İkinci TBMM…

Hani her fırsatta Cumhurbaşkanı’nın “tek yetkili” oldu­ğunu…

KaçAk Saray’da “kaçak kabine” kurduğunu…

Böylece fiilen başkanlık sistemine geçtiğimizi söyleyip duruyoruz ya…

Bu kaçak sistemin, “kaçak parlamento”su da kuruldu.

Başbakan, Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekillerine hitap eder­ken, Cumhurbaşkanı da “milletin gerçek vekili” olarak gördüğü muhtarları sarayda toplayıp nutuk çekiyor… Hem de her hafta…

★ ★ ★

Bu, İkinci TBMM’nin…

Yani “Türkiye Büyük Muhtarlar Meclisi”nin tek farkı, üyelerinin her hafta değişmesi…

Her hafta Türkiye’nin dört bir ya­nından…

Ama özellikle AKP’nin seçim ka­zandığı mahallelerden, köylerden 400 muhtar başkente getiriliyor.

Ulaşım ve konaklama masrafları karşılanıyor.

Üstüne bir de “saray restoran”ın mutfağından ziyafet çekiliyor.

★ ★ ★

Ziyafet diyorum ya; abarttığımı san­mayın… Son haftanın “muhtarlar yemeği”nde menü şöyle:

Kereviz dolması, manda yoğurdu eşliğinde etli mantı, sütlü patates, kum sebzeli sos ile kuzu sırtı fırın, peynir helvası…

★ ★ ★

Peki; muhtarlar yemeklerini afiyetle mideye indirdikten sonra gönderiliyor mu?

Hiç olur mu öyle şey?

Her birine cumhurbaşkanını hatır­latacak hediyeler sunuluyor:

Saat, kalem, ajanda, kitap, CD, vs…

★ ★ ★

Bu haftaki toplantı, sarayda yapılan 15 ’inci toplantıydı…

Her hafta 400 muhtar katıldığına göre, bugüne kadar davet edilen muhtarların sayısı 6 bine ulaştı…

Çıkan haberlerin yalancısıyım; bu toplantılar için Ankara’ya davet edilen bir muhtarın devlete ortalama maliyeti bin lira…

Çarpın bunu, 6 binle; 6 milyon lira eder…

Diyanet İşleri Başkanı’na bir zırhlı Mercedes’i çok gördük, adamın burnundan fitil fitil getirdik ama…

KaçAk Saray’ın bugüne kadar 6 zırhlı Mercedes parasını sırf, “Cumhurbaşkanı eteğindeki taşları dök­sün, televizyonlar da bunları yayınlasın, gündemi yine o belirlesin” diye çöpe attık; itiraz eden çıkmadı!

★ ★ ★

Her şey “çift…”

Başbakan çift, kabine çift, meclis çift, salı toplantıları çift, örtülü ödenek çift…

“Tek” olan şey ise, “gerçek!”

O da ortada:

Kıçımızda sadece yamalı do­numuz kaldı; umarız onu çıkar­mazlar!

 

 

 

CAN!

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Can Dündar ve Erdem Gül haber yaptıkları için tutuklandı.

Haklarındaki suçlama, Ergenekon’dan ve diğer kumpas davala­rından yargılanan meslektaşlarımızla ayni:

Terör örgütü üyeliği ve casusluk!

Sevgili Can, merak etme karde­şim…

Biz senin de terör örgütü üyesi olmadığından ve casusluk yapma­dığından eminiz…

Yanındayız…

Hem de sonuna kadar!

 

 

GÜNÜN SORUSU

Polis, Can Dündar’ın ve Erdem Gül’ün tutuklanmasını protesto etmek için Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği’ne gitmek isteyen yurttaşlara biber gazıyla saldırmış… CHP Grup Başkanvekili Levent Gök yerlerde sürüklenmiş… Sorum Ankara Emniyet Müdürü’ne:

Anayasa’dan haberin var mı? Yoksa sizin oralarda tedavülden mi kalktı?

 

Enver beni niye öptü?

Son olarak Halk TV deki program­larına son verilen Enver Aysever, Selahattin Demirtaş’a yönelik suikast id­diasıyla ilgili yazımı, Twitter’daki hesa­bında eleştirmiş…

“Bu Mustafa Mutlugiller, hep devletin borusunu öttürür” demiş ve bana, “Bir sen akıllısın değil mi?” diye sor­muş…

Aradım; telefonumu açmadı. Açsaydı; bu yazıyı yazmayacaktım; sorusunun ya­nıtını verecektim…

Sonra da mesaj attı:

“Hem devletçi hem de vefasız olduğunuzu düşünüyorum. Hep haklı olamazsınız. Bir de yazdıkla­rınıza bakın… Mesela kovulmuş bir gazeteciye hakaret yağdırmak…

Anımsayın… Yakışmadı!”

★ ★ ★

İki “hayır”, bir “evet” Enver…

İlk “Hayır”; benim devletle, vergi vermekten ve mahkemelerinde yargılanmaktan başka hiçbir işim olmaz.

Eğer kumpas davalarındaki tavrımı söylüyorsan bu, devletin değil, “mazlumun yanında durmaktır. O dönemde penguen kanallarında program yap­tığın için bunu sen gerçekten anlaya­mazsın!

Ayrıca devletin borusunun kimin ağ­zında olduğunu da herkes çok iyi bilir…

Unutma; CHP de son zamanlarda yakın durduğun HDP de bu devletin bir parçası… Kumpanya kurarak, bu par­tilerin belediyelerinden, tutmayan “oyun”a beleş salon ayarlamaya; dahası, bilet satmaya çalışan “oyuncu gazete­ciler”i anlatmamı ister misin?

★ ★ ★

Gelelim ikinci “Hayır”a…

“Kovulmuş bir gazeteci”den kastın kendinsen, hakkında tek satır yorum yap­madım. Sanırım başkasıyla karıştırıyorsun.

Bu arada, ben de kovulduğumda “du­yarlı” olduğunu düşündüğüm için senden kuru bir “Geçmiş olsun” beklemiştim…

Eminim aramışsındır ama ulaşamamışsındır!

 

 

156+177!

Önceki Cumhurbaşkanı Ab­dullah Gül’e sormaya devam edi­yoruz… Söz sırası Elmas Fidan’da…

Sizin de Gül’e söyleyecekleriniz ya da sorunuz varsa [email protected] adresine gönderebilirsiniz…

“Abdullah Bey…

Dün günlerden cumaydı. Ca­miye gittiniz, her hafta olduğu gibi cuma namazını kıldınız. Al­lah kabul etsin.

Dindar bir vatandaş olarak soruyorum:

Cuma namazları oldukça uzundur.

Secdeye yatarken, elinizi açıp dua ederken, sureleri okurken Mustafa Mutlu’nun soruları hiç mi aklınıza gelmiyor?

O sorulara yanıt vermediğiniz için, içinize hiç mi ‘öteki dünya korkusu’ düşmüyor? Bu soru­lara ben muhatap olsaydım, kahrolurdum. O yüzden soru­yorum.”

★ ★ ★

Ve bir, “Evet…”

Kendisini sosyalist sanıp etnik milli­yetçilik yapan zavallıların yanında, gerçekten bir tek ben “akıllıymışım” gibi geliyor Enver!

Keşke sen de olsan!

Çünkü “gerçek bir suikast”ta “tek mermi” kullanılmayacağını bütün “akıllılar” bilir… En son polis arabasına yapılan suikastta kullanılan mermileri say istersen; belki ne demek istediğimi o za­man anlarsın!

Selahattin Demirtaş’la ilgili uydu­rulan hikâyeye inanmak ve inanmayanlarla dalga geçmek için, insanın gerçekten aptal olması gerekir!

Tabii; PKK’lı değilse…

 

GÜNÜN İSYANI

İsyanım geçmişte “yukarıdan aldığı talimatlarla aydınları tutuklatan” özel görevli savcı Zekeriya Öz’e özenen hâkim ve savcılara:

Onun bugün nerede olduğunu anımsayın ve asla vicdanınızı başkalarının emrine sunmayın!

 

Kaynak: Aydınlık Gazetesi / Mustafa MUTLU

 

Top