KIBRIS SORUNU’NUN KISA TARİHÇESİ VE GÜNÜMÜZ

M.Emin Elmacı

Kıbrıs ve Önemi

Siciilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’deki 3.büyük ada olan Kıbrıs adası, Osmanlı egemenliğine girmeden önce sırasıyla Mısır, Hitit, Akad, Dor, Yunan, Fenike, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Arap, Bizans, İngiliz, Ceneviz, Memlük ve Venediklilerin yönetiminde bulunmuşlardı. Bu süreçte birçok bölgeden göç alan ve en son Venedik korsanlarının elinde bulunan Kıbrıs adası, Akdeniz’de egemenliği eline geçirmeyi amaçlayan Osmanlı devleti için önemli bir stratejik nokta olarak görülmeye başlanmıştı. 1521’de Osmanlı’nın Rodos’u alması ve Yavuz Sultan Selim’in de 1517 sonrası Mısır’ı ele geçirmesiyle Osmanlı için Akdeniz’de Kıbrıs da önemli bir duruma gelmişti. Nihayet 1571 yılında Osmanlı Devleti’nin adayı fethetmesinin Kıbrıs halkını da, Venedikliler egemenliğinde fazla vergiyle ezildiği bu dönemde memnun ettiğini söylemek mümkündür. Ada artık Mısır’ı da ele geçirmiş olan Osmanlı için Akdeniz’deki egemenliği sağlamasında çok önemli bir kazanç haline gelmişti.

İngiltere önderliğindeki Batı’nın XIX. yüzyılda Osmanlı üzerindeki parçalama çalışmaları, tarihsel olarak “Doğu Sorunu” (Şark Meselesi) olarak adlandırılmıştır. Hasta adam olarak niteledikleri Osmanlı Devleti’ni kendi çıkarları gereği zayıflatma amacıyla da azınlıklarımızı kullanmışlardır. Bu noktada uygulanan en önemli politikaları, azınlıkları isyan için kışkırtmak olduğu kadar, Osmanlı’nın sorunlarını “uluslararası” hale getirmekti ve bunda da başarılı olmuşlardı. Buna verilecek en önemli örnek de 1841 yılında Boğazların uluslararası hale getirilmesi ve daha sonra da Ermenilere hak verilmesi konusunun Batı ile anlaşmazlık sorunu olmasıdır.

Bu noktada bilinmesi gerekli en önemli nokta, İngiltere’nin kendi çıkarları için 1878 tarihine kadar Hint ticaret yolları üzerinde olan Osmanlı ile ilişkilerini hep sıcak tutması ve kuzeyden Rusya tarafından gelen her türlü saldırıda da Osmanlı’nın yanında yer almasıdır. Osmanlı’nın bir valisi olan Kavalalı Mehmet Ali’nin Osmanlı’ya isyanında ve Rusya ile Kırım Savaşı’nda hep Osmanlı’nın yanında yer alan İngiltere, son desteğini de neredeyse “payitahta” kadar gelecek bir başarı kazanan Rusya’ya karşı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında vermişti. Bu son destek sonrası İngiltere’nin politikası değişecektir. Artık Osmanlı’nın Rusya’ya engel olamayacak bir duruma gelmesi İngiltere’yi kendi ticarete yolları için kaygılandırdığı için hiç olmazsa Osmanlı’yı “ben böleyim, parçalayayım ki Rusya’nın güneye inmesini engelleyim” düşüncesini uygulamaya geçirdi. Bu amaçla yaptığı ilk iş de stratejik önemi olan Kıbrıs Adası’na gözünü dikmesi olacaktır.

Kıbrıs’ın elimizden çıkışı

İngilizler, Hindistan’a giden yol üzerinde Cebelitarık ve Malta’dan sonra Kıbrıs’ta da bir üs kurarak bölgeyi siyasi ve askeri bir denetim altına almayı amaçlamıştı. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılması sonrası da Kıbrıs, İngiltere için daha önemli bir stratejik nokta olmuştu.

Rusya’nın, Kars, Ardahan, Batum’u da ele geçirmesi sonrası artık İngiltere için tek sorun, Rus saldırganlığıyla ilgili tehlikeyi önleyici çözüm bulmaktı. Bunun için de II. Abdülhamit’e 48 saat süre verilerek ya Kıbrıs ile ilgili bir antlaşma yapılmasını ya da Osmanlı’yı koruma politikasından vazgeçeceklerini belirttiler. Böylece Abdülhamit’in onay vermesiyle 4 Haziran 1878’de yapılan antlaşma ile İngiltere, Rusya’nın Osmanlı’nın Asya bölgesine bir saldırıda bulunması durumunda Osmanlı’yı korumakla yükümlü hale gelirken, Kıbrıs adasını da Rusya’ya karşı bölgeyi savunmak için elde etmiş oluyordu.  Tabi ki sonraki aşama ise 12 Temmuz’da İngiltere’nin Kıbrıs adasını işgaliyle sonlanacaktır.

1914 yılına gelindiğinde, I.Dünya Savaşı başladığında İngilizler, Osmanlı’nın savaşa Almanya yanında girmesiyle Kıbrıs adasını bir kral fermanıyla daha önceki tüm antlaşmaları fesh ederek ilhak eder ve sömürge olarak yönetmeye başlamıştı. Aslında bu bir bahanedir, zira İngilizler savaş öncesi Osmanlı’nın antlaşma çabalarına red yanıtı vererek zaten Osmanlı’yı Almanya tarafına itmişti. Savaş süresince de Kıbrıs artık İngilizlerin idi.

Dünya Savaşı’nı hukuken bitirmek için Osmanlı hükümetine imzalatılan Sevr Antlaşması’nı verilen bağımsızlık mücadelesiyle çöpe atan Ankara, savaş öncesi uzun yıllardır oluşan bu fiili duruma ve 1914 yılındaki oldubittiye Lozan Antlaşması’nda kabüllenmek zorunda kalmıştı.

Yeni Türkiye ve Kıbrıs

Bu süreçte devletin devamlılığı çerçevesinde Lozan Antlaşması’nın Dünya savaşını hukuken bitiren bir antlaşma olduğunun unutulmadan değerlendirilmesi gerekir. Evet Sevr’i kabul etmeyen Ankara hükümeti, işgalcileri dolaylı olarak Yunanlıları yenmiş ve Lozan’a zaferle gitmişti ama İngilizler önderliğindeki İtilaf devletleri de savaşın hukuken bitmemesi nedeniyle sürekli Mondros ve öncesini yani kendi zaferlerini öne sürüyordu. Bu süreçte aslında Sevr’in maddelerini göz önüne getirdiğimizde Lozan’ın ne kadar önemli olduğu daha da net anlaşılacaktır. Realist bir strateji ile alabileceğinin en fazlasını ve en önemlilerini alan Türkiye, 1913’te hukuki statüsünün belirlendiği Adaları ve 1914’de hukuken ilhak kararının alındığı Kıbrıs’ı oldu bittiyle bırakmak zorunda kalmıştı. Buna rağmen Lozan sonrası adada Türkiye Cumhuriyeti kültürel olarak yardımlara devam etmişti.

Cumhuriyet’in ilan edilip devrimlerin yapılması Kıbrıs adasındaki Türkleri de etkilemişti. Ancak bu yansımaya rağmen İngilizler adada Osmanlı’dan kalan İslami yapıyı devam ettirmekte kendi çıkarı gereği izin vermişti.

Denktaş’ın da bir röportajında belirtiği gibi, İngilizlerin baskısına rağmen Kıbrıs Türkleri kendiliğinden devrimleri uygulamaya başlamıştı. Yeni Türk devleti de buradaki Türklerin kimliğini unutmaması için çabalarda bulunmuştu.  Kıbrıs Adası, Türkiye’deki her gelişmede etkilenmiş ve anakarada olanları aynen adaya da yansıtmışlardı. 1908 sonrası meşrutiyet ile gelen zihniyetteki değişimler, yeni kurulan cumhuriyet ile de devrimler aynen adada yankılanmış ve kendiliğinden uygulanmıştır.

 

Mustafa Kemal’in son dönemlerinde yayılmacı Almanya ve İtalya’ya karşı izlediği siyaset sonucunda, Boğazlar ve Hatay konusunda elde edilenlerin Kıbrıs üzerinde de düşünüldüğü ortadadır. O kadar ki, Hatay ile ilgili destek için Fransa’ya verilen mesaj olarak, ölümüne 5 ay kala hasta haliyle yapmış olduğu Akdeniz gezisinde de “Kıbrısa dikkat edin Kıbrıs bizim için önemlidir” cümleleriyle de İngilizlere de bir mesaj verdiği de açıktır.

Yunan ve Rum tarafının kafasında her zaman adayı tek başına elde etme projesi olan ENOSİS’i devam ettireceğinin bilincinde olan Türkiye, bu anlamda adadaki Türk varlığının korunması için öncelikle göçün durdurulması ve Kızılay çerçevesinde yardımların ve kültürel desteğin artırılmasına çalışılmış ve adadaki Türk önderlerinden Mehmet Remzi Okan’ın da katkılarıyla bunda başarılı da olunmuştu. O kadar ki Remzi Bey harf devriminden sonra Ankara’da görüşmelerde bulunmuş ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye arasındaki bağların kopmaması için Kıbrıs’ta da harf devrimini uygulamak istemiş ve kendisine bu noktada parasal yardım da yapılmıştı.

Rumların 1928’de büyük devletlere nota vererek adanın statüsünün değişmesini istemeleri ve ilk kez adanın tümünü ele geçirme anlamında ENOSİS’i  ilan etmeleri İngilizleri de kaygılandırmıştı. Bu amaçla 1931’de Rumların adayı ele geçirmek için çıkardıkları ilk isyan ve 1950’de de kurdukları tedhiş örgütü EOKA biz Türk tarihçilerin kafasında çok olumsuz benzerlikleri ortaya çıkarır. Osmanlı’da Sırpların, Rumların ve Ermenilerin ve maalesef de Türkiye Cumhuriyeti’nde son 30 yılda Kürt ayrılıkçıların terör örgütü kurarak işi tedhişçiliğe getirip, sonra ayaklanmalarla devlet ile halkın arasını açıp, sorunu uluslararası hale getirip toprak koparma politikasının aynısını Kıbrıs’ta da Rumlar denemeye başlamıştı artık.

Daha sonraki süreçte Yunanistan’ın da Kıbrıs Rumlarına bu konuda destek vermesi işleri daha da işin içinden çıkamaz duruma getirecektir. Hatta 1947’de Yunanistan, Kıbrıs’ın kendisine bağlanması kararını da almıştı. İşte bu noktadan sonra Kıbrıs Türkleri adadaki bu durumu protesto etmeye başlayacak ve Türkiye’de kendilerine destek verecekti. Burada ilginç bir noktaya girmemiz şart. Zira İngiliz yönetiminin, o sırada Kıbrıs’ta “Rumların şımarıklarından rahatsız” olduğu gibi, “Türklerin de milliyetçilk duygularının ortaya çıkmaması” için aldığı karar ilginçtir. İngilizler adadaki Türklerin, milliyetçiliklerini artırdığını düşündükleri “Türk” kelimesini kullanmalarını istemediklerinden, okullardaki “Türk Okulu” isimlerini “İslam Okulu” olarak değiştirmişlerdir. Burdaki asıl saptama “Türk” isminin tarihi bir kimlik olması ve “milliyetçiliği artıracağının” bilinmesiydi ama belki de daha önemlisi ise “İslam” sözcüğünün “milliyetçiliği yok edeceği” tespitiydi. Aynı durumu Yunanistan’da da, Lozan sonrası Batı Trakya Türklerini Türk olarak kabul etmeyip “Müslüman azınllık” olarak nitelemelerinde görüyoruz. Yunanlar da aynı şekilde “Türk” tarihi kimliğinin kullanılıp, buradaki Türklerin tarihi kimliklerinin milliyetçilğe dönüşmesini istememişlerdi. (1990’larda da aynı süreci maalesef Bulgar Türklerine de Bulgaristan yapacaktı).

Burada tarihten sıyrılıp belki günümüz açısından da değerlendirme yapacak olursak; birilerinin ülkemizde de Türk kimliğini kullanmayıp, “dini bir kimlik” yaratma çabalarının aynı mantıkla açıklanmasının sanırım hem üzücü hem de kaygılandırıcı olduğunu söylememiz gereklidir. Ancak buna karşılık, ne İngilizlerin ne Yunanların ve ne de Bulgarların bu tarihi “Türk kimliğini” hiçbir zaman yok etmeyi başaramadıklarını söylersek belki bir anlamda bizler için sevindirici olur.

Bu konu gerçekten çok önemlidir. Osmanlı’dan ayrılmış Suriye veya Irak’ta, Osmanlı’daki dine dayalı devlet ve toplum yapısı aynen devam etmiş ve bir ulus devlet yaratılamamıştır. Bunun sonucunda da ülkelerinin işgaline tepki vermedikleri gibi ülkelerini savunmak yerine ülkelerinden kaçmayı tercih etmişlerdi. Bu anlamda “ulusal bir Türk kimliğinin verilip milli bir kimlik yaratıldığı” Cumhuriyetin ilk yıllarının ne kadar önemli bir iş yaptığı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.Milli hisle millet, dini hisle ümmet teşekkül ederdüsturunun sonuçlarının ne olduğu da çok açık şekilde ortaya çıkmış durumdadır. Ulus devlet sürecindeki ulusun ismi olarak kullanılan “Türk milleti” kavramının yok edilip, “dini bir kimlik” verilme sürecinin toplumda tamamen başarılı olmayacağı da ortadadır. Bu şekilde gidilecek olursa tek başarılan noktanın da ülkedeki insanların ayrışması olacağıdır. Bu nedenle umalım ki “ulus devlet” kimliği olan “Türk milleti” kavramının yerine dini kimlik yaratma sürecinden vazgeçilir ve ayrışmaya son verilerek milli olan “Türk milleti” kavramına dönüş sağlanır. Zira ülkemizin parçalanmasını önleyecek tek mekanizma da hala “ulus devlet” sürecidir.

1950 sonrası Kıbrıs Sorunu

Bu kısa gündem açıklamasından sonra Kıbrıs’a dönecek olursak; 1950 sonrası Kıbrıs’ta Rumların baskısı, Türklerin durumunu kötüleştirmeye başlamıştı. Bu noktada Türkiye’de de Kıbrıs konusu gündem olmuş ve dernekler ve öğrenciler bazında Kıbrıs Türklerine desteğe hız verilmişti. Kıbrıs Rumları adaya tek başına hakim olmayı “ENOSİS” adı altında düşlerken, Kıbrıslı Türkler ise buna direnmiş ve kendi siyasi ve idari haklarını korumak için “taksim” merkezli çabalara başlamıştı.

1955 yılı konu açısından önemli bir yldır. 1953 yılında kurulan EOKA örgütünün de terör hareketlerine başladığı yıl olan 1955’de, EOKA’nın, adadaki İngiliz ve Türkleri yok edeceklerini söyleyerek gerçekleştirdikleri faaliyetler, Türkiye’de de tepki ile karşılanmıştı. 1955 yılında BM de artık Kıbrıs konusunu konuşmaya başlamış ve DP de bu konuyla ilgilenmek durumunda kalmıştı. Ancak başlangıçta Yunanistan ile ilişkilerin bozulmasını istemeyen DP hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’ye göre “DP’nin Kıbrıs meselesi yoktu”. Ancak daha sonra devlet aklı ile tedbirler alınmış, “Kıbrıs Türktür Derneği” oluşturulmuş ve mitinglerle destek verilmişti.

Londra’da yapılacak toplantılarda halkın desteğinin alınması amacıyla “Selanik’te Atatürkün evine bomba atıldı” iddiasıyla düzenlenen ama maalesef çığrından çıkan ve suçsuz azınlıklarımıza karşı sergilenen “başıbozukluk” 6-7 Eylül olaylarını ortaya çıkarmıştı. 1956 yaz aylarında da adadaki EOKA terörüne karşı, Kıbrıs Türkleri tarafından Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurularak, teröre karşı savunma politikasına başlanmıştı. Daha sonraki yıllarda Türkiye ve Yunanistan’ın 11 Şubat 1959’da Zürich de yaptıkları antlaşma ise Kıbrıs Cumhuriyetine gidişin başlangıcı olmuştu.

Ve nihayet 19 Şubat’taki Londra Antlaşmasıyla da Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşu ilan edilmişti. Kuruluşu sağlayan anayasada Türklere nüfusları oranında eşit statülü bir kurucu hakkı tanınmıştı. Türkler %30 nüfus oranında, 3 bakan ve Fazıl Küçük ile cumhurbaşkanlığı yardımcılığını alırken, Rumlar ise  %70 nüfus oranıyla, 6 bakan ve Makarios ile cumhurbaşkanlığını almıştı. Ada savunması için de Türkiye’den 650, Yunanistandan da 950 kişilik bir alay da görevine başlamıştı.

1974 Barış Harekatına giden yol

Bu yumuşama ortamında 1960 yılında yapılan garanti antlaşmalarına göre de Kıbrıs cumhuriyetinin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve anayasası garantör üç devlet Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğüne veriliyordu. Ayrıca bu garantörlük, adanın taksim edilmesine ve bir başka devletle birleşmesine de yasak getirdiği için aslında Rum kesimi “Enosis”, Türk kesimi de “taksim” tezlerinden vaz geçmiş durumdaydı.  Ayrıca iki devlet İngiltere’nin adadaki üslerini ve haklarını da kabul etmişlerdi. Antlaşmanın ileride daha da önem kazanacak 4.maddesinde ise, her üç garantör devlet ada ile ilgili antlaşmaları birbirleri ile istişare edebilecek ancak bu antlaşmayla oluşmuş olan düzenin tehlikede olması durumunda garantör devletlerden her biri ayrı olarak harekete geçme hakkına da sahip olmuşlardı.

(Bu hak, düzenin sağlanması ile sınırlıydı. Nitekim Türkiye 1974 harekatını istişareler sonrası bu 4. Maddeye dayanarak tek başına gerçekleştirmiş ve orada barışı sağladıktan sonra da antlaşmanın yine bu maddesine uygun olarak da daha ileri gitmemiştir.)

Ancak bir kere Rum tedhişçiliği başlamış ve Enosis durmamıştı. Adada yine tek başına hakim olmak isteyen terör grupları faaliyetlerine bazen gizli, bazen de açık devam etmişlerdi. Yasalara uygun olmayan şekilde Türk memurların devlete girişini de uygulanmaması işleri yeniden çığrından çıkarır.

Kilise ile milliyetçiliğin ortak gittiği Rum tarafının cumhurbaşkanı, başpiskopos Makarios’un hala Enosis’ten bahsederek, bu politikayı diri tutma çabaları, antlaşmalara aykırı olarak Türk tarafının belediyeler açmasına bile engel olmaya başlamış, bunun sonucunda da adada bir “Türk Cemaat Meclisi” oluşmuştu. Bu gerginliğin sonucunda Kıbrıs Rumlarının adaya tek başına hakim olma çabası aynen devam edince, 1963 yılı son ayında adadaki Rumlar, “Türklerin etnik temizlik harekatı” anlamındaki “Akritas planı” ile harekete geçmişlerdi.

Bir gecede 100’e yakın Türkün öldürüldüğü ve başlarında Nikos Simpson’un olduğu terör gruplarının gerçekleştirdiği ve “kanlı noel” diye geçen 1963 olayları, Türk ordusunun girişimleri ve Türkiye’nin garantörlüğünü işletmesiyle ancak durdurulmuştu. Ama artık adanın ayrılmasının önü açılmıştı. Nitekim Makarios’un tüm antlaşmaları feshedip, Kıbrıs Cumhuriyetini ortadan kaldırması ve kurulmuş bir Rum yönetiminin, hukuksuz olarak dünya tarafından Kıbrıs’ın meşru yönetimi olarak kabul edilmesi sonrası garantör devletlerin de bir türlü anlaşamaması işleri daha da büyütmüş oldu.

Bu süreçte işe BM karışmış ve adanın güvenliğini İngilizlerin elinde almıştı. İşte bu noktada ABD’nin ve başkanı Johnson’un Türkiye’nin adaya çıkışına karşı çıkarak, Rum tarafını destekler tutumu ile Rum terör örgütleri daha da cesaretlenmiş ve saldırılarına devam etmişlerdi. “Grivas”ın önayak olduğu bu saldırılarda bir diğer kırılma noktası olacak olan Erenköy’deki Türklere saldırılar ise Türk ordusunun çabaları ile engellenmişti. Bu şekilde devam eden gergin durum, adadaki Türklerin artık 1967’de geçici “Kıbrıs Türk Yönetimi”ni kurmaları ve yasama, yürütme ve yargı yetkilerini de kendilerinin kullanmasıyla sonuçlanacaktı.

Bu tarihten sonra Yunanistan’daki askeri darbe, Kıbrıs konusunu daha da olumsuz etkileyecektir. Zira, Yunan askeri yönetimi, bir an önce adada tek başına Rum yönetiminin kurulması demek olan ENOSİS’i amaçlıyordu. Yunan kralı taraftarı olan Makarios ise Yunan askeri cuntası tarafından “istenilmeyen adam” noktasına gelmişti. Daha önce terör yaratan “Grivas” ın 1971’de adaya geri dönmesi ve ona Makarios’un yanında olan Sampson’un da destek vermesi de adanın yine Enosis planlarıyla kana bulanması anlamına gelecekti.

Bu arada ENOSİS yanlıları arasındaki iç çıkar çatışması bir Makarios’u bir EOKA yanlılarını güçlendiriyordu. Nihayet Rumlar arasındaki bu gerginlik 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Rum kesiminde Yunan cuntası destekli bir darbeye neden olacaktı. İngilizlerin yardımıyla ülkeyi terk eden Makarios’un yerine Yunanistan’ın cunta hükümetinin Cumhurbaşkanı olarak Nikos Smpson’u başa getirmesiyle birlikte Sampson 1960 garantör antlaşmalarına aykırı olarak adada bir Helen Cumhuriyetini ilan etmişti.

Durum o kadar kötüydü ki Makarios bile ABD’de BM de yaptığı konuşmada Yunanistan’ın adayı işgal ettiğini ve hatta Yunanların Türklerden daha tehlikeli olduğunu ve Türklerin hayatlarının da tehlkede olduğunu açıklamıştı. Adadaki Kıbrıs Türk yönetiminin liderlerinden Rauf Denktaş ise başta bu olayların Rumların iç sorunu  olduğunu açıklamasına rağmen yine de Türkiye’den adaya müdahalesini de istemişti.

Türkiye ise adada Türklerin hayatının tehlide olacağını Makarios’un bile itiraf etmesi nedeniyle Ecevit başkanlığında toplanan Bakanlar kurulunda Ecevit’e bu konuda tam yetki verilmişti. Türkiye’nin İngiltere ABD ve SSCB ile görüşmeleri özellikle ABD tarafının etkisiyle olumsuz sonuçlanınca, 20 Temmuz 1974 tarihinde garantör antlaşmasının daha önce belirttiğim 4. Maddesine dayanarak tek başına adaya bir barış harekatı düzenlemiştir.

Rumların adaya tek başına egemen olma isteğiyle Türklere karşı başlattığı saldırılarda büyük kayıplar verildiği ortadaydı ve nihayet bu başarılı harekat sonucunda adada Simson hükümeti yıkıldığı gibi Yunanistan’daki cunta hükümeti de yönetimi bırakmak zorunda kalmıştır. Hemen bir gün sonra başlayan Türk- Yunan ve İngiliz Dışişleri bakanlarının Cenevre’de toplanarak adada bir güvenlik bölgesi kurulmasına karar verilmiş ve aslında Rum ve Türk tarafı olarak da iki farklı otonom idare de ilan edilmiş oldu.

Böylece yıllardan beri Rum zulmü altında sıkıntılar içinde yaşayan ada Türkleri rahat bir nefes almış ve belki de özgürlüklerini kazanmış oldular. Tabi dünya kamuyou özellikle ABD’nin tutumuyla olayı “işgal” gibi göstermeye kalkıp algı yaratmalarına rağmen, Avrupa konseyinin garantörlüğümüzü kabul eden duruşu ile iş daha da yasal boyuta gelmişti. Nitekim Kıbrıs Türk tarafı “Kıbrıs Türk Federe Devleti” adıytla Şubat 1975’de kendi devletlerini de ilan edince, ada artık iki tarafa ayrılmış oluyordu.

Bu gelişmelerden ortaya çıkan en önemli sonuç, “aslında birleşilmesi için anlaşılmış olan” adanın, “Rum tarafının ayrışmacı ve tek taraflı politikaları nedeniyle” artık ikiye ayrılmasının iddia edildiği gibi 1974’deki Türkiye’nin Barış Hareketiyle değil, daha öncesinde gerçekleşmiş olduğudur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Bundan sonraki süreç Kıbrıslı Rumların Avrupa ve dünyadaki devletleri kullanarak Türkleri zora sokmaya çalışmakla geçecekti. Nihayet bu poltikada 1983 yılında başarı sağlayan Kıbrıslı Rumlar BM’e Kıbrıs Türk Federe Devletinin yok sayılacağına dair bir karar çıkartrınca Kıbrıslı Türklerin buna yanıtı, 15 Kasım 1983 tarihinde mecliste bağımsızlıklarını ilan ederek “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni kurmak oldu. İlk cumhurbaşkanı olarak seçilen Rauf Denktaş da bu bağlamda tarihe geçmiş oluyordu. Artık Kıbrıslı Rumların karşısında bir toplum değil bir devlet vardı.

Bu tarihten sonra da Denktaş’ın, BM aracılığıyla Rum tarafından sırasıyla Kipriyanu, Vailiu, Klerides ile yaptığı her müzakere, Rumların adada Türkleri azınlık olarak görme istekleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Kıbrıs konusunda yeni kırılma noktası ise 1990 yılı Temmuz ayında Rum kesiminin Kıbrıs Cumhuriyeti adına Avrupa Topluluğuna ’ye başvurması olacaktır.

Görüldüğü gibi Kıbrıs sorunu 1974’deki Türkiye’nin barış harekatıyla ortaya çıkmış bir sorun değildir. Sorunun kökeni, Rumların, batının da çıkarı olduğundan onların da yardımıyla, adada tek başına hakim olma ve Türkleri azınlık durumuna sokma çabalarında yatmaktaydı. Özellikle 1990’larda dünyanın bir çok yerinde Yugoslavya’da ve Çekoslavakya’daki  gibi “mikromilliyetçilikler”i destekleyen ve bu bölgeleri parçalara ayıran Batı’nın, Kıbrıs’ta neden bu mikromilliyetçiliğe uygun olarak her şeyiyle ayrışmış olan iki taraflı bir devlet statüsünü uygulamak yerine, birleştirmeye kalktığının altında da bölgenin stratejik önemi ve bunda da kendi çıkarlarının yattığı da çok açıktır.

 Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs konusunda şu anki en önemli sorun ve çözüm yerine işi daha da karmaşıklaştıran girişim, AB’nin 1963’ten beri yaşanan Rum yönetiminin haksızlıklarını unutarak ve 1960 yılındaki antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs adına Rum yönetimini AB’ne almasından kaynaklanmaktadır. Son dönemde de bu konu, Türkiye’nin AB’ye girişi ile ilişkilendirilerek Türkiye üzerinde baskı için kullanıldı.

1990 yılına kadar karşılıklı müzakerelerle geçen Kıbrıs konusu, bu tarihten sonra Rum yönetiminin yeni bir stratejisiyle çok farklı bir kanala geçecektir. Bu tarihe kadar Kıbrıslı Türklerin egemenlik haklarında diretmeleri ve 1974’de de Türkiye’nin barış harekatı nedeniyle istediğini alamayan Rumlar, bu kez AB’ni işin içine katmaya karar vermiş, AB’’nin de taraflı politikasıyla buna izin vermesiyle adada tam egemenliği ele geçirmek için yeni bir yola girmişti. Ve bu amaçla da Temmuz 1990’da AB’ne girmek için tam üyelik başvurusunda bulunmuştu.

AB Bakanlar Konseyi’nin 2 ay sonra başvuruyu kabul etmesi de sorunu daha da karmaşık hale getirecek bir yola sokmuştu. O dönem Türkiye, Özal aracılığıyla AB politikasında zarar görmemek için AB’nin Kıbrıs Rum yönetiminin üyelik başvurusuna gereken sert tepkiyi gösterememişti. Zira 1960 Garanti antlaşmasına göre Kıbrıs’ın bütününün ya da bir bölümünün, başka herhangi bir devletle siyasal ya da ekonomik bir birliğe girmesi yasaktı. Bu kesin kurala rağmen verilen tavizlerin hem Rum yönetimini hem de AB’ni cesaretlendirdiği de bir gerçektir.

1996’da bu karmaşık siyaset içinde AB aldığı kararla Türkiye’yi Gümrük Birliğine almıştı. Bu hiç beklenmedik ve sıra dışı bir karardı. Zira AB, o güne kadar hiçbir devleti birliğe üye olmadan Gümrük Birliğine üye yapmamıştı. Önce devletler üye yapılır sonra hibe para verilerek devletlerin kendilerini ve gümrüklerini duruma hazırlamaları gerçekleştirilirken ilk kez, Türkiye birliğe üye olmadan ekonomik olarak AB’ne bağımlı bir hale getiriliyordu.

Ama bu olayın bir başka olumsuz yönü de Kıbrıs politikasına yansıması olmuştu. Çünkü AB, Gümrük Birliğine giren Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Rum yönetiminin tek başına AB ile müzakerelerine başlamasının önündeki en büyük engel olduğunu biliyordu. Bunun nedeni de 1960 garanti antlaşmaları nedeniyle Kıbrıs’ın tek başına Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin üye olmadığı bir birliğe girmesinin yasak olmasıydı. Bu nedenle garantör ülke olarak Türkiye, sürekli Rum yönetiminin AB’ne girmesine karşı dururken, 2 Şubat 1995 tarihinde, Başbakan Tansu Çiller, bu hakkı kullanmaktan vazgeçtiğini açıklamıştı. Çiller iç siyasi nedenlerle AB’ye üye olma isteğindeydi ve AB tarafından Gümrük Birliğine girilebilmesi için bu haktan vazgeçilmesini istemesi gibi bir strateji oyununa gelerek büyük hata yapmıştı. Bu haktan vazgeçilmesiyle Rum yönetiminin müzakerelerine izin verilmiş, bunun karşılığında da Yunanistan Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girişine vetosunu kaldırdığı için de Gümrük Birliği’ne girmiş oluyorduk. Yani Gümrük Birliği için ki “bugün iyi mi kötü mü olduğunun hala tartışmalı olan” bir antlaşma için Kıbrıs Türk tarafının ve dolayısıyla da Türkiye’nin aleyhinde bir noktaya hızla gidilmeye başlandı.

Nitekim zaten taraflı politikasıyla bu süreci Rum yönetimi lehine başlatan AB, 1998’de de ”Kıbrıs Cumhuriyeti” adı ile tanınmış olan Rum yönetimi ile müzakerelere başlama kararını almıştı. Çiller zamanında, bizim aleyhimize olmasına rağmen Gümrük Birliğine girişimizi tüm yurtta AB’ye girmişiz gibi gösterilmesinin de yanlışlığını belirtmemiz gerekiyor. Ama en büyük yanlışlık da AB’nin, Rum yönetiminin AB’ne müzakerelerle başlamasının yolunu açarak tek başına Türk tarafı olmadan AB’ne girmesinin yolunu açmasıydı. Rum tarafının amacı da buydu. AB’ne üye olmanın getireceği ekonomik canlılığı kullanarak, Türk tarafının azınlık olarak kendi yönetimlerine katmayı da amaçlıyordu. AB, üye yapacak ülkelerin komşularıyla iyi politika içinde olmasını şart koşmasına rağmen bu şartı Rum yönetimi için kullanmamış ve 1999 yılında Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle olan uyuşmazlıklarını çözüme kavuşturmasına gerek kalmadan Kıbrıs’ın AB’ye tam üye alınabileceği yolunda bir açıklama da yapmıştı.

İşte bu tarihten sonra KKTC’nin üzerinde özellikle de ekonomik anlamda büyük bir baskı oluşturulur. Bu baskıya, Türkiye’de yeni iktidar olan AKP yönetiminin AB ile bir olarak katılması da ilginçti. Türkiye’nin Gümrük Birliğine girmesi nedeniyle zaten KKTC artık 3. bir taraf olduğu için meyve ve sebze ticaretin de yapılmaması KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ekonomik olarak iyice sıkıştırmaya başlamıştı.

Kıbrıs Rum yönetimini Kıbrıs’ın yasal hükümeti olarak gören AB, Türk tarafının da AB ile görüşmelere bu hükümet ile katılmasını isteyerek, Türk tarafının 1950’den ve de 1960’dan itibaren izlediği ve kazanım sağladığı yoldan geri dönmesini istiyordu.

Kıbrıs adasında BM barış gücünün de olması nedeniyle bu konuda girişimlerde bulunan BM, 1964 yılında çıkardığı bir kararla Kıbrıs sorununda çözüm için aktif rol almayı kabul etmişti. Bu amaçla Perez de Guellar, Butros Gali ve Kofi Annan ile girişimlerde bulunmuşlardı. En son Annan’ın 2000 yılında adanın iki liderini görüşmelere çağırması sonrasında işler farklı bir boyuta bürünmüştür.

BM Başkanı Kofi Annan’ın 2001 yılından beri iki tarafı görüştürme sürecinde Denktaş’ın sürekli azınlık durumuna düşmemek ve Kıbrıs Türk halkının uzun vadeli güvenliğinin düşünmesi nedeniyle red yanıtlar vermesi bile artık Türk kamuoyunda eleştirilmeye başlanmıştı. Denktaş’ın bazı bakanlarca “kaşarlanmış politikacı” olarak nitelendirilmesi ve artık gitmesinin gerektiğini söylenmesinin kime hizmet ettiği de bugün çok net anlaşılmaktadır.

AB o dönem Türkiye’nin tam üyeliği için sürekli bir bahane arıyordu ve o süreçteki bahaneleri ise Kıbrıs Sorunuydu. AB enerji politikası gereği Kıbrıs’ta etkili olmak istiyordu. Bu nedenle de Rum yönetimini AB’ye üye yapmak işine geliyordu. AKP hükümeti de “iç politikada muktedir” olabilmek için AB ile yakın iletişiminden dolayı Kıbrıs konusunda da taviz verir görüntüdeydi. Hatta Kıbrıs konusunda 40 yıllık politikalarda değişiklik olması gerektiğini savunuyorlar ve Kıbrıs konusunda Brüksel ve Atina’yı sevindiren açıklamalarda bulunuluyordu.

Tarafların ilk aşamada reddettiği plan yine de Kıbrıs konusunda çözüm için en geniş kapsamlı bir plandı. Plan en net tanımıyla federal bir devlet niteliğinde adanın birleşik bir yapıya kavuşturulmasını ve iki tarafın da tek başına egemenliğine karşı çıkıyordu. Ancak Türkleri azınlık statüsüne sokuyor, Rumlara da tek başına egemenliği vermiyordu. Buna rağmen tarafların hep eleştirilerinin olduğu plan, en son 2004 yılında adanın referandumuna sunulmuştur.

BM başkanı Kofi Annan’ın ismin taşıyan Annan planı 24 Nisan 2004’te oylanmış ve KKTC tarafı “% 64.91” ile evet demesine rağmen zaten birkaç gün sonra AB’ye girecek olmasının rahatlığıyla Rum yönetiminin “% 75.83” hayır oyu vermesiyle Annan planı geçersiz sayılmıştı. 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ne tam üye olan Kıbrıs Cumhuriyeti adı altındaki Rum yönetimi artık bu konuyu AB’nin bir konusu haline getirmiş oldu. KKTC ise ekonomik sıkıntılar ve Rum tarafının adaletsiz olarak AB’ne alınmasıyla yaşadığı izolasyonlar ile sıkıntılı günler yaşamaya başlamıştı. Özellikle BM’in Annan planını kabul eden KKTC bu şekilde cezalandırılırken, bu antlaşmayı reddeden Rum yönetimi ise AB’ye alınarak neredeyse ödüllendirilmişti. Bu adaletsiz ve haksız politikanın büyük yürütücüsü de AB idi. AB, referandum sürecinde Türk tarafında siyasete karışmış, parasal yardım adı altında KKTC halkını yanlış yönlendiren bir tutum izleyerek büyük bir baskı oluşturmuştu. Bu süreçte Türkiye’de de hükümet ve neredeyse bütün basının da “evet ” denmesi yönünde baskıları da unutulmamalıdır. KKTC’de M. Ali Talat öncülüğündeki “evet” ile Rauf Denktaş öncülüğündeki “hayır” yanlılarının aynı kalabalıkla yaptığı mitinglerden “evet” yanlılarının mitingi “yes be annem” sempatik deyimiyle ana manşetlerle büyük boy verilirken, “hayır” yanlılarınınki ise iç sayfalarda birkaç paragrafla geçiştiriliyor veya saklanıyordu.

O dönemi yakından yaşadığım için özellikle ABD ve AB destekli psikolojik algı hareketiyle Kıbrıs’ın artık birleşmesi gerektiği, propagandası yapılıyor, ayrıca amirallik yapmış denizciler bile Kıbrıs’ın artık stratejik önemi kalmadığını söyleyecek kadar da psikolojik harekâta destek veriyorlardı. Hem Türkiye’de hem de KKTC’de yayınlarla “Kıbrıslı Türk“ ve “Türkiyeli Türk” ayrımı yapılarak ayrışma sağlanıyordu. Rauf Denktaş bile müzakerelerde yalnız bırakılıyor ve itibarsızlaştırılıyordu.

Ama sanırım daha ilginci ise birçok konuda ayrı düşen ve Annan planına da eleştirilerini getiren Denktaş ve Papadapulos’un hayır konusunda birleşmeleri olsa gerekti. Ancak buradaki farklılık Papadopulos’un arkasında halkının durduğu, Denktaş’ı ise AB’nin yarattığı algıya yenilen halkının yalnız bıraktığıdır.

Aslında Annan planının bir tarafın kabul edip diğer tarafın kabul etmemesiyle Kıbrıs’ta hukuki anlamda bölünmenin alt yapısının tamamlandığı da açıktır. Tek yapılacak olanın da Batı’nın alacağı bir kararla iki faklı devleti kabul edip sorunu tamamen çözüme kavuşturmak olması gerekirken, bunun bir türlü yapılmaması da oldukça anlamlıdır.

Annan planının Kıbrıs Türkleri için eşit vatandaşlık haklarından geriye gidiş olduğu ve iki toplum iki halk kavramlarından da uzak olduğu ve onları azınlık statüsüne gerilettiği de ortadadır. Ancak AB’nin siyaseten Kıbrıslı Türkler üzerindeki “Kıbrıs AB’ye girecek siz de AB vatandaşı olacaksınız, zenginleşeceksiniz” propagandasından Kıbrıslı Türklerin etkilendiği de bir gerçektir. Eğer Annan planı gerçekleşseydi, AB’ne alınmayan Türkiye’nin ordusunun orada bulunması Türk ordusunu tartışılır hale getirip müdahalesinin de AB’ye müdahale anlamına gelmesi nedeniyle sıkıntılı durumlara sokabilecekti.

BM yeni Genel Sekreteri Guterres başkanlığında Temmuz 2017 yılında İsviçre’de yapılan 10 günlük Kıbrıs müzakereleri de anlaşmazlık ile sonuçlanmıştı.

Son süreçte Kıbrıs konusunda en önemli konu Kıbrıs’ın Türk ordusunu Akdeniz’de doğalgaz sondajı çalışmalarına engel olmakla suçlamasının ardından Avrupa Komisyonu Türkiye’ye ‘iyi komşuluk ilişkilerine zarar verecek eylemlerden kaçınması’ uyarısında bulundu.

İtalyan bir şirketin 8 Şubat’ta doğalgaz kaynağı arama amacıyla yola çıkan gemisinin, Güney Kıbrıs’ın ‘münhasır ekonomik bölge’ olarak ilan ettiği bir alanda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin de hakkı olduğunu savunduğu için Türkiye tarafından durdurulması kriz çıkarmıştı. Türkiye’nin özellikle Kıbrıslı Rumların tek başına arama yapma stratejisne karşı Kıbrıslı Türklerin egemenlik haklarını tavizsiz bir şekilde koruması ve KKTC ile ortak bir tavır belirlemesi, Kıbrıs Rumlarının bazı konularda geri adım atmasını sağlamıştı.

Ancak bu gelişmelere rağmen son dönemde Kıbrıs Rumlarının “Kapalı kapılar arkasında çok yoğun diplomatik müzakereler sürüyor” açıklaması da durumun ilginçliğini ortaya koymaktadır. Zira AB’den bu doğalgaz arama konusunda  “Türkiye’ye herhangi bir AB üyesine karşı bir harekette bulunmama ve tehdit yöneltmeme, onun yerine iyi komşuluk ilişkileri kurma, barışçıl bir çözüm arama ve toprak bütünlüğüne saygı duyma çağrısı”nın gelmesi de ortamı germeye devam etmiştir. Rum yönetiminin bu sondaj çalışmalarını hızlandırması Türkiye’nin tavrı ile şu an gecikmiş durumdadır. Aynı zamanda Türkiye de Kıbrıs Türkleri ile arama çalışmalarına başlamıştı. Burada belki de sorun, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın bu gaz arama çabalarını adada barış için olumlu görmesi olsa gerek. Bu noktada Güney Kıbrıs, 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da da İsrail ile yaptığı antlaşmalarla Kıbrıs çevresinde sondaj çabalarını kendi tekeline alarak emrivaki yapma çabalarının Türkiye ve KKTC tarafından eleştirildiği ortadadır. Çünkü Rumların belrilediği kendi münhasır bölge sınırları Türkiye’nin ve KKTC’nin de kıta sahanlığı ile çakışmaktadır.

Son aşamada, Ada’nın iki tarafının liderleri ve heyetleri, 9 Ocak 2018’den beri Cenevre’de yeni bir uzlaşma ve çözüm için yoğun bir çalışmaya da girmiş durumdadır. Yeni Cumhurbaşkanı Akıncı, her ne kadar Nisan ayı içerisinde “Rum tarafının tavrında değişiklik görmediğini” belirterek durumun zorluğunu ortaya koymuş da olsa, Mayıs ayı içinde hem meclisinden hem de KKTC Dışişleri Bakanından habersiz olarak birden bire BM aracılığıyla yeniden müzakerelere başlama kararı vermesi KKTC’de oldukça büyük bir tartışma yarattı. Zira Denktaş’ın bile meclisinden aldığı yetki ile müzakerelere gittiğinin bilindiği ortamda KKTC yasalarına aykırı bu durumun sıkıntılı olduğu da açıktır. Bu ortamda “Türkiye’nin garantörlükten vaz geçmesi gerekir” gibi söylemlerin ortaya çıkması da işleri KKTC aleyhinde bir noktaya götürme tehlikesini ortaya çıkaracaktır. Kıbrıs’ta barışı ve eşitlik ortamını sağlayacak ortamın iki farklı devletin tanınması olacağının tarihsel olarak ortada olduğu bir noktada hem Türkiye’yi hem de Kıbrıs Türklerini dışlayarak bir çalışmanın imkânsızlığı da ortadadır.

 

Top