Takım Tutar Gibi…

“Takım tutma” kavramı spor yarışmalarında bir ekipten yana olma anlamında kullanılsa da, hayatın her alanına girmiş, sonuç olarak siyasal parti yandaşlığından, okunan gazeteye, bir okul mensubu olmaktan doğduğunuz kente kadar yayılmış, bağnazlıkla eş anlam kazanmıştır.

 

Bu kavrama kaynaklık eden sporda da değil kabahat. Spor, insanları dostluk ve kardeşlik duyguları ile yarıştırırken kaynaştıran, eğiten bir etkinlik olmaktan çıkarılıp, insanları bölen, hatta savaştıran, cinayetler işleten bir uyutma, oyalama aracına dönüştürülmüştür. Kendiliğinden dönüşmemiş, bilinçli olarak bütün Dünyada egemen güçlerce aynı kalıba dökülmüştür. Nitekim günümüzde sporun  dallarından “endüstri” olarak söz edilmektedir.

 

Oysa genç cumhuriyet, önünde yapması gereken çok daha yaşamsal işler varken, bu konuya da el atmış, Atatürk’ün sağlığında 29 Haziran 1938’de Beden Terbiyesi Kanununu çıkartmış spora beden terbiyesi adını vermiştir. Kanunun 1. Maddesi çıkış amacını şöyle tanımlamaktadır: “Yurttaşın fizik ve moral kabiliyetlerinin ulusal ve inkılâpçı amaçlara göre gelişimini sağlayan oyun, jimnastik ve spor faaliyetlerini sevk ve idare etmek maksadı ile Başvekâlete bağlı ve hükmî şahsiyeti haiz bir Beden Terbiyesi Genel Direktörlüğü kurulmuştur.” Görüldüğü gibi amaç sadece spor yaparak bedensel gelişmeyi sağlamak değil, ulusal ve devrimci hedeflerdir. Bu nedenle okullarımızdaki dersin adı da spor değil, beden eğitimi olarak belirlenmiştir.

 

İşte taraftarlık, sporun bizzat yapılmadığı zamanlar dışında herhangi bir sporcu ya da takımın başarısını, doğrusunu, güzelini alkışlamak olmalıdır. Oysa günümüzde olimpik ruhtan bahsedildiği halde spor başka bir amaca yöneltilmiş, iyi, güzel ve doğru olanı alkışlamak yerine taraftarı olduğu sporcuyu ya da takımı körü körüne alkışlamaya dönüşmüştür. Tuttuğu takım, şike de yapsa, centilmenlik dışına da çıksa, vursa, kırsa da…

 

“Vur,,,kır…parçala… bu maçı kazan” sloganı tribünlerde hep bir ağızdan söylenirken, ne yazık ki tribünlerde söylenen slogan olarak kalmamakta şiddete dönüşmektedir.

 

Bu anlayış ne yazık ki hayatın her alanına yansımaktadır. Siyasi parti taraftarlığı, gazete okurluğu, hemşehrilik bilinçten, ideallerden uzaklaşmaktadır. Türlü ayak oyunlarıyla yönetimi el değiştiren bir siyasi partinin peşine takılmak, şirket hisselerinin el değiştirmesi ile yönetimi, yazarları düşünce sistemi değişen gazetenin peşine takılıp sürüklenmek, el değiştiren TV kanallarını izlemeyi sürdürmek, hemşehrimizin hatalarını görmezden gelmek, bindiğimiz dolmuş şoförünün hatası sonucu karıştığı trafik kazasında hatalı şoförden yana olmak…

 

Geldiğimiz nokta ne yazık ki budur.

 

Ulusça kendimize çeki düzen vermeliyiz. Alkışımızı, sevgimizi tutuğumuz takım, parti, dernek, doğduğumuz kent okuduğumuz gazete değil aklımız, ulusal bilincimiz yönetmelidir.

 

Züğürt Ağa filmindeki Haraptar köylüleri gibi, köyle birlikte alınıp satılan çaresiz marabalar olmaktan çıkıp yurttaş bilincine ulaşmalı sporu da, siyaseti de ulusal ve devrimci amaçlarla aklımızı kullanarak yapmalıyız.

 

Lütfü Kırayoğlu

10.11.2016

 

 

Top