Majestelerinin Yargısı

Majestelerinin Yargısı

 

Adamlar Osmanlı’ya hayran. İslam tarihine de öyle. Mehmet Akif Ersoy’u da çok sevdiklerini söylüyorlar. Ama ne Osmanlı tarihinden ne İslam tarihinden haberdarlar. Ne de Mehmet Akif Ersoy’un hayat felsefesinden haberleri var.

Matbaanın ülkemize bir türlü gelememesi gibi, okumayı da bir türlü öğrenemedik. Gözümüzle görmediğimiz hiçbir şeye inanmadığımız gibi okuduklarımıza da inanmadık. “Çok okuyan değil çok gezen bilir” atasözüne inanmamıza rağmen gezginlerin yazdıklarını da okumadık.

İslam dünyasının en önemli gezginlerinden Tancalı İbni Batuta (1304-1368) ünlü eseri  Seyahatnamesinde İslam dünyası, Türk dünyası yanında o zamanın bilinen dünyasının pek çok ülkesi hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor. 5 kez çıktığı seyahatlerinde yöneticilerden sosyal yaşama, yemek adetlerine, halkın giyim kuşamına varıncaya kadar pek çok konuda bilgi veriyor. İbni Batuta gezileri sırasında, Hindistan’a da gider. 1320’li yıllardır ve o sırada Hindistan’da ve Delhi’de Müslüman hükümdarlar egemendir. Adil bir hükümdar olan Sultan Gıyaseddin Tuğluk Han haris oğlu Muhammed tarafından öldürülerek devrilir.

Tuğlukoğlu Muhammed Şah zalim olduğu kadar cömerttir de. Gözünün tuttuğu adamları hediyelere ve servete boğar. Gözünün tutmadığını da hiç tereddüt etmeden boynunu vurdurur. Sarayında belirli günlerde halkın şikayetlerini dinler. Halkın dilekçelerinin kendisine ulaşmasını engelleyen görevlilerin de başını vurdurur. Ancak Muhammet Şah öyle bir yargı sistemi kurmuştur ki kadılar kendisini bile yargılayabilir, kadının karar vermesi halinde Muhammed Şah haksızlığa uğrayan tarafından doğrudan cezalandırılır.

İbni Batuta Seyahatnamesinde gözlemlerini şöyle anlatıyor:

“Hind ulularından biri hükümdarı kadı huzurunda hesap vermeye çağırdı. İddiasına göre hükümdar onun kardeşini sebepsiz yere öldürmüştü. Hiçbir silah kuşanmadan kadı efendinin huzuruna çıkan hükümdar saygı ile eğildi, selam verdi. Zaten önceden kadıya emretmişti; mahkemeye gelecek olursa ayağa kalkmasın diye! Böylece davaya çıkıp ayakta dikildi. Neticede kadı, hükümdar aleyhine karar vererek onun davacıyı razı etmesi gerektiğini bildirdi. Zira kardeşinin kanı vardı ortada. Hükümdar yüklü bir diyet vererek adamı razı etti.”

Bir başka olayı İbni Batuta şöyle anlatıyor:

“Bey çocuklarından biri kendisini sebepsiz yere dövdüğü iddiası ile sultanı kadıya şikâyet etti. Kadı, sultanın onu razı etmesi gerektiğini, aksi halde kısas yapılacağını söyledi. Ben o gün hükümdarın büyük salona geldiğinde çocuğu huzura çıkarıp eline bir sopa uzatarak şöyle dediğini duydum: ‘Başım hakkı için! Ben sana nasıl vurdumsa sen de bana öyle vuracaksın!’ Çocuk sopayı aldı, tam yirmibir defa vurdu ona! Hatta hükümdarın başından külahının düştüğünü gördüm!”

Elbette bundan 700 yıl önce şikayetçi olanlar asiller arasından, cezalar da daha farklı idi. Ancak hükümdar tıpkı şimdikiler gibi Müslüman ve aşırı dindar idi. Esas adı Cavna iken  Muhammed adını da babasını öldürdükten sonra kendisi almıştı. İslami kurallara uyulmaması halinde son derece gaddar olabiliyordu. Özellikle namaz konusunda çok titizdi. Namaz kılmayı bırakanları ölümle cezalandırdığı bile oluyordu. Ancak kadılar konusunda boynu kıldan inceydi.

Bütün bunları neden anlattık? Son günlerde yeni atanan hakim ve savcı adaylarının kura çekilişlerinin sarayda yapılması ve önemli bir kısmı AKP teşkilatlarında görev almış olan  atananların AKP Genel Başkanı salona girdiğinde hararetle alkışlamalarının kamuoyunda yoğun eleştiri ile karşılanmış olması.

Osmanlıya, İslam tarihine hayran olanların İslam tarihinde o dönemlerin hakimleri olan kadılarla ilişkisini anımsatmakta yarar olduğunu düşünmekteyiz.

İslam tarihinde çok yaygın olmasa bile en gaddar bazı yöneticilerin atadığı kadılarla yaşanan bu tür örnekler “majestelerinin yargısı”nın  nasıl olabileceğini gösteriyor.

Lütfü Kırayoğlu

21.03.2018    

Top