15-16 Haziran ve Sendikacılık

Türkiye işçi hareketinin en büyük ve en şanlı direnişinin 47. yılını kutluyoruz. Bundan tam 47 yıl önce, 15-16 Haziran 1970 günleri sendika seçme özgürlükleri ve bazı hakları elinden alınmak istenen işçiler ayağa kalkmış ve o günün iktidar sahiplerine unutamayacakları bir ders vermişlerdi.

 

Özgürlükçü 1961 Anayasasının getirdiği olanakları kullanarak Amerikan tipi sendikacılığı reddeden Türk işçi sınıfının devrimci sendikacılığı geliştirmesinden korku duyan egemen sınıflar, meclise bir yasa tasarısı getirerek devrimci sendikacılığı boğmak istediler. Buna karşı hızla örgütlenen işçiler sendika farkı gözetmeden ayağa kalktı. Başta İstanbul olmak üzere, özellikle metal işçileri, fabrikaları işgal ederek ve ardından yollara dökülerek büyük bir direniş ve yürüyüş başlattı. Direniş hızla yayıldı. İstanbul’da köprüler açıldı. Vapur ve otobüs seferleri iptal edildi. Buna rağmen işçiler sanayi bölgelerinden hızla şehir merkezine akın etti. Telaşlanan iktidar önce polis kuvvetlerini işçilerin üzerine sürdü. Bu bir yarar getirmeyince bu kez asker kullandılar. Pek çok bölgede asker ile işçiler kucaklaştı. Direnişin ikinci gününde hükümet sıkıyönetim ilan etmesine rağmen geri adım atmak zorunda kaldı.

 

Siyasal ve ekonomik iktidar sahipleri büyük bir korku yaşamışlardı. Ve bir daha asla böyle bir korku yaşamak istemiyorlardı. Bu tarihten sonra, işçi sınıfının örgütlenmesini engellemek için gizli ve açık her türlü adımı attılar. Bu büyük işçi ayaklanmasının üzerinden 10 ay geçmeden gelen 12 Mart faşist darbesinin en önemli gerekçelerinden birisi, “siyasal uyanış ekonomik uyanışı geçti” sloganı idi. Yani uyuyan, uyutulan bir işçi sınıfı isteniyordu.

 

!2 Mart rejiminin getirdiği baskı ortamında “lüks” ilan edilen anayasansın pek çok maddesi değiştirildi. Ancak bu değişiklik egemenleri tatmin etmiyordu. Hedeflerinde 1961 anayasasının tümü vardı. Bu anayasa “direnme hakkı” kavramını getirmiş ve işçi sınıfı direnme hakkını kullanarak ayağa kalkmıştı.

 

!2 Mart düzenlemeleri ile yetinmeyen egemenler, Türkiye’yi bir kardeş kavgası ortamına sürükleyerek 12 Eylül darbesinin koşullarını olgunlaştırdılar. Darbe ile hem anayasayı ortadan kaldırdılar, hem de hedef aldıkları herkesi “anayasayı ortadan kaldırma” suçu ile yargıladılar. Halk arasında “anayasayı tangur tungur etme” suçu olarak bilinen yargılamalarla başta siyasal önderleri olmak üzere işçi sınıfını bir daha ayağa kalkamaz hale getirdiler. İşverenler “şimdi gülme sırası bizde” diye demeçler verebildiler. O tarihten bu yana her siyasal iktidar çalışma yasaları ile oynayarak işçi haklarını biraz daha kısıtladı.

 

Şimdilerde işçilerin iş ve gelecek güvencesi olan kıdem tazminatını ortadan kaldıracak yasayı çıkarmak için her türlü oyuna başvuruyorlar.

 

Son olarak Cübbeli Ahmet Hocaları imdatlarına yetişerek “kıdem tazminatından alınan para haramdır” veciz sözünü yumurtladı. Ülkede bunca harami kol gözerken gözlerini işçinin gelecek güvencesine, kıdem tazminatına dikmişler, bunun için de halkın kutsal değerlerini kullanmaktan utanmıyorlar. Nasıl olsa işçi sınıfı örgütleri dağıtılmış, bırakın dayanışma ve hak grevlerini, ücret anlaşmazlığı grevleri bile yapılamaz olmuştu. Her türlü grev güvenlik gerekçesi ile erteleniyor bastırılıyordu.

 

12 Eylül öncesi nüfusu yaklaşık 40 milyon olan Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 3 milyon civarında iken, günümüzün 80 milyonluk Türkiye’sinde sendikalı işçilerin gerçek sayısını utançlarından ne sendikalar, ne işveren kuruluşları ne de Çalışma Bakanları açıklayabiliyor. Bir süre öncenin Çalışma Bakanı Faruk Çelik sendikalara üye işçi sayılarını açıkladıklarında 2 konfederasyonun kapanmak zorunda kalacağını söylemişti.

 

İşçi sınıfı bunca baskıya, bunca yasağa rağmen direnmeye devam ediyor. Ağır aksak da olsa sendikalarda örgütlenme çabalarını işten atılma pahasına sürdürüyor. Sendika ağaları ile mücadele ediyor.

 

Egemenler, işçi sınıfından korkmaya devam ediyorsa, işçi sınıfının umutları da sona ermemiş demektir. Büyük ozan Nazım Hikmet işte bunu vurguluyor:

 

Bir daha geri dönmemek üzere

Yıkılıp gidecekler.

Ve elbette ki sevdiğim elbet…

Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle

Güzelim ülkemde, 

dolaşacaktır en sanlı elbisesiyle, 

işçi tulumuyla, 

bu güzelim memlekette

HÜRRİYET 

 

 

Lütfü Kırayoğlu

 

14.06.2017

Top