MEHMET RAUF İNAN

               MEHMET RAUF İNAN(*)  (1905- 29 Şubat 1996)

                            Prof. Dr. Mahmut ADEM,**

             Rauf İnan Kimdir?

            1905’te Bingöl’ün Genç ilçesinde doğmuş, Dedesi Derviş, Bitlis merkezinde doğup büyümüş bir Kürt idi. Mesleği bilinmiyor. Oğlu Yasin Vehbi Efendi’yi rüştiyede  okutup malmüdürü yaptığına göre en az orta halli biri olmalı. Bu sınıf kökeni M. Rauf İnan’ın ideolojisine de denk düşmektedir. Ailenin daha önce doğmuş çocukları yaşamadığı için  babasının Bingöl’ün Genç ilçesindeki Malmüdürlüğü  sırasında doğan çocuklarına Dursun Mehmet Rauf adını vermişler. Genç’te arkadaşları ona Dursun  diyorlarmış.  Rauf İnan’ın ilk öğretmeni Babaannesi. Aileden aldığı terbiye nedeniyle içki içmiyor, 9 yaşından beri oruç tutuyor. 10 yaşından beri de namaz kılıyor. Babasının bir kitaplığı da var. Eve düzenli gazete de alınıyor. 6 yaşında ilkokula başlıyor. Üçüncü sınıfa geçtiğinde  Balkan savaşı başlıyor. Rauf İnan, daha o yaşlarda vatana hizmet için çalışmakta, kalemiyle, kafası ile düşmana saldırmaktadır. Bu düşman 1919- 1920’lerde Urfa’da işgalci düşman, daha sonraki yaşamında  gerilik, bilisizlik (cahalet), tembellik, aşırı adaletsizliklerdir.

            Birinci  Dünya Savaşına girildiğinde Türkiye bir milliyetler boğazlaşması da yaşamaktadır.  Rus ordularıyla  birlikte  Doğu Anadolu Ermenilerin egemenliğine girmektedir. Ermenilerin öç alacağından korkulmaktadır. Malmüdürü Hacı Yasin Efendi’ye, ailesini de yanına alarak alelacele Genç’ten göçmek düşer. 10  yaşındaki  Dursun Mehmet Rauf’un belinde babasının tabancası vardır. Ermeni baskınlarının baskıları ile yapılan bu yolculuk Lice’de noktalanır. Babası Kulp’a atanınca da kısa süre sonra oraya göçerler. Burası da savaş alanına yakındır. Yaralılar, esirler, depo haline getirilen camiler, hastaneye dönüştürülen zengin konakları… Kulp’ta okul yoktur. Halasının oğlunun atandığı Urfa’ya gönderilir. Ancak burada da okuma olanağı bulamaz. Neyse ki Babası 1917’de Birecik’e atanmıştır. Orada beşinci sınıfa başlar. Başöğretmeni Zihni Bey, İstanbul’dan Mehmet Akif’in eserlerini getirtmekte ve O’nun savaş yıkımları karşısında Tanrı’ya serzenişte bulunan, halkı direnmeye çağıran şiirlerini okumaktadır çocuklara. Bunlar 12 yaşındaki Mehmet Rauf’un belleğinden hiç silinmeyecektir… Mehmet Emin Yurdakul’un bazı şiirleri gibi… Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur… Rauf İnan koyu bir Türklük eğitimi almaktadır ve ilerde Türk olmakla övünecektir. Kürtçe ile ilgisi çocukluğunda çevreden öğrendiği sözcüklerle sınırlıdır.

            Yaz tatilinde bir Ermeni ustanın yanında ayakkabı çıraklığı yapar. Bu çıraklık ileriki yıllarda iki kez daha tekrarlanacak ve O, ayakkabıcı kalfası olacaktır. Böylece iş yapmanın erdemini,  iş disiplinini de öğrenecektir. O’nun 6 yıl olan ilkokulun son sınıfına gittiği 1918 yılında savaş biter. İngilizler, Birecik’i işgal ederler. Öğretmenler de artık ilkokula gelmemektedir. İşgal birliklerinde bulunan Hintli askerler, zaman zaman derse gelerek geometri dersi verirler.  

(*) Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu üyesi ve 1990 yılı yılın Atatürkçüsü ödülü sahibidir. Bu ödül ona, Ahmet Taner Kışlalı’nın da bulunduğu ADD Genel Yönetim Kurulunca 1999’da verilmişti.

 

 

            İngilizlerden Fransızlara  geçen Urfa’nın halkı zorlu bir savunmanın içindedir. Çocuklar da bu savunmanın hem ruhsal hem de bedensel olarak içindedirler. Mehmet Rauf 15-16 yaşlarında bir delikanlıdır. Nerdeyse eline bir silah alıp çetecilere katılacaktır. Bu yıllarını, Urfa’nın kurtuluş savaşını ömrü boyunca unutmayacaktır. Babasının memuriyeti nedeniyle bir yıl gelip kalabildiği Urfa’da Mehmet Rauf 1919’da sultaniye (lise) kaydolur. Sultaninin 6. Yani o zamanki ilkokulun son sınıfından derse başlar. Böylece ilkokul diplomasını ikinci kez almış olur. Birinci ve İkinci İnönü zaferlerinin yıl dönümlerindeki  törenlerde hararetli konuşmalar yapar, çok da alkış alır. 8 ve 9. sınıflarda Rıdvaniye Medresesinin bir odasında kalmaktadır. Kendisinden yaşça büyük öğrencilerin doğubilim, gökbilim gibi konularda sorularını yanıtlar, getirdiği açıklamalardan ötürü O’nu yeterince Müslüman bulmazlar. Burada Namık Kemal’in, Abdülhak Hamit’in, Victor Hugo’nun kitaplarını okumaktadır. Urfa’nın sevilen öğretmenlerinden Hacı Abdullah Efendi’nin hafız Divanı’ndan çeviri dersleri almaktadır. Bir yıl kadar da Hafız Ubeydullah Efendi’den Gülistan dersleri alır. Böylece okulda çalıştığı Fransızcadan başka Arapça ve Farsça ile de köprüler kurmuştur. Daha sonra bunlara Almanca ve İngilizce de eklenecektir.

                  Cumhuriyet Öğretmeni

            Türkiye’nin bağımsızlığı kazanılmış ve Cumhuriyet ilan edilmiş, üst yapı kurumları yenilenmeye başlamıştır. Ancak okuma olanaklarını araştırmak için Ankara’ya gider. Milli Eğitim Bakanlığı onu İstanbul muallim mektebine (öğretmen okulu) gönderir. İstanbul’da denizi ilk kez gören 19 yaşındaki bu delikanlı, bu kadar suyun tuzlu oluşuna yanar. Muallim mektebinin 5. sınıfına yazılır. İstanbul’u tanımaya çalışır. Tanin gazetesi ile Resimli Ay dergilerini okur. Öğretmenleri  İbrahim  Alaaddin Gövsa, Melih Cevdet Anday, Ali Canip Yöntem, Rüştü Uzel’e hayrandır.

            İlk yazısı Şubat 1925’te  Tanin gazetesinde, o yıl doğduğu  Urfa’nın Genç ilçesi merkezli  Şeyh Sait ayaklanmasını  telin eden bir yazıdır. O  zaman  20 yaşında Kayseri Zincidere öksüz yurdunun 2.sınıf öğretmenidir. 1926’da Kayseri’de  açılan ilköğretim müfettişler kursuna katılır. Burada Kadri Yörükoğlu, Reşat Şemsettin Sirer, İsmail Hakkı Tonguç’la tanışır. 1928’te ilköğretim müfettişliği kursu için Viyana’ya gönderilecek sınavı başarır. 1929 başlarında Almanya’dadır. 33 gün Berlin’de kalmıştır. Viyana’da okullarda ışıklı gösterilerden yararlanma, Paris’te çocukluk konulu uluslararası kongrelere katılır. Zürih’te Pestalozzi müzesini görüp Türkiye’ye döner. Alman eğitimine hayran kalmıştır. Yıllarca Avrupa’da gördüklerini Türk eğitim sistemine uygulamak ister. Birlikte bulunduğu ekibe  “Viyanacılar” denir.

            27 Ekim 1931 günü İstanbul’da ilköğretim müfettişliğine atanır. Burada ezberci yöntemlere karşı çıkar. İlk konferansını Darülfünunda (Üniversite) verir. Bu konfrans konuşmaları  “Çocuğa Göre Mektep” adlı bir kitapta yayımlanır. Yedek subaylıktan sonra 1934’te  İzmir’de ilköğretim müfettişliğine atanır. O yıl evlenir. Ferit Oğuz  Bayır’la Rauf  İnan İzmir’de  Muallimler Cemiyetinin yönetimindedirler. 1935’te İzmir Milli Eğitim Müdür  yardımcılığına atanır. Aynı zamanda Kız Lisesinde Almanca derslerine de girer. Cumhuriyet hükümeti geç de olsa köye eğitim götürmek istemektedir. İnan 1936’da Ankara’ya çağrılır. Eğitmen işinde görev  alması istenir. Nüfusu 250’den az 16.000 köy vardır.  Bu hızla bu köylere yüz yılda bile öğretmen gönderilemeyecektir. Askerliğini çavuş, onbaşı olarak yapmış genç köylüler, belli bir kurstan geçirilerek kendi köylerine eğitmen olarak gönderilecek ve üç sınıflı  bu okullarda okuma-yazma, hesap, yurt bilgisi vb öğreteceklerdir. Bu fikir Atatürk’ün o zamanki Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a talimatıdır. Bu görüşü İlköğretim Genel Müdür vekili İsmail Hakkı Tonguç, İnan ve arkadaşlarına açar ama hemen hepsi karşı çıkar. İnan bu görüşe daha ihtiyatlı yaklaşır. Tonguç, bir yemekte İnan ve bir arkadaşını ikna eder. Bakan’a bildirilir.

            Rauf İnan 14 Ekim 1937’de Manisa Milli Eğitim müdürlüğüne ve Manisa Horozköy’de açılan eğitmen kursuna müdür olarak atanır. Üç yıl içinde 200 eğitmen yetiştirilir. Manisa’nın dağlık bölgelerindeki köyler bu kadar okula ve öğretmene kavuşur. Köy eğitimi konusunda, iki yıllık köy öğretmen okulları ( Denizli ve Kayseri’de 1926), eğitmen kursları (1936) ve 17 Nisan 1940’te büyük bir atılımla başlar. Bunun öncüleri Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel,  ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç,  Ferit Oğuz Bayır, Rauf İnan vb denebilir. Rauf İnan, Çifteler’de açılacak köy enstitüsü müdürlüğüne atanır.  İzmir Kızılçullu’daki köy enstitüsü müdürü de Emin Soysal’dır. Ama toplumcu aydınların model aldığı, Rauf İnan’ın Çifteler Köy Enstitüsüdür. Çünkü burada iş, eğitimde bir araç değil, bir amaçtır.  İnan  burada tam dört yılı tüm öğretmen ve öğrencilerle arı gibi çalışmıştır. Burada öğrencilere karşı dayak yasaklanmış, öğrenciler örgütlenerek okul işlerinde söz sahibi edilmiştir. İnan buna “kişilik eğitimi” diyor. Okulun binalarının yanı sıra elektrik santralını, un değirmenini de öğrenciler kendi olanakları ile yapmışlardır. Ağaçlar dikilmiş, bağlar yetiştirilmiştir. İnan burada köyü ve köy çocuklarını tanımış, onların yaratıcılıklarına inanmıştır. 1942’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açıldığında ilk dersi Rauf İnan vermiştir. Çifteler’deki başarısı üzerine Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve Yüksek Köy Enstitüsü müdürlüğüne atanır İnan. Rauf İnan’ın iki ayağı da Kemalizm’e dayanıyordu, yani sözde değil özde Atatürkçü idi. Ama diğer bazı köy enstitüsü yöneticilerinin bir ayağı Kemalizm’e diğer ayağı köylü devrimciliğine açılıyordu. 17 Nisan 1946 Enstitüler Bayramından dönüşte Yücel İnan’a müdürlükten alındığını dostça söyledi. Buna İnan üzülmüştü, sonra daha pasif bir görev olan bakanlık müfettişliğine atandı. Sonra çeşitli okullarda öğretmen olarak çalıştı.

            Katıksız Atatürkçü Rauf İnan

            27 Mayıs 1960 askeri harekâtı sonrası,  Rauf İnan rahat bir nefes aldı. 23 Haziran 1960 günü Anayasada eğitimin nasıl yer alması gerektiği konusunda İsmail Hakkı Tonguç’la bir çalışma yapmayı beklerken Tonguç’un ölüm haberi gelir. Tonguç’un mezarı başında Hasan Ali Yücel’den sonra İnan Konuşur. Sivas’ta toplanan Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) genel kurulu, yokluğunda İnan’ı yürütme kuruluna ve başkan vekilliğine seçer. Fehmi Yavuz’un Milli Eğitim Bakanlığı döneminde 222 sayılı ilköğretim ve eğitim yasası üzerinde çalışır. TÖDMF kontenjanından Kurucu Meclis üyeliğine ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyeliğine, ardından yönetim kurulu üyeliğine, bu sıfatla Eğitim Komitesi Başkanlığına seçilir. Kendisi ile orada yıllarca çalıştım, çok şey de öğrendim. Ama ilk tanışmam 1979 yılında, Türk Eğitim Derneğinde, eğitim hizmet ödülü verildiğimde, TED Bilim Kurulu Başkan yardımcısı, dolayısıyla seçici kurul üyesi olarak olmuştur. Bu nedenle onu Tunalı Hilmi caddesindeki evinde ziyaret etmiştik. Orada başlayan dostluğumuz, UNESCO Türkiye Milli Komisyonundaki birlikte yaptığımız görevler sırasında, hatta evimizin bir arka sokağına taşındığında orada sürmüştür. Ona bu ödül,  “demokrat kişiliği, Atatürk devrim ve ilkelerine bağlılığı ve bu alanda öğrencilerine esin kaynağı olması” nedeniyle verilmiştir. Bu ödül TED’in verdiği 2. ödüldür. Birincisi eğitimci Hıfzırrahman Raşit Öymen (Altan Öymen’in babası) verilmiştir. Sonra Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Rüştü Uzel, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, vd verilmiştir. Aslında  cumhuriyet dönemi Türk eğitim tarihini bilen her aydının, Rauf İnanı tanımaması olası değildir.

            Rauf İnan’ın yazdığı tüm makale ve kitapları yazmak istesem sayfalarca sürer. Onun için UNESCO Türkiye Milli Komisyonunca 1983’te yayımlanan “Atatürk’ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları” başlıklı kitabından birkaç alıntı ile yetineceğim. “Yazı  devriminin üzerinden 50 yılı aşan bir süre geçti. Tarihte örneği çok az olan bu büyük bir kültür devriminin amacı, Türkiye halkını –tek yurttaş kalmamacasına- okumaz-yazmazlıktan kısa sürede kurtarmak, bu toprakların tüm insanlarını insanlık ve yurttaşlık hak ve ödev bilincinin aydınlığına kavuşturmaktı. Bu amaç gerçekleşmedikçe devrimin her bölümünün temelindeki düşünceler, erekler bilimsel yöntemlerle açıklanıp tüm ulusa anlatılmadıkça, Atatürk ve Atatürk ilkeleri kuru sözcükler olarak kalacak, bunun için de o büyük evrensel devrimi yapmış olan ulusumuz boşluklardan, şaşkınlıklardan kurtulamayacaktır”. 2018 yılı Türkiye’sini İnan 35 yıl önceden sezmiş ve uyarmıştır. Bu satırlar bize İnan’ın Atatürk devriminin yılmaz savunucusu olduğunu göstermektedir. Rauf İnan, anayasadan laikliğin çıkarılmasını isteyen kimi akademisyenleri şu sözlerle eleştiriyor anılan yapıtında. Bu günümüzde “iki ayyaş” diyenlere 35 yıl önceden verilmiş çok güzel bir yanıt değil mi?” Bilim alanımızdaki bu boşluk nedeniyledir ki, kimi akademik etiketlilerden, O’nu hiç anlayamadan, tarihsel işlevini, evrensel bir devrimin koşullarını hiç mi hiç kavrayamadan, üstünkörü, gelişigüzel, bu nedenle de düzeysiz savlarla eleştirmeye kalkarak ucuzca ün elde etmek girişiminde bulunanlar bile çıktı”. “Türk’ün İslam’ın ve insanlığın evrensel değerlerini Atatürk gibi ve o ölçüde, o nitelikte kendi kişiliğinde yansıtmış, laiklik ve İslam’ı bütünsellikten, sonradan katılmış boş ve yanlış inançlardan arıtmayı, düzmeceliklere, çeşitli tecimsel…vb çıkarlara araç edilmekten kurtarmayı sağlayarak özündeki yüceliğe kavuşması yolunu açmış başka bir lider yoktur dünyada. O, politikaya doğruluğu, güvenilirliği, erdemi ve sevgiyi katmış tek önderdi. Tüm dünyada sağladığı olağanüstü ilgi ve saygı bundandı”.

            Türk toplumunu, ümmetlikten Türk yurttaşlığına, tebaa anlayışından halkın egemenliği ilkesine, din temeline dayalı bir devlet yapısından laik ve demokratik bir cumhuriyet çizgisine ulaşabildiyse, bana, cumhuriyet döneminde yetişmiş inançlı Atatürkçü öğretmenler kimlerdir denildiğinde ilk aklıma gelen Rauf İnan ve onun köy enstitülerinde yetiştirdiği ilkokul öğretmenim Ali Susarlardır. Rauf İnan yalnızca bir öğretmen değil, aynı zamanda örnek alınacak bir eğitim yöneticisi, öğretmen örgütçüsü, dürüst bir yazar,  eğitimci, öncü bir Atatürkçüdür. Senden öğrendiklerimi her zaman, her koşulda isteyen herkese öğreteceğime söz veriyorum sevgili öğretmenimin öğretmeni. Işıklar içinde yat, ruhun şad olsun inançlı öğretmenim Rauf Bey !

 Not: masal körlerinin tutabildikleri yerinden anlatmaya çalıştıkları fili ne denli anlatabiliyorlarsa, ben de Rauf İnan’ı, o kadar anlatabildimse mutluyum. Bu bilgilerin önemli bölümünü, benim de Rauf İnan hakkında bir yazımın bulunduğu Öğretmen Dünyası dergisinin  “Yaşayan eğitim tarihimiz  M.Rauf İnan” adlı özel 161. Sayısından (Mayıs 1993) ya aynen ya da özetleyerek hazırlanmıştır.

** ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi, Anakara Ü. Eğitim Bilimleri F. Emekli Öğretim Üyesi

Top