, vergi reformu, adaleti gözeten gelir dağılımı, hane halkını cari tüketime dönük bireysel borçlanmaya sürükleyen borçlanmaya müdahale.

Yeni bir yol var. Bundan sonra artık bu “açılımı” gündeme getiriyoruz.Nazif Ekzen Odatv.com

 

Top