Köpük Helvadan Uşak Şeker Fabrikasına

Gazi Mustafa Kemal Paşa, işgalcileri denize döktüğü İzmir’de, zaferden 5 ay sonra, 17 Şubat 1923 günü toplanan İzmir İktisat Kongresinin açış konuşmasında  “Askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça sonuçsuz kalır” diyecekti.

İzmir İktisat Kongresi savaş sonrası yokluklar içinde çırpınan, yanmış, yıkılmış muzaffer ülkenin insanlarına iş, aş, ekmek bulma savaşında kullanılacak yöntemleri arıyordu. Osmanlı  döneminde ticaret ve zenaat azınlıkların ve yabancı uyrukluların elindeydi. Türkler ancak tarımla uğraşıyor, onun ticareti de yine azınlıklar aracılığı ile yürüyordu.

Yeni kurulmakta olan devlet, vatandaşından daha yoksuldu. Bu nedenle İzmir İktisat Kongresi kalkınmada özel teşebbüse öncelik verecek ve İş Bankası özel sektörün önünü açmak için tam da Büyük taarruzun 2. yıldönümü olan 26 Ağustos 1924’de kurulacaktı. ( Dünya ekonomik buhranının da etkisi ile bu yöntem tıkanınca 1933 sonrasında devletçilik ilkesi öne geçecekti.) Ne var ki yoksul Türkiye’nin insanlarının bekleyecek sabrı kalmamış homurtular yükselmeye başlamıştı.

Kırım göçmeni Uşaklı helvacı Nuri Efendinin girişimciliği bu sırada devreye girecek ve ilk Şeker Fabrikası Nuri Şeker önderliğinde 50 ortakla, 1923 yılında 500 bin lira sermeye ile kurulacaktı.  Uşak Terakki Ziraat Anonim Şirketi şeker fabrikasının temelini 1925 yılında atacak ve yumurta karşılığı toplanan paralarla fabrika, 91 yıl önce, 17 Aralık 1926 günü işletmeye açılacaktı.

Türkiye’de şeker sanayinin ilk adımları Avrupa’daki pancar şekeri sanayinin gelişimine paralel olarak Osmanlı döneminde atıldı. 1840’larda Arnavutköylü Dimitri Efendi İstanbul yakınında bir şeker fabrikası kurmak istedi. Ruhsat işlemini bile tamamladı. Daha sonra 1867’de Davudoğlu Karabey, 1879’da Fenerler imtiyazı sahibi Michel Paşa, 1887’de Afyonlu Yusuf Bey, 1899’da Müşir Rauf Paşa ve 1917’de Almanlarla birlikte kurulan Zenith şirketi aynı amaçla bazı girişimlerde bulundu. Ancak  bunların hiçbiri uygulamaya dönüştürülemedi. Sonuç olarak halkın büyük gereksinimini karşılayacak şeker fabrikasını kurmak, cumhuriyetin ilk yıllarında Uşaklı Nuri Efendinin öncülüğünde gerçekleşecekti.

SOYADINI ÇAYIMIZDAKİ ŞEKERDEN ALAN KAHRAMAN

Sonraları Şeker soyadını alacak olan Uşaklı müteşebbis Nuri efendinin şeker fabrikası öyküsünü torunu Mehmet Şeker şöyle anlatacaktır:

“Dedem Osmanlı döneminin sonuna doğru, toplumun içinde bulunduğu olumsuzlukları yaşayarak bire bir gördüğü için gelecek günlerde yapmayı tasarladığı Şeker Fabrikası kurma konusunun alt yapısını ta o zamanlardan oluşturmaya başlamış. Bunun için  pancarı incelemeyle başlamış. Kalfa köyündeki çiftliklerinde, Avrupa’dan elde ettiği pancar tohumlarıyla pancarı yetiştirerek başlamış. Fabrikanın ana ham maddesi olan şeker pancarını önce kendisinin tanıması, ondan sonra da pancardan şekerin nasıl elde edilebileceğini araştırmaya başlamış. Sonra da elde ettiği pancarları evde rendeleyip, rendelenmiş pancarları kaynatarak içindeki tatlı usareyi çıkarmış.

“Aile mesleklerinde helvacılık olduğu için elde ettiği tatlı suyu kaynatarak şerbet elde etmiş. Bu şerbeti de çöğen suyuyla işleme tabi tutarak köpük helvasını elde etmiş. ‘Bakın bu köpük helva çükündürden yapıldı’ (o zamanlar pancara çükündür denirmiş)  diye çevresine tanıtma işlerine girerek topluma ‘zamanı gelince şeker fabrikası kurarak kendi şekerimizi kendimiz üreteceğiz’ diyerek dolaşmış.

“Dedem askerliğini İstanbul’da inzibat eri olarak yapmış. Tatil günleri İstanbul’daki halı ihracatını beraber yaptıklarının delikanlıları dedemi yalnız bırakmamışlar  ve daima onun izinli olduğu günler kışladan alarak iş yerlerine, kendi muhitlerine ve evlerine götürürlermiş. Dedem çok sosyal ve bilgili olmasından dolayı  Rumların iş ve aile çevresinde hayli sevilen ve aranan birisi olmuş. Bu yaşadığı çevre sayesinde, Hindistan’da şekerin şeker kamışından, Avrupa’da ise şeker pancarından elde edildiğini öğrenmiş.

“Belirsizliklerin devam ettiği sıralarda ilgilendiği konuyu ağır ağır uygulamaya başlama zamanının geldiğine karar vererek, Avrupa’dan elde ettiği pancar tohumunu çiftliğinde yetiştirmeye başlıyor. Bu sıralarda tarih takriben 1323’lerdir. ( 1906 – 1907 ) gibi yetiştirdiği pancarları mutfaktaki rendelerle rendeleyip kaynatıyor. Kaynattığı pancarları gene mutfaktaki ilistirde sıkarak şekerli sularını elde ediyor. Ancak bu şekerli sıvı hem kirli hem de kokulu oluyor. Bu olayın çözümünün de  kimya bilgisine dayandığını anlıyor. Başlıyor bunu araştırmaya. Elde ettiği kirli şekerli sıvıyı kireç kaymağı ile muameleye tabi tutarak bu konuyu da başarıyor. Kirli kokulu şerbete kireç kaymağı uygulayıp kazanlarda dinlenmeye bırakınca sabahleyin tortuların dibe çöktüğünü ve kokusunun da gittiğini geriye berrak bir tatlı sıvının kaldığını görüyor.

KÖPÜK HELVASINDAN ŞEKERE GİDEN YOL

“Mesleği helvacılık olduğu için bu şerbeti kaynatarak koyu bir revak elde ediyor. Bu revaka da, köpük helva yapımında kullandıkları çöğen (bir çeşit bitki) suyunu katarak beyaz köpük helvayı elde ediyor. İşin birinci etabını başarı ile bitirdiği için sevinçten uçuyor. Şimdi sıra işin ikinci etabına geliyor. Artık pancardan şerbet ve şerbetten de köpük helvayı yaptığını çevresine göstererek ve tadına da baktırarak, önceki yaptıkları köpük helvadan hiç bir farkının olmadığını anlatmaya başlıyor. Dükkanına gelen köylülere ‘işte bakın pancardan yaptığım köpük helvası bu’ diye onlara çükündür köpük helvasını satıyor.

“Sonra da onlara, ‘bakın zamanı gelince bir şeker fabrikası kurarak kendi şekerimizi kendimiz yapacağız’ diyor. Ayrıca, Uşak’taki esnaf  ve eşraf arkadaşlarına ‘hazır olun yakında bir şeker fabrikası kuracağız şimdiden paraları hazırlayın’ diyerek onların da belleklerinde bu konunun tartışmasının fitilini ateşliyor. Dedem kendinden önce de şeker fabrikası kurma fikrinde olanların olduğunu biliyor ve onların her hamlesini takip ederek fabrika kurma konusunda Osmanlıdan aldıkları imtiyazları da takip ederek belleğine kaydediyor.

“Ama o girişimciler bir türlü uygulamaya geçemedikleri için, çok kimse de dedemin düşüncesini o şekilde algılayarak Molla Ömer oğlu da bunu yapamayacak diye düşünerek dedemle dalgasını geçiyorlar. Babam İlkokula gittiğinde arkadaşları babama Şeker Fabrikası Müdürünün oğlu diyerek alay ederlermiş, Babam bunu bize duygulanarak ve mutlu bir şekilde anlatırdı. Bu fabrika kurma girişimlerinin birini de Uşak’lı Halı tüccarlarından  Celepzade Hacı Ahmet Efendi yapmıştır. Ancak tüm girişimciler işin parasal gelirini düşünerek hareket ettikleri için, yani rantabilitesini düşündükleri için bu işi karlı görmeyip vazgeçmişlerdir.

“Rahmetli dedem yapacağı yatırımın karlılığını bir tarafa bırakarak, fabrikanın kurulmasıyla ekonomik yönden perişan olan Uşaklıların ve civar köylülerinin kendi emekleriyle kendi tarlalarında çalışarak alın terlerini döküp üretimini yapacakları pancarlardan elde edecekleri gelirle mutlu olacaklarını düşünerek hareket etmesi, diğer yatırım düşünenlerden ayrıldığı en büyük özelliğidir.”

Sonuçta cesur 50 Uşaklının küçük tasarruflarını katarak başladıkları işin sonucu 91 yıl önce, 17 Aralık 1926 günü mutlu sonla noktalanır. Ancak ipi Uşaklı girişimcilerden 21 gün önce göğüsleyenler de çıkacaktır. Uşak’ta bir şeker fabrikası kurma uğraşıları devam ederken, aynı yıllarda İstanbul’da Türkiye İş Bankası AŞ, Ziraat Bankası ve Trakya illeri Özel İdare Müdürlükleri ile özel şahısların iştiraki ile 1925 yılında 500 bin lira sermayeli İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş. kuruldu. Bu şirket Alpulu Şeker Fabrikası’nın temelini aynı yıl attı ve fabrika 11 ay gibi kısa bir sürede 26.11.1926 tarihinde ilk Türk şekerini üretti. Bu tarih ülkemiz şeker sanayinin kuruluş günü olarak kabul edilmektedir.

Bu iki fabrikanın şeker üretimine geçmesinin ardından, 1933’de Eskişehir ve 1934’de de Turhal Şeker Fabrikalarının işletmeye açılmasıyla şeker fabrikası sayımız dörde yükseldi. 1935’te bu dört fabrika Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ kuruldu.

Bu fabrikaların kapasiteleri zaman içinde artırılarak 1950’li yıllara kadar şeker tüketimimiz karşılanmaya çalışıldı. Ancak, şekere olan talebin artması yeni fabrikalara ihtiyaç olduğunu ortaya koydu. Bu kapsamda 1953-1956 yılları arasında Adapazarı, Amasya, Konya, Kütahya, Burdur, Kayseri, Susurluk, Elazığ, Erzincan, Erzurum ve Malatya Şeker Fabrikaları kurularak fabrika sayısı 15’e çıkarıldı. 1962 ve 1963 yıllarında Ankara ve Kastamonu fabrikaları üretime geçti. 1977’de Afyon Şeker Fabrikası, 1980-1992 yılları arasında Muş, Ilgın, Bor, Ağrı, Elbistan, Erciş, Ereğli, Çarşamba, Çorum ve Kars ile 1998 yılında Yozgat Şeker Fabrikası işletmeye alındı. Kamu ve özel fabrikaların sayısı 33’e ulaştığı 1998 yılında Türkiye, yepyeni bir saldırı ile karşı karşıya kaldı.

NİYET MEKTUBUNDAKİ KÖTÜ NİYET

Türkiye, 12 Eylül darbesi sonrasında yapay olarak özelleştirmeyi tartışmaya itildi. Cumhuriyetin ekonomik kazanımlarının yok edilmesi, yağmalanması, “tarihten kazınması” hedefleniyordu. Hedefteki ekonomik tesisler arasında şeker fabrikaları da vardı. Dünyadaki şeker tekellerinin elinde büyük şeker stokları vardı. Bu arada şeker pancarı ve şeker kamışı dışında mısır şurubundan şeker üretimi geliştirilmiş, az gelişmiş ülkelerdeki devasa mısır plantasyonlarında yetiştirilen GDO’lu mısırları tüketecek tesisler için ülke aranıyordu.

Kirletici etkileri dışında, aşırı temiz su kullanımı gerektiren bu teknoloji pek çok ülkeden kovulmuştu. Cargill adıyla bilinen dünyanın en büyük tekellerinden biri, Bursa Orhangazi’de İznik gölü kıyısında, bölgenin en değerli tatlı suyunun yanı başında bir arazi satın alarak bütün imar planlarını alt üst ederek bir şeker tesisi kurmaya başladı. Bu tesis ile ilgili sayısız dava açıldı. Davların tümünün kazanılmasına rağmen hiçbir yargı kararı uygulanmadı. En sonunda yasalar da değiştirildi. Fabrika 2 kez mühürlendi. Mühürlenme sırasında görevde olan 2 vali görevden alınarak kızağa çekildi.

İlginç olan nokta, tam da bu dönemde ekonomik krizde bulunan ülkemizin IMF kıskacına düşmüş olması ve IMF’ye verilen niyet mektuplarında istenen tavizlerin başında şeker pancarı üretimi ile şeker fabrikalarının geleceğine yer verilmiş olması. IMF’ye verilen 9 Aralık 1999 tarihli 1. Niyet Mektubunda şeker pancarı üreticilerine getirilecek kısıtlamaların ilk işaretleri yer alırken, 22 Haziran 2000 tarihli Niyet Mektubunda “ 2000 yılı Ağustos sonu itibarıyla, Özelleştirme İdaresi’ne devredilecek işletmeler portföyüne Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin bazı fabrikalarının alınması” ibaresi yer alıyordu.

18 Aralık 2000 tarihli Niyet Mektubunda ise IMF’nin  bütün kötü niyetini ortaya çıkaran taleplerini karşılayan  şu sözler veriliyordu:

• 2001 yılı şeker pancarı kotalarının 12,5 milyon tondan 11,5 milyon tona düşürülmesi ve şeker pancarı destekleme fiyatının azami yüzde 12 artırılması, ( o yıllarda enflasyon yüzde yüzlere yakın)

• Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin en az 6 şeker fabrikasının özelleştirilmesinin 2001 sonuna kadar tamamlanması amacıyla 20 Aralık 2000’e kadar Özelleştirme İdaresinin portföyüne transfer edilmesi, ( sadece iki gün içinde)

• Geriye kalan şeker fabrikalarının 2002 sonuna kadar özelleştirilmesinin tamamlanması amacıyla 2001 yılı içinde Özelleştirme İdaresi Portföyüne devredilmesi,

• Şeker piyasasının reformunu sağlayacak olan Şeker Kanununun 15 Şubat 2001’e kadar parlamentoya sunulması ve 15 Mart 2001’e kadar onaylanması. ( 15 günde 15 yasa dayatmaları)

IMF’nin bu dayatmalarından sonra 33 şeker fabrikasının 8’i özel sektör eline geçerken kamuya ait fabrikaların bir kısmı üretimi değişik nedenlerle durdurdu. Bu tesislerin arsaları emlak piyasasının gözde varlıkları haline dönüştü. Nişasta Bazlı Şeker denilen mısıra dayalı şeker üretiminde izin verilen kota Avrupa ülkeleri arasındaki en yüksek seviyeye ulaştı. Bu arada pancar üretiminden geçimini sağlayan ailelerin kota dışı pancar üretimleri çöp haline geldi. Pancar üretiminden geçimini sağlayan 200 bin aile perişan oldu.

Son dönende dış ticaret açığı büyüyen ülkemiz yeniden milli kaynaklara dönme eğilimine girdi. Bu zorunluluk, kapanan bazı fabrikaların yeniden üretime geçmesi ihtiyacını doğurdu ve yakın zamanda Alpulu Şeker Fabrikası büyük bir törenle yeniden üretime geçti.

Uşak Şeker Fabrikasının kuruluşu, yokluklar ve güçlükler içindeki bir ülkede el yordamıyla yaratılan ilk sanayi tesislerimizden birinin heyecan verici öyküsüdür. Bu tesisler üretimin kaleleridir ve asla teslim edilmemelidir.

Lütfü Kırayoğlu

ADD Genel Sekreter Yardımcısı

Top