KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILIŞI

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILIŞI

                                                                                                                      Erdal ATICI *                                            

Mustafa Kemal Atatürk, şüphesiz 20. yüzyılın en büyük dâhisiydi. Onu diğer dünya liderlerinden ayıran en önemli özelliği, sadece savaş meydanlarında kazanan başarılı bir komutan değil, aynı zamanda halkını yeniden yaratan ve aydınlatan büyük bir devlet adamı olmasıydı.

Bilindiği üzere; Osmanlı devleti, 16. Yüzyıl sonlarından başlayarak çağa ve çağın gelişmelerine ayak uyduramamaya başladı. Çağın bilimsel ve teknolojik devrimlerini kavrayabilecek ve bu kavrayışla büyük dönüşümler gerçekleştirebilecek yönetici kadroları yetiştiremedi. Eğitime gereken önem verilmedi, gerçekçi eğitim politikası oluşturulamadı.

Gerileme ve çöküş dönemi birkaç yenilikçi padişah ve devlet adamının arayışlarıyla da durdurulamayınca, her alanda Avrupa ülkelerinden geride kaldı. Bu geri kalış sonucundadır ki, büyük toprak kayıpları ve insan kayıpları yaşandı.

İçeride eğitimsiz topluluklar, dini kendi çıkarları için kullanan tarikatlar ve bağnaz bir toplum oluştu. Tüm bunlara karşın, Tanzimat Fermanıyla eğitimden sağlığa, ulaşıma her alanda birtakım olumlu gelişmeler de yaşandı. Ama bütün bu gelişmeler kocaman bir imparatorluğun dağılmasına engel olamadı…

Mustafa Kemal Atatürk, özellikle Balkanlarda büyük acıların ve kayıpların yaşandığı dönemde Selanik’te dünyaya geldi. Okuduğu okullarda karşısına çıkan vatansever öğretmenlerin de etkisiyle kendini yetiştirmeye, milleti, ülkeyi kurtarmaya hazırlanmaya başladı.

Onların nasıl bir ruh haliyle yetiştiklerini anlamak için okudukları kitaplara, görev yaptıkları yerlerde gösterdikleri başarılara bakmak gerekir. Örneğin, daha harp okulundayken II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı mücadele ettikleri görülmektedir. Yine Mustafa Kemal’in ilk görev yeri olan Şam’da “Vatan ve Hürriyet Derneği”ni kurması, Selanik’te şubesini açması hep bu vatanı kurtarma düşüncesinin ürünüdür. Yine Trablusgarp işgaline (1911) karşı her türlü tehlikeyi göze alıp, gönüllü olarak Arap çöllerini aşmaları, orada kelle koltukta mücadele etmeleri, oradan Balkan Savaşlarına (1912 – 1913) katılmaları, işte bu kuşağın, nasıl vatansever bir kuşak olarak yetiştiklerinin bir göstergesidir…

Mustafa Kemal Paşa, dünyanın en azgın emperyalistlerine karşı Kurtuluş Savaşı verirken, savaş sonrasının planlamasını da yapmaya başlamıştı. Ancak en büyük sorun cahil bırakılmış bir toplumla, yeni kurulacak olan cumhuriyetin yaşamasının olanaklı olmamasıydı. Bu nedenle daha Kurtuluş Savaşının başlarında Ankara’da bir öğretmenler kurultayı topladı, burada çok güzel bir konuşma yapıp, öğretmenlerden asıl savaşa; yani cehaletle savaşa hazırlanmalarını istedi. Cumhuriyet kurulduğu tarihlerde Osmanlıdan bize kalan eğitim mirası 13 milyon olan nüfusun neredeyse % 90’larının okuma yazma bilmemesiydi. Öyle ki; her yüz erkekten 7’si, her bin kadından sadece 5’i okuryazardı.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra da eğitimle ilgili arayışlarını sürdürdü. 1920’den 1935 yılına kadar 15 yılda 18 Milli Eğitim Bakanı, 8 İlköğretim Genel Müdürü değiştirmişti. 1935’e gelindiğinde eğitim alanında istenilen başarı elde edilememiş, 40 bin köyden hala 35 binine okul ve öğretmen götürülememişti.

Mustafa Kemal Paşa biliyordu ki, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylüler okutulmadan, aydınlatılmadan yapılan devrimlerin ömürleri uzun süreli olamayacaktı.

Kurtuluş Savaşından tanıdığı kurmay subay Saffet Arıkan’ı Milli Eğitim Bakanı yaparak ilköğretim sorununu ivedilikle çözmesini istedi. Saffet Arıkan, köy eğitim davasıyla ilgili çalışmalar yapan, kitaplar yazan, makaleler yayınlayan İsmail Hakkı Tonguç’u ilköğretim genel müdürlüğüne getirdi. İşte Köy Enstitüleri Sistemi denilen ve bugün bile orada uygulanan çağcıl eğitimi mumla aradığımız Köy Enstitülerin Sisteminin temeli böylece atılmış oldu.

Tonguç’a göre düzeltilmesi istenen işin mevcut durumu iyi bilinmeliydi. Bilimsel çalışmalar yapılarak rapor haline getirildi ve Bakana sunuldu. Raporun saptamaları gerçekçiydi, yapılan öneriler denenmeye uygun bulundu, deneme süreci başlatıldı. (1936)

Köy Enstitüleri açılmadan önce de Türkiye’de öğretmen yetiştiren öğretmen okulları vardı. Köy Enstitüleri bunlardan başlıca üç özelliği nedeniyle farklıydı.

 

  • Köy Enstitüleri parasız yatılı kurumlardı. Öğrencisini köyden alıyorlardı. Öğretim programlarında kültür dersleri yanında tarım ve teknik dersler de vardı. Öğretim yöntemleri farklıydı. İş eğitimi ilkesi uygulanıyordu. İş içinde, iş aracılığıyla üretim amaçlı eğitim. Ezbere dayanmayan uygulamalı eğitim. Bilgi depolamayı değil, öğrenme yollarını öğreten bir yöntem. Okuma alışkanlığı kazandıran bir yöntem. Ülkenin demokrasi aşamasına geçmesi istendiğinden Köy Enstitülerinde demokrasi yaşam biçimi haline gelmişti. Her enstitü sanki öğrencilerce yönetiliyordu.
  • Köy Enstitüleri bölgesel kurumlardı. Her enstitünün 2 – 4 ilden oluşan bir bölgesi vardı. Ülke enstitü sayısı kadar enstitü bölgesine ayrılıyordu. Enstitü, bölgesindeki köylerin her türlü eğitiminden sorumluydu. Öğrencisini bölgesi köylerinden alır, mezunlarını bölgesi köylerinde görevlendirirdi. Mezunları ile ilişkisini kesmez, onların başarılı olması için her türlü yardımı yapardı. Genel planlamaya uygun olarak bölgesi eğitim planlamasını yapmak enstitünün göreviydi.
  • Köy Okulları, Köy Enstitüleri ve Yüksek Köy Enstitüleri ile Köy Eğitim Sistemi oluşuyordu. Bu sistemle köylerin yetenekli çocukları ilkokuldan sonra Köy Enstitüsüne giderek ortaöğretim, Yüksek Köy Enstitüsüne giderek yükseköğrenim görmüş oluyorlardı. Böylece ülke yönetiminin çeşitli kademelerinde görev almalarının önü açılmış, kolaylaşmış oluyordu. Bu görev ortaklığını istemeyenler kapatılmasında önemli rol oynamışlardır.

 

Köy Enstitüleri, Türkiye’nin gereksinimleri sonucu ortaya çıkmış, tamamen “Yerli” bize özgü kurumlardı. Atatürkçü düşüncenin ta kendisiydi. Laik ve bilimsel eğitimin filizlendiği, büyüdüğü kurumlardı Köy Enstitüleri.

17 Nisan 1940’ta çıkan 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri kısa sürede çok başarılı oldular ve köylerde aydınlanma rüzgârları estirmeye başladı.

Atatürkçü düşünceyi, yapılan devrimleri bir türlü içine sindiremeyen gerici zihniyet, Köy Enstitülerine karşı cephe almakta gecikmedi. Özellikle içeride toprak ağaları, şeyhler ve katı bürokratlar Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerden korkmaya başladılar. Çünkü enstitüden mezun olan öğretmenler bu üç grubun köylüyü sömürmesine karşı direnç göstermeye başladılar.

Köy Enstitülerine karşı ilk büyük saldırı 1946 seçimlerinden sonra geldi. Hasan – Âli Yücel gibi, ulusal eğitim sorunlarına karşı korkmadan insancıl savaş açan, Doğu’nun ve Batı’nın 496 klasik eserinin Türkçeye çevrilmesi için “Tercüme Bürosu” kuran ve çevirten, büyük kültürel devrimin de öncülerinden olan Hasan – Âli Yücel’in, milli eğitim bakanlığından ayrılmasıydı. Çok geçmeden Köy Enstitülerinin kurucusu, kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç ilköğretim genel müdürlüğü görevinden alındı. Onların yerine, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlayamamış, devrimlerin amacını kavrayamamış, gerici kişiler göreve getirildi.

Hasan – Âli Yücel’in yerine getirilen Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, Tonguç’a ve Köy Enstitülerine diş biliyordu. Köy Enstitülerini diğer okullardan ayıran özellikler “İş Eğitimi”, “öğrencilere Okuma Bilinci kazandırılması”, “Eleştiri özeleştiri”, “okul yönetimine katılma ve örgütlenme” gibi uygulamalara son verildi.

1947’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler apar topar askere alındı ve % 25’i yedek subay hakları gasp edilerek çavuş çıkarıldı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sarsılmaz devrimci duruşu karşısında ses çıkaramayanlar, gizlenenler, onun genç yaşında ölümüyle ortaya çıkmışlar ve yönetimde söz sahibi olmuşlardı. İkinci Dünya Savaşı sona erince en büyük darbeyi laik ve bilimsel eğitim almıştır. Din eğitimi konusu gündeme getirilmiş, DP (Demokrat Parti) içindeki gericilerle, CHP içindeki gericiler ortak çalışmaya başlamışlardır.

Reşat Şemsettin Sirer’den sonra milli eğitim bakanı olan Tahsin Banguoğlu da, Köy Enstitülerine karşı olan saldırgan tutumunu sürdürmüştür. Bu arada Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlere karşı da korkunç baskılar oluşturulmuş, çalışmaları engellenmiş, kıyımlara uğramışlardır.

Ödünler verilerek, laik eğitim zedelenerek ve bilimsel eğitimden sapılarak ilerleyen süreçte 1950 seçimleri yapılmış, DP ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiştir. CHP devrimci niteliğini yitirmesinin faturasını çok ağır bir biçimde ödemiştir. Demokrat Partinin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dır. Başman Atatürk’ün eğitim felsefesini kavramış, devrimci milli eğitim bakanı Mustafa Necati ile çalışmış bir bakandı. Demokrat Partililerin isteklerine ve baskılarına dayanamayarak istifa etti. Yerine geçen Tevfik İleri Köy Enstitülerini kapatan bakan olarak tarihe geçmiştir. İşbaşına gelir gelmez, Köy Enstitülerinde görev yapan öğretmenlere, yöneticilere korkunç baskılar uyguladı. Birtakım komplolarla bakanlık emrine aldı. Her gittiği yerde Köy Enstitülerini kötüledi. Çeşitli iftiralar atılmasına adeta ön ayak oldu. Enstitülerde karma eğitime son vererek, kız öğrencileri belli bir yere topladı. Bununla da yetinmeyip, 1954’de Köy Enstitüsü adını da kaldırdı.

Köy Enstitülerinin kapatılmasında iç nedenlerin yanında, dış dinamiklerin de etkisinin olduğunu belirtmekte yarar görüyorum. 1946’dan sonra Türkiye bir makas değişimi yaşadı. SSCB’ye karşı; Amerika ve Batı devletlerin yanında konumlandı. İçine girdiği Kapitalist sistem, Köy Enstitüleri gibi üretken insanlar yetişen, kendi ayakları üzerinde durabilen insanlar yetiştiren sistemi kabul etmezdi. Türkiye bu makas değişiminden sonra Batının ileri bir karakolu ve pazarı olacaktı. O nedenle “Marşal yardımı” adıyla yapılan yardımlarla, üretimin önüne geçildi. Örneğin; hayvancılıkta dünyada önemli bir yere sahip olan ülkemize süt tozu yardımı yaptılar. Margarin yağı verdiler. Eğitim Gönüllüleriyle eğitimin her alanına sızdılar…

O güzel ışıklı eğitim kurumları kapatıldı gitti. Yerine ezbere dayanan ve bir türlü yama tutmayan eğitim sistemlerine kaldık. Her yıl sistem değiştirip deneme yanılma yoluyla kaplumbağa hızıyla ilerlemeye çalışıyoruz. Çoğu kez de bu ilerleme gerilemeye dönüşüyor.

Köy Enstitülerinde uygulanan çağcıl eğitim, 21. Yüzyılda yeniden insanlığı kurtaracak eğitim modellerinin başında gelecektir… Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü Köy Enstitüleri hala ülkemizde ve dünyada en çok konuşulan, yazılıp çizilen kurumlardır. Denenmiş ve çok başarılı olmuşlardır…

* Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı

Top