Lütfü Kırayoğlu: İstanbul Kurtulurken Osmanlı Sultanı Neredeydi ?

İstanbul’un kurtuluşunun 93. yıldönümünü Abdülhamit ve Osmanlı hayranlığı, Lozan’ı küçümseme tartışmaları arasında kutluyoruz.

Lozan’ın kazanımları sayesinde oturdukları koltuklardan Lozan ve kahramanlarına saldıran sorumsuzların açıklamaları, “gündem değiştirmek” gibi hafif gerekçelerin ardına saklanamaz.

Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının boynuna idam fermanları asılmasından başlayıp, Londra Konferansı, Mudanya Mütarekesi süreci ve İstanbul Hükümetinin Lozan’da başlayacak barış görüşmelerine davet edilmesi ardından, saltanatın kaldırılması, Lozan görüşmeleri, İstanbul’un kurtuluşu, Ankara’nın Başkent olarak ilanı ardından 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilanı sonrası 3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması ile noktalanan gelişmeler zinciri günümüzün Osmanlı hayranlarının davranışlarını açıklamaya yetiyor.

Bu olayları tarih bilinci dışında kaba Osmanlı hayranlığı ile incelemenin doğal sonucu, Atatürk ve arkadaşlarına düşmanlık, Cumhuriyet karşıtlığını ve Lozan aşağılamasıdır.

Ulusal Kurtuluş Savaşı başında, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının boynuna idam fermanını asmak sadece kuru bir gözdağı olarak kalmamış, Kuvayı İnzibatiye birlikleri ve diğer gerici ayaklanmalarla desteklenmiştir. Birinci İnönü zaferinin ardından toplanan Londra Konferansına katılmak üzere İstanbul’a uğrayan Ankara hükümeti heyetinden elde edilen gizli belgelerin İstanbul hükümetince, İngilizlerle paylaşılması tarihimizin fazla bilinmeyen acı sayfaları arasındadır.

İstanbul hükümetinin bütün ihanet ve engellemelerine rağmen 9 Eylül 1922 günü İzmir Hükümet Konağına dikilen Türk bayrağı, Mudanya Ateşkes Konferansının da toplantı çağrısı oldu. Savaş, görünürde Türk ve Yunan kuvvetleri arasında gerçekleşmiş gibi olsa da bu toplantı Kuvayı Milliyecilerin aslında kimlerle çarpıştığını gösteriyordu.

Mudanya’da görüşmelerin yapıldığı tarihi yalının mermer masasının bir yanında, Muzaffer Türk ordularının Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, diğer yanında ise İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcileri vardı. Kendisine verilen görevi yerine getiremeyen mahcup Yunan temsilcileri ise Mudanya açıklarında demirlemiş İngiliz gemisinde bekliyordu. Savaşın bir başka mahcubu olan İstanbul Hükümeti temsilcileri ise hiç ortada yoktu. Eğer o toplantıda olsa mermer masanın hangi tarafında olacağını günümüz kuşakları iyi düşünmeliler.

İstanbul hükümeti Mudanya’daki masada yoktu. Ancak 11 Ekim 1922 günü imzalanan Ateşkes Anlaşmasından 17 gün sonra, 28 Ekimde  Emperyalist ülkelerin temsilcilerinden bir çağrı geldi. Çağrı Lozan’da başlayacak barış görüşmelerini haber veriyordu. Ne var ki aynı anda bir çağrı da henüz işgal altındaki İstanbul’da   bulunan Osmanlı hükümetine de gitmişti.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, 2 başlı bir barış görüşmesinde Osmanlı hükümetinin hangi konumda olabileceğini kavrayacak tarih bilincine sahip olduğu gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşında işgalcilerle el ele verenlerle zaferi paylaşmaya da niyetleri yoktu.     

Lozan çağrısından 3 gün sonra, 1 Kasım 1922 günü, Cumhuriyet tarihinin en büyük devrimi gerçekleşti ve Osmanlı saltanatına son verildi. Bu sırada Mustafa Kemal Atatürk’ün meclisin komisyon odasındaki sıranın üzerine çıkarak verdiği söylevin Türk tarihinde bir benzeri daha yoktur. Büyük devrimci, o günün Osmanlı hayranlarına şöyle sesleniyordu:

 “Egemenlik hiç kimsece, hiç kimseye, bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla, Türk Ulusu’nun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi Türk ulusu, bu saldırganlara ‘artık yeter’ diyerek, egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor!”

Bu büyük devrimden 17 gün sonra bir sabah vakti,  sabık Sultan Vahdettin bir İngiliz zırhlısının bayrağını selamlayarak yurt dışına kaçacaktı. Tıpkı kendisinden 8 hafta önce  21 Eylül 1922’de  aynı şekilde yurdu terk eden Damat Ferit gibi…

Bu gelişmelerden sonra, İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti, Türk ulusunun tek temsilcisi sıfatı ile Lozan’daki zorlu görüşmelere katıldı. İşgal altındaki İstanbul’a 19 Ekim 1922 günü Refet Paşa komutasında 100 kişilik bir Türk birliği temsili olarak yerleşmekle birlikte işgalcilerin barış görüşmeleri sona ermeden İstanbul’u terk etmeye niyetleri yoktu.

Kapitülasyonlar gibi temel konular nedeniyle bir kez kesintiye uğrayan barış görüşmelerinin 24 Temmuz 1923 günü antlaşma ile sona ermesi üzerine işgal kuvvetleri, 23 Ağustos 1923 tarihinden itibaren İstanbul’u terk etmeye başladı. Son işgal birlikleri 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önündeki Türk Bayrağını saygı ile selamladıktan sonra “geldikleri gibi gittiler” …

İşgal, 4 yıl 10 ay 23 gün sürmüştü. 6 Ekim 1923 günü Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birlikleri güzel şehre girdi. Türk birlikleri Osmanlı’nın başkentine girerken Osmanlı Sultanı İstanbul’da yoktu. Yaklaşık 11 ay önce İngiliz Bayrağını selamladıktan sonra İngiliz savaş gemisi ile ülkesini terk etmişti.

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlıcıların 93 yıl sonra bile neler yapabileceğini gençliğe hitabında söylüyordu. O günün Osmanlıcılarının yapabileceklerini çok daha iyi biliyordu. O günün Osmanlıcıları arasında Ulusal Kurtuluş Savaşında birlikte olduğu silah arkadaşları da vardı. Bu nedenle onların harekete geçmesine fırsat bırakmadan, Türk ordusunun İstanbul’a girmesinden sadece 7 gün sonra, 13 Ekim günü Ankara’nın Başkent oluşunu ilan etti. Ve sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 günü de başkent Ankara’da Cumhuriyeti ilan etti.

Yaklaşık 4,5 yıl süren Ulusal Kurtuluş Savaşımız sürecinde, 2 önemli savaş esiri görüldü. Bunlardan birisi Yunan orduları Başkomutanı General Trikopis idi. Trikopis savaşmış, yenilmiş ve bir asker gibi esir olmuştu. Diğer esir ise Osmanlı Sultanı Vahdettin idi. Daha savaş başlamadan teslim olmuş ve esas savaşını ülkesini kurtarmaya çalışanlara karşı vermiş, sonuçta İngiliz bayrağını selamlamış, başkenti, mahkum ettiği Kemalistler tarafından kurtarıldığı sırada kaderini çoktan işgalcilerin ellerine teslim etmişti.

Osmanlıcıların başı eğik, kuyruk acıları büyüktür. Abdülhamit törenleri , Lozan’a saldırı, hep dinmeyen kuyruk acısındandır. Bu acının ilacı yoktur. Ancak işgali yaşamış Türk ulusunun acısına Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Devrimi ilaç olmuştur. Olmaya da devam edecektir.

 

Lütfü Kırayoğlu        

Top