LAİKLİK ve ANAYASAYA GİRİŞİ

LAİKLİK ve ANAYASAYA GİRİŞİ

Emin Elmacı

5 Şubat 1937 – Laiklik ilkesinin diğer ilkelerle birlikte Anayasa’ya girişi… Bugün anayasal olarak “devletin laikleşmesinin” resmiyete dökülmesinin yıl dönümü..

            Tabi bu tarih laikleşme sürecinin son halkasıydı. Başlangıcı ise; daha yeni bir devlet kurulmadan, devleti bir elinde “babadan oğula geçen” idari otorite ile diğer elinde de “halifelik” kaynaklı dini otorite ile yöneten “Padişahlık” sisteminin, mecliste 1 Kasım 1922 yılında kaldırılmasına kadar gitmekteydi. Zira, Laikliği en basit tanımıyla “din işleri ile devlet işlerinin ayrışması” olarak gördüğümüzde, devleti Saltanat bağı ile yönetenlerin bu yönetim hakkı elinden alınmış ve devlette sadece sembolik olarak dini bir kurum olan “halifelik” kalmıştı.

            Osmanlı’dan gelen ümmet- cemaat yapısı nedeniyle devlet yöneticileri, dini kullanarak insanları daha iyi yönetmenin yolunu bulmuştu. Orta Çağ’da Avrupa’da kralların hâkimiyeti ellerinden kaçırmaya başladığı dönemlerde “Kilise”yi yanlarına almasındaki mantığının aynısı Osmanlı’da da 1774 ler sonrası daha etkili anlaşılmaya başlanacaktı.

            “Niye 1774” onu açıklayalım; Hepimiz biliyoruz ki; Yavuz Sultan Selim zamanında 1517’de Mısır’daki Memlük halifesi İstanbul’a getirilmişti. Halife’nin göz hapsinde olduğu İstanbul’dan Mısır’a geri dönüşü sonrası artık “halifelik” kurumu o an İslam dünyasında tek güçlü devlet olan Osmanlı padişahının eline geçmişti. Ancak padişahlar ihtiyaç duymadıkları için “halifelik” kurumunu halk üzerinde kullanmayı düşünmemişlerdi.. Çünkü zaten güçlüydüler.. Ta ki 1774 yılında Müslüman bir toprak olan Kırım bölgesinin elimizden çıkışına kadar. Bu tarihte imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nda padişah siyaseten halife unvanını ilk kez kullanmıştır. Bu ilk kullanılış da halifeliğin zaten başlangıcından itibaren siyasi bir kurum olduğuna önemli bir kanıttır.. Zira Dört halife döneminde de başa gelenler peygamber sonrasında, devletin başına gelenlerdi… Yani devletin başıydılar. Yani İslam dünyasında güçlü olan ve kendisini iktidar mücadelesinde öne çıkarmaya çalışanlar hemen kendini halife ilan etmişlerdi. O kadar ki Endülüs Emevî Halifeliğinin (1031) yılında ortadan kalkmış olmasına rağmen 4 ayrı Emevi emirinin kendisini “halife” ilan ettiğini ve aynı tarih sürecinde de Bağdat’ta Abbasi halifesinin, Mısır’da Fatımi halifesinin ve Endülüs’te Endülüs Emevi halifesinin de var olduğunu bilirsek olay daha da net anlaşılacaktır.

            Yani din kullanılarak yapılan iktidar savaşlarında tek ve en güçlü devlet 1517 sonrası artık Osmanlı idi. Ama o da ancak elinden önemli bir Müslüman bölge olan Kırım çıktığında bunu kullanmak ihtiyacını hissedecektir. Halifelik kurumuna ihtiyaç duyan Osmanlı padişahı antlaşmanın altına Müslümanların halifesi unvanını koyarken birkaç yere mesaj veriyordu. İlk mesaj, Osmanlı ülkesinde de dini otoriterlik oluşturarak iç işlerine karışan, Rusya’ya idi. “Tamam, elimden Kırım’ı aldın ama ben onların halifesiyim” diyerek Rusya’ya mesaj veriyor ve hem Kırım üzerindeki hakimiyetine devam etmeye çalışıyor hem de Rusya’nın iç işlerine karışmış oluyordu. İkinci mesaj da Kırım halkınaydı ve “Ben sizin halifenizim aman benden ayrılmayın” diyerek onların ruhen kendisine bağlı kalmasını devam ettiriyordu..

            İşte bu nedenlerden dolayı devlet dini resmi olarak devlet bünyesinde tutarak hakimiyetini güçlendirmeye çalışıyordu. Ancak dünyadaki fikir akımlarını takip etmediği de ortadaydı. Zira Osmanlı’nın, dini siyaseten kullanmaya başladığı tarihten kısa bir süre sonra 1789’da Avrupa, tam tersi olarak dinin siyasette kullanılmaması gerektiğini algılamış, hatta devlet hayatına da yansıtmaya başlamıştı. Oysa Osmanlı hem halifeliği kullanmaya yeni başlamıştı hem de dini siyasete karıştırmaya. O kadar ki; Avrupa 1789 sonrası laikliği uygulamaya başlarken, 1792’de İstanbul’daki veziriazam, Kandilli Rasathanesini “din dışı işlerle uğraşıyor” diye kapatabiliyordu..

            Osmanlı’nın bundan sonraki süreci, iki tarafın mücadelesi şeklindeydi. Bir tarafta devleti elinden kaçırmadan yönetebilmek için dini, Şeyhülislam aracılığıyla tamamen siyaset içine sokmak ve halkın da “sorgusuz sualsiz” dini otoriteye bağlılığını artırmak için, toplumun daha çok dinselleştirilmesini isteyen bir kesim vardı. Diğer tarafta da, din devletinin insanları sömürdüğünü gören ve bundan rahatsız olan ve aynı zamanda da Avrupa’yı takip ederek, laikliğin olması gerektiğini, Avrupa’da bu konudaki çözümlerin Osmanlı’ya da yansıtılması gerektiğini söyleyen okumuş ve aydın kesim… Bu çatışma ortamında devletin, tarafını bu hegemonik yapının yanında seçmesi nedeniyle ağır aksak giden bu mücadelede, Mustafa Kemal Atatürk’ün varlığı sayesinde, devletin laik yapının yanında yer alması işleri tamamen değiştirecektir.

            1922’de saltanatın kaldırılması sonrası özellikle 3 Mart 1924 yılındaki, Tevhidi Tedrisat ile eğitim ve öğretimde laikliğin, Halifeliğin ve Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılmasıyla idari hayattaki laikliğin, 1926 yılındaki Medeni yasa ile de hukukun laikleşmesinin temelleri atılmış oluyordu. Artık yüzyıllar önce kapatılan “içtihat kapısı her anlamda açılmış oluyordu. Toplumun bilinçli kesimleri, laikliğin gelmesiyle “dini baskının nasıl kalktığını” ve “dinin gerçekten bilinçli bir şekilde” yaşandığını anladığında Cumhuriyete “tutkuyla” bağlandılar.

            Bu süreçte, Halk Fırkasının 1927 nizamnamesiyle birlikte de laikliğin de içinde olduğu ilkeler de sistemleştirilmeye başlanacaktır.

            1927 nizamnamesinde 3 maddede “fırka (…) devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en mühim esaslarından addeyler” denilerek, laikliğin benimsenildiği ortaya konulmuştur.

            1927 Kurultayı sonunda yayımlanan genel başkanlık bildirisinde de “Cumhuriyet Halk Fırkası, Cumhuriyetçi; Halkçı; Laik; ve Milliyetçidir. Ve milletin iktisadi menfaatlerini sağlamayı birinci derecede önemli addeder. Bu esaslar, Fırkamız için bütün siyasetinde; ve bütün kanunların yapılması ve tatbik edilmesinde hakimdir.” Denilerek, CHP’nin “cumhuriyetçi, laik, halkçı ve milliyetçi” bir cemiyet olduğu belirtilmiştir. Partinin Mayıs 1931’deki Büyük Kurultayında bu ilkelere “devletçilik ve inkılapçılık” da eklenmişti. 

            İşte bu süreçte 1928’de laik bir devletin anayasasında devletin dininin ifade edilmesinin yanlış olması mantığıyla o maddenin çıkartılması arkasından gelen son uygulama da 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasanın 2. Maddesindeki “Türkiye devletinin resmi dili Türkçedir, başkenti Ankara’dır.” İbaresinin başına  “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır.” Cümlesinin eklenmesi olmuştur.

            Laikliğin ülkemiz için ne kadar önemli olduğunu anladığımız ve laikliğe bugüne kadar bilmeyerek zarar verenlerin şaşkınlıkla “biz ne yaptık” diyerek, bilerek zarar verenlerin de olayları “kafaları karışarak” izlediği şu süreçte herkesin “laikliğin dinsizlik olmadığını” ve “laikliğe değer vermesi gerektiğini” anlaması dileğiyle….

Top