Lütfü Kırayoğlu: Unutturulan Devrim: İkinci Meşrutiyet

 

24 Temmuz, tarihimizde pek çok mutlu olayın yıldönümüdür. Türkiye Cumhuriyetinin Tapu Senedi Lozan Antlaşması elbette bu mutlu olayların  en başında gelir. Basında sansürün kaldırılışı da bu mutlu günlerden biridir ve Basın Bayramı olarak kutlanır. Ne var ki Basın Bayramına vesile olan ve gerçek bir devrim olan II. Meşrutiyetin yıldönümü gözlerden saklanır. Unutturulur…

Kafa karışıklığı “Meşrutiyet” kavramının sözcük anlamından başlatılır.

“Tanrının yer yüzündeki gölgesi” olduğu iddia edilen ve adına krallık, ya da sultanlık dediğimiz mutlakiyet yönetiminden cumhuriyete geçişte bir ara aşama olan monarşi tipi yönetim biçimine monarşi adı vermeyen tek ülke biziz. Bizler her nedense monarşi yerine meşrutiyet demeyi tercih etmişiz. Haklı olarak. Ama meşrutiyet kavramının içini boşaltarak…

Meşrutiyet sözcük anlamı olarak şartlı demektir. Despot hükümdar II. Abdülhamit 23 Aralık 1876 tarihinde batılıların baskısı ile Anayasayı (Kanun-i Esasi) ilan edip göstermelik bir meclis kurarken her şey Sultanın şartlarına bağlı idi.    

1876 Anayasası olarak da bilinen Kanun-i Esasi, aslında sultanın egemenlik haklarına bir kısıtlama getirmiyordu. Yürütme yetkisini tümüyle elinde tutan II. Abdülhamit, sadrazam ve vekilleri istediği gibi atayıp görevden alabiliyordu. Meclisin vekiller üzerinde denetim yetkisi yoktu. Padişah, savaş ve barış yapma, istediğinde meclisi kapatma yetkisine de sahipti. Tek sözcük ile her şey şarta bağlı idi. Nitekim 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı yenilgisi gerekçe gösterilerek sadece 410 gün sonra 13 şubat 1878 tarihinde Meclis kapatıldı.

Meclis o kadar şartlı idi ki, I. Meşrutiyetin mimarlarından Mithat Paşa Anayasanın ilanından sadece 44 gün, Sadrazam oluşundan ise 48 gün sonra görevden alındı. Bundan 1 yıl sonra Meclis kapatıldı. Daha sonra Mithat Paşa sürgün edildiği Taif’te boğduruldu.

Birinci Meşrutiyet bu kadar şarta bağlı iken şimdi unutturulmaya çalışılan II. Meşrutiyet nasıldı?

Selanik ve Manastır’da örgütlenen ilerici subayların isyan ederek dağa çıkması üzerime 24 Temmuz 1908 günü II. Abdülhamit Anayasayı yeniden yürürlüğe sokarak İkinci Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Hızla seçimler yapıldı ve 17 Aralık 1908 günü Meclis yeniden açıldı. Ancak 33 yıl ülkeyi demir yumrukla idare eden Abdülhamit’in böyle bir yönetime tahammülü yoktu. Meclisin açılışı üzerinden 4 ay bile geçmeden 13 Nisan 1909 günü 31 Mart ayaklanması adı verilen gerici ayaklanmayı çıkardı. Selanik’te örgütlenen Hareket Ordusu 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırdı. (İsyancıların merkez üssü Taksim’deki Topçu Kışlası idi. Bugünün Abdülhamitçilerinin Topçu kışlasını yeniden inşa etmek istemelerinin nedeni de budur.)

Sonuçta meşrutiyetin şartı-şurtu kalmadı. İpler ayaklanmayı bastıran Hareket ordusunun eline geçti. Meclisi şartlı olarak açıp kapatma yetkisine sahip despot padişah 27 Nisan günü tahttan indirilerek sürgüne gönderildi.

8 Ağustos 1909’da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri “sembolik” bir düzeye indirildi. Artık vekiller heyeti (bakanlar kurulu) meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis Başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti. Bu değişikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca toplantı özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazıları anayasaya eklendi.

Bu rejimim adı artık meşrutiyet idaresi (şartlı idare) olamazdı. Dünyanın neresinde olursa olsun bunun adı devrim idi. Güçle başarılmıştı. Tıpkı 13,5 yıl sonra 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması gibi. Mustafa Kemal Atatürk o gün bu devrimi şöyle anlatıyordu:

 “Egemenlik hiç kimsece, hiç kimseye, bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusu’nun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi Türk ulusu, bu saldırganlara artık yeter diyerek, egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor!”  

24 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet hareketi o noktada kalmamış, hükmünü yürüterek 9 ay sonra bir devrimle noktalanmıştır. Bütün diktatörlerin devrim kavramından korktuğu gibi II. Abdülhamit’ten sonraki diktatörler de devrim kavramına düşman olmuşlar ve bu sözcüğü kullanmadıkları gibi devrimleri de ortadan kaldırmak için her türden karşı devrimci ile kol kola girmişlerdir. Bu büyük devrime yol açan 31 Mart ayaklanıcılarının torunlarının günümüz bölücü, şeriatçı ve “ahrarcıları” ( o zamanın “yetmez ama evet”çileri) ile kol kola girmeleri son derece anlaşılabilir bir gerçektir.

Günümüz devrimcilerinin bu günden o güne bakarak ve o günün devrimcilerini bazı hataları nedeniyle küçümseyerek 24 Temmuz 1908 devrimini küçümsemeye hakları yoktur.

24 Temmuzlara sahip çıkılmadan sultanlığa, Abdülhamitçiliğe karşı çıkılamaz, Cumhuriyet devrimlerine de sahip çıkılamaz.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

10.07.2016    

 

Top