Kadınların Seçme Ve Seçilme Hakları

Giriş

Medeni Kanun ile hukuksal olarak erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadınına, TBMM tarafından 3 Nisan 1930’da tarihli yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı verilmiştir.

 

Türk kadınına  yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının tanındığı 3 nisan 1930 tarihinden itibaren 86 yıl geçmiştir. Aynı şekilde Türk Kadınına  5 Aralık 1934‘te Anayasa‘da yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasından itibaren 82. yıl geçmiştir.

Siyasal Bir Hak Olarak Seçme Ve Seçilme Hakkı

Seçme ve seçilme hakkı, aynı zamanda siyasal yaşama katılım hakkıdır. Temsili demokrasilerde, halkın adına karar almak, seçimle iş başına gelen yöneticilere bırakılırken Ülke yöneticilerini kimin ve kimler arasından seçileceği sorunu, demokrasinin en temel sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar.

İnsanların temel hak ve özgürlükleri korunmadan ve siyasal bir hak olarak seçme ve seçilme özgürlükleri sağlanmadan  halk yönetim ve egemenliğinden söz edilmesi mümkün değildir. Çağdaş bir demokrasi, ancak her vatandaşa, kamusal ilişkilerin kuruluşuna katılma konusunda eşit ve serbest şansa sahip olması için, kendisini devamlı yenileyen ve demokratik düşünce ve irade oluşumunu açık tutan hukuksal kurallar çerçevesinde var olabilir.

Çağdaş bir demokratik yaşam ve demokratik düzende siyasal partilerin plüralizmi ve kuruluş özgürlüğü yanında seçme ve seçilme özgürlüğünün de güvencelenmesi gerekmektedir.

Demokrasi, erkler ayrımının varlığına bağlı olan temel hakları şart koşar. Erkler ayırımı olmadan Devletin hukuka bağlılığından, Devletin hukuka bağlılığı olmadan, güvence altına alınmış özgürlükten söz edilemez. Güvence allına alınmış özgürlük olmadıkça, halk arasında geçerli düşünce, menfaat ve ahlaksal değer yargıları siyasal açıdan etkili olamaz.  Erkler ayrılığına göre ortaya çıkan yönetim biçimi olarak hükümet sistemleri, çoğulcu siyasal rejimlere uygun düşmektedir.

Çoğulcu siyasal rejimleri belirleyen ana ölçüt, bu rejimlerde iktidarın elde edilmesinde, kullanılmasında ve devrinde yöneticilerin serbest olmayıp, yurttaşların yani halkın belirleyici olmasıdır. Bu özelliğiyle, çoğulcu siyasal rejimlerle demokrasi arasında özdeşlik kurulabilir. Çoğulcu siyasal rejimlerin demokratikliğini seçme ve seçilme hak ve özgürlüklerinin eşit ve adil kullanımı sağlar.

Parlamenter sistemde seçimler, demokratik meşruluğu sağlarken, demokratik meşruluk, yöneticilerin serbest seçimler yoluyla belirlenmesi esasına dayanır. İktidarın kaynağını seçimlerin oluşturuyor olması, ortaya çıkan yönetime güveni de beraberinde getirmektedir. Siyasal düzende meşruluğun ana kaynağı seçimlerdir. Bu nedenle seçme ve seçilme hakkı olarak siyasal haklar, demokratik yönetim anlayışının vazgeçilmez öğeleridir. Siyasal bir insan hakkı olan seçme ve seçilme hakkı, bireylerin; yerel ve ulusal meclisler, belediye başkanlığı, şehir yöneticiliği, devlet başkanlığı vb yerel ve merkezi karar ve yönetim organlarına seçilecek kişileri oylarıyla belirleyebilme ve buralara seçilmek için aday olabilme hakkıdır.

Sosyal ve ekonomik haklar yanında, vatandaşlıktan doğan haklardan biri olan siyasal haklar, vatandaşların yönetime katılmaları ve siyasal alanda söz sahibi olmalarını sağlar. Temsili demokrasilerde, halkın adına karar almak, seçimle iş başına gelen yöneticilere bırakılır.

Yurttaşların yönetime katılımı, günümüzde genelleşen oy hakkı ile sağlanırken her oy,  ilke olarak aynı değerde kabul edilerek oy hakkı eşitlenmiştir. Herkes bir oya sahiptir. Demokrasi, oy hakkının sadece genel olmasını değil, aynı zamanda eşit olmasını gerektirir. Oyun kullanımı kişiseldir; dürüstlüğü, yargıç denetimi ile sağlanmakta olup oy hakkının eşit kılınması amacıyla birçok hukukî önlem alınmaktadır.

Tarihsel gelişim sürecinde başlangıçta oy kullanma hakkı vatandaşların küçük bir kesimine aitti. Çalışanların ve kadınların oy kullanma hakkı yoktu. İnsan haklarının gelişimiyle birlikte süreç içinde genel ve eşit oy hakkının tanınmasıyla birlikte seçim ve temsil ilkesi doğduktan sonra  herkesin seçme ve seçilme hakkı, oy hakkında somutlaştırılmıştır.

Zamanla genişleyen oy kullanma hakkı, çağdaş siyasal partilerin kurumsallaşmasıyla birlikte, bugünkü anlamda seçme ve seçilme hakkı doğmuştur. Gerçekten seçme ya da oy hakkı, seçimlerde oy kullanma ile sınırlı değildir. Bazı koşullarda, Millet temsilcilerinin oy vererek aldıkları bir karar, geçerli olabilmek için halkın oyuna sunulabilir.

Millet meclisince alınan kararların halk oyuna  sunulmasına halkoylaması ya da referandum denilmektedir. Halkoylaması ya da referandum yapılarak bir yandan  belli konularda halkın düşüncesi öğrenilirken öte yandan halkın siyasal kararlara doğrudan katılım olanağı yaratılar.

Seçme ve seçilme hakkı, vatandaşlık görevlerinden birisidir. Seçimlere katılmak, seçmek, aday olmak demokrasinin en önemli özelliğidir. Çağdaş dünyada ve günümüzde, yasalarda gösterilen şartlara uygun olarak, her vatandaş seçme, seçilme, siyasal etkinlikte bulunma ve halk oylamasına katılma haklarına sahiptir.   

Türkiye’de Kadınların Seçme ve Seçilme Hakları

Eski Türk Devletlerinde kadınlar aile hayatında, mirasta, devlet yönetiminde hak sahibiydiler. Osmanlı Devleti’nde ise İslamiyet’in de etkisiyle kadınlar birçok sosyal, kültürel ve siyasi haktan mahrumdu. Örneğin; nüfus sayımında toplama dahil edilmiyorlardı, aile hayatında haremlik-selamlık vardı, yüzlerini peçeyle örtmek kanunlar nedeniyle zaruriydi, evlenme, boşanma ve miras işlerinde ikinci plandaydılar ve devlet memuru olamıyorlardı.

Teokratik bir devlet yapısının ve kadın haklarının kısıtlı olduğu bir toplum düzeninin bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan, kadın erkek eşitliğinin kabul edildiği modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş birçok devrim ile mümkün olabilmiştir. Bu devrimlerle, kadınların erkekler ile eşit toplumsal varlıklar olarak toplum içinde yerlerini almaları bir uygarlık aşamasıdır ve Atatürk Devrimleri’nin en önde gelenlerindendir.

Kurtuluş savaşındaki yarattıkları kahramanlık ve fedakarlık destanlarından sonra kadınlar 10 yıl boyunca oy hakları peşinde koşarak seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. 1923’te Nezihe Muhitin’in önderliğinde kurulan Kadınlar Halk Fıkrası’na kadınların seçme ve seçilme  hakkı bulunmadığı gerekçesiyle izin verilmeyince parti  varlığını sürdürmek için Türk Kadın Birliği olarak örgütlenmiştir. Kadınlar 10 yıl boyunca oy hakkı peşinde koşmuşlar ve sonunda seçme ve seçilme haklarına kavuşmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti‘nin ilk yıllarında, 1926 – 1934 yılları arasında gerçekleştirilen Atatürk Devrimlerinin bir kısmı, kadınların sosyal ve kültürel alanlarda, eğitimde, hukukta, aile içinde, çalışma hayatında, toplumsal yaşamda ve siyasette erkeklerle eşit haklara sahip olmasını hedeflemiştir.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesiyle ilgili yasal düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti‘nde toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerdendir. Bu konudaki yasal düzenlemeler, birçok Avrupa ülkesinden daha önce gerçekleştirilmiştir. Fransa ve İtalya’da kadınlara 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

İlk medeni kanunu 17 Şubat 1926 yılında kabul edilerek kadınların haklarında düzenlemeler yapıldı. Cumhuriyet tarihinde kadınlar ikinci sınıf insan olarak görülürdü, tabuların yıkılması Türk Medeni Kanunu ile olmuştur. Türk Medeni Kanunun kabul edilmesi ile kadınlara çeşitli haklar tanınmıştır. Türk kadınlarını haklarını korumaya yönelik bir çok maddeye yer verilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1926 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren ve Türk kadınlarını  şeriat zincirinden kurtaran Medeni Kanun ile Türk kadınına hakları iade edilmiştir.Türkiye Cumhuriyeti’nde kadın güçlenmeye, kişiliğini bulmaya ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere katılmaya başlamıştır.

 

Çağdaş, demokratik ve laik ve medeni bir Türk toplumunu hedefleyen başta Mustafa Kemal Atatürk ve o dönemin hükümetleri ve TBMM olmak üzere kadınların insan haklarından eşit olarak yararlanması için kadınlara seçme ve seçilme haklarını tanımışlardır.

 

Medeni Kanun ile hukuksal olarak erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadınına, TBMM tarafından 3 Nisan 1930’da tarihli yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı verilmiştir.  Aynı şekilde kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmalarını sağlamak üzere yasal düzenlemeler yapılmaya devam edilerek, 1930‘da belediye seçimlerinde seçme, 1933‘te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934‘te yürürlüğe giren Anayasal bir değişiklikle de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştır.

 

Yasal düzenlemelerin hemen ardından süreç içinde kadınların hak ettikleri görevlere atandıkları veya seçilmeye başladıkları görülmektedir. Nitekim kadınlar ilk kez 28 Ekim 1927 tarihinde yapılan ilk resmi genel nüfus sayımında sayılabilmişlerdir. Türkiye’de yapılan ilk resmi genel nüfus sayımında nüfusun yüzde 51.9’u kadındı ve her 1000 erkeğe karşılık 1075 kadın bulunuyordu.

25 Aralık 1927 tarihinde Türkiye’ de ilk defa  bir kadın avukat olarak;  Avukat Süreyya Ağaoğlu göreve başladı. 13 Kasım 1932 tarihinde Dr. Müfide Kazım ilk kadın Hükümet Tabibi olarak atandı.Türkiye’de ilk defa 28 Kasım 1928 tarihinde ilk kadın avukatlardan Beyhan Hanım, İstanbul 1. Ticaret Mahkemesi’nde bir kadın sanığı savundu.

 

Yargıçlığa atanmak isteyen Türkiye’nin ilk kadın hukukçularının başvurusu, 22 Ağustos 1924 tarihinde Adalet Bakanı Mustafa Necati tarafından bunun ileride sağlanacağı söylenerek reddedilince kadınlar yargıç seçilebilmek için  1930 yılını beklemek zorunda kaldılar. İlk kadın yargıçlar Nezahat Güreli hanım ve Beyhan Hanım ancak 29 Nisan 1930 tarihinde Asliye Mahkemesi üyeliğine atanabildi.

12 Aralık 1932  tarihinde Adile Ayda, ilk kadın Dışişleri memuru seçildi. 7 Aralık 1934 tarihinde, Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanması nedeniyle Türk Kadınlar Birliği’nin çağrısıyla Beyazıt Meydanı’nda bir mitingle kutlama yapıldı. Bu miting Türk kadınlarının düzenlediği ilk miting olarak kabul edildi.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesiyle ilgili yasal düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti‘nde toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerdendir. Bu konudaki yasal düzenlemeler, birçok Avrupa ülkesinden daha önce gerçekleştirilmiştir. Fransa ve İtalya’da kadınlara 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

Çağdaş, demokratik ve laik bir Türk toplumunu hedefleyen başta Mustafa Kemal Atatürk, dönemin hükümetleri ve TBMM, kadınların insan haklarından eşit olarak yararlanması için gerekli düzenlemeleri yapmışlardır.

Kadınların siyasal yaşamda seçme ve seçilme hakkını elde etmesi; toplumsal hayatta gerçekleşen Atatürk Devrimleri’nden birisidir. Gerçekten Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal alana katılmaları yönünde yapılan ilk değişiklikle Türk Kadınları; 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme, 1933′de çıkarılan Köy Kanunu ile muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934′te de Anayasa’da yapılan bir değişiklikle, milletvekili seçme ve seçilme haklarını kazanmışlardır.

 

O tarihteki çağdaş ve kadın hakları bağlamında tarihsel bağlamıyla son derece ilerici bir yasal düzenleme olarak kadınların seçme ve seçilme haklarının tanınmasının günümüzdeki izdüşümüne bakıldığında hukuken tanınmış olan seçme ve seçilme hakkının uygulamaya dönük yüzünün pek sağlıklı işlemediği görülmektedir. Seçme özgürlüğünün kullanılmasının yanında özellikle anayasal eşitlik ilkesinin son derece önemli bir parçası olarak seçilme özgürlüğü bağlamında ne yazık ki kadın erkek eşitliğinin sağlanamadığı çok açıktır.

Bundan sonraki yıllar boyunca da kadınların ve kadın sivil toplum örgütlerinin kadın erkek eşitliği ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla savaşması yanında seçilme hakkının kullanılması içinde ve seçme hakkının kullanılmasında kadın erkek eşitliğinin sağlanması için savaşması gerekmektedir.

Sonuç Yerine

Türkiye Cumhuriyeti‘nin ilk yıllarında, 1926 – 1934 yılları arasında gerçekleştirilen Atatürk Devrimlerinin bir kısmı, kadınların sosyal ve kültürel alanlarda, eğitimde, hukukta, aile içinde, çalışma hayatında, toplumsal yaşamda ve siyasette erkeklerle eşit haklara sahip olmasını hedeflemiştir.

Kurtuluş savaşındaki yarattıkları kahramanlık ve fedakarlık destanlarından sonra Türk kadınları 1923’ten itibaren seçme, seçilme ve  oy hakları peşinde koşarak siyasal hakları için mücadele etmeye başlamışlardır. 1923’te Nezihe Muhitin’in önderliğinde kurulan Kadınlar Halk Fıkrası’na kadınların seçme ve seçilme  hakkı bulunmadığı gerekçesiyle izin verilmeyince parti  varlığını sürdürmek için Türk Kadın Birliği olarak örgütlenmiştir.

Kadınlar 10 yıl boyunca oy hakkı peşinde koşmuşlar ve yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ve Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ten seçme ve seçilme haklarına  sahip olmayı talep etmişlerdir.

Sonuç olarak Çağdaş, demokratik ve laik bir Türk toplumunu hedefleyen başta Mustafa Kemal Atatürk ve  Yeni Kurulan Türkiye cumhuriyeti Meclisi, kadınların insan haklarından eşit olarak yararlanması için gerekli düzenlemeleri yaparak kadınların seçme ve seçilme haklarını tanımışlar, kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yaparak, 1930‘da belediye seçimlerinde seçme, 1933‘te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934‘te Anayasa‘da yapılan bir değişiklikle de kadınların milletvekili seçme ve seçilme haklarını sağlamışlardır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra çağdaş bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince gerçekleştirilen kadının seçme ve seçilme hakkı,  tarihsel bağlamıyla kadın haklarında son derece çağdaş ve ilerici bir yasal düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Seçme ve seçilme hakkı, siyasal yaşama katılım hakkıdır.  Türk kadınlarına tanıdığı seçme ve seçilme hakkının kadınlarca tam anlamıyla özgürce kullanılması, kadınların siyasal düzlemde özgürce, erkeklerle adil ve eşit oranda seçilme haklarına sahip olmalarıyla mümkün olabilecektir. Türk Kadınlarına 1930’lu yıllarda tanınan seçme ve seçilme hakkının günümüzdeki izdüşümüne bakıldığında hukuken kadınlara tanınmış olan seçme ve seçilme hakkının uygulamaya dönük yüzünün kadınların özellikle seçilme hakkının sağlanmasında çok yetersiz kaldığı ve pek sağlıklı işlemediği görülmektedir.

Demokratik toplumlarda sağlıklı seçme ve seçilme haklarının gerçekleştirilemediği durumlarda özgürlük yok olmaktadır. Seçme özgürlüğünün kullanılmasının yanında özellikle anayasal eşitlik ilkesinin son derece önemli bir parçası olarak seçilme özgürlüğü bağlamında ülkemizde ne yazık ki kadın erkek eşitliğinin sağlanamamıştır. Kadın erkek eşitliği bağlamında kadınların seçilme haklarında adalet ve seçilme haklarının kullanımında eşitlik yoktur.

Tam da bu yüzden Türk Kadınlarının ve kadın sivil toplum örgütlerinin bundan sonraki  yıllar boyunca da kadınların ve kadın sivil toplum örgütlerinin kadın erkek eşitliği ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla savaşması yanında seçilme hakkının kullanılması içinde ve seçme hakkının kullanılmasında kadın erkek eşitliğinin sağlanması yolunda bir zihniyet değişikliği ve toplumsal bir kabul için çalışması zorunludur.

5 Aralık 1934‘te Anayasa‘da yapılan bir değişiklikle de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasının 82.yılında Tüm sivil toplumun, başta devlet kurumları olmak üzere tüm üniversite ve eğitim kurumlarının, basın yayın organları ve kadın haklarıyla uğraşan sivil Toplum örgütlerinin, kadın erkek eşitliği ve kadınların adil ve eşit bir düzlemde seçilme hak ve özgürlüğünün sağlanması için mücadele etmesi gerekmektedir.

 

Top