HIFZI VELDET VELİDEDEOĞLU’NDAN BİR AYDINLANMA HAZİNESİ

 

HIFZI VELDET VELİDEDEOĞLU’NDAN BİR AYDINLANMA HAZİNESİ

 

IŞIK KANSU *

Yüz yıllar sonra aydınlanmış bir ülkenin, aydınlatan bireylerindendir Hıfzı Veldet Velidedeoğlu.

Tıpkı; Cavit Orhan Tütengil gibi, Şevket Süreyya Aydemir gibi, Vedat Günyol gibi, Bahri Savcı gibi, Muammer Aksoy, Bedrettin Cömert, Melih Cevdet Anday gibi…

Unutulmuş, özlemi duyulan, derin kültür ve birikimle donanmış, sağduyulu, halkçı, devrimin özünü kavramış, toplumun peşinden sürüklenmeyip ona öncülük eden, eğilip bükülmeden doğruya yönelen aydın kişilerimize ve onların kalıtsal düşüncelerine büyük gereksinim duyuyoruz, bu karanlık zaman diliminde.

Ne yapmışlar o aydınlanmacılar?

Her ilerici adımda yer almışlar. Kendilerini yenileyerek çağa uyum sağlayıp devrim ilkelerini kıvılcımlar eşliğinde günün gerçekliğine kaynatmışlar. Tarihin taşıdığı verimli toprağı işleyip yeni ürünler derlemişler.

En önemlisi, bezirgân pazarlarına hiç uğramamış, Orta Çağ tüccarları ile bağ kurmamış, zorba kesesine el uzatmamışlar.

Tüm değerlerin değersizleştirildiği, gericiliğin geçer akçe, ikiyüzlülüğün, gelen ağam giden paşamcılığın sinsice ruhlara sokulduğu, çocukların ve gençlerin her türlü istismarla yüz yüze getirildiği uğursuz, kara düzen içinde onların aklı, aklımıza yön gösterecektir.

Çünkü onlar, Türk reform ve rönesansın yaratıcılarıdır. Yüzyılları aşarak ve taşarak, bu yurt insanına gönüllerinin ve akıllarının definesini sunmuşlardır.

Bizim bugün yapacağımız iş; tutucu kir, pas ve bağnazlıkla gömülmüş bu defineyi yeniden gün ışığına kavuşturmaktır.

Bütün okulların çağ dışı sübyan mektebi ve medreselere dönüştürüldüğü günümüzde, o defineden bir parçayı sunmak istiyorum genç kuşaklara.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 1960 devrimi sonrası kurulan Temsilciler Meclisi’nde bugün yeniden hortlatılmak istenen çıkarcı halife sultanlık iktidarı ile barbar kavimler gibi yıkılan laikliğin toplumumuz için önemini anlatıyor. Tutanak dergilerinin tozlu raflarında kalmış, hem bilimsel, hem de siyasal açıdan ders niteliği taşıyan 12 Nisan 1961 tarihli bu konuşmayı özetle okuyalım:

“Aziz ve muhterem arkadaşlarım; naçiz kanaatimce dinin samimi yuvasından çıkarılarak başka mecralara götürülmesini, siyaset alanında ve bütün alanlarda istismar edilmesini, bir daha hortlamamak üzere önleyecek ve bu meseleyi kesin olarak halledecek kaideleri Anayasaya koymak, bu suretle dini lâyık olduğu mukaddes çerçevesinde muhafaza etmeyi sağlamak, muhterem heyetinizin tarihî bir vazifesidir.

Arkadaşlar; aziz yurdumuzda bir din meselesi veya bir dinsizlik meselesi değil, her alanda olduğu gibi, din alanında da bir cehalet meselesi vardır. Okumamışlar dinin esasını bilmiyor. Bunu, bir kısım okumuşlar da bilmiyor.

Şurası daima unutuluyor ki, itikat, ahlâk ile, bilgi ile beraber olmazsa, itikat sahipleri tam bir hoşgörülük içinde bulunmazsa, o itikat, gerçek bir itikat değildir. Çöküş devrimizde bizim çektiklerimiz, dinin sadece amelden ibaret olduğunu sanarak, dış görünüşe önem veren fakat insanın iç âlemini, nefsini, diğer insanlara ve topluma karşı ödevlerini ihmal eden sathi bir dincilikten ve bunun istismarcılığındandır; yani, kısacası, cehalet ve menfaatçiliktendir. İslâm âlemiyle Hıristiyan âlemini bu yönden mukayese ettiğimiz zaman bu iki âlemde birbirinin tamamen tersine bir oluş ve gelişme akışının hâkim olduğunu görmekteyiz.

Şöyle ki: Hıristiyanlığın ilk devirleri geçtikten sonra Hıristiyan toplumlarda yavaş yavaş cehalet ve taassup hâkim olmaya başlamış, bu durum Orta Çağ’da en yüksek noktasına ulaşmış, bilim ve sanat adamları kovuşturmaya uğramış, şiddetli ve merhametsiz cezalara çarptırılmıştır. İşte bu çağlarda Hıristiyan âlemi her alanda geri kalmış, nihayet Rönesans devrinin açılması hümanizmanın ve rasyonalizmin, yani akılcı felsefenin yayılması ile ve birçok kanlı ihtilâller sonunda, Hıristiyanlıktaki cehalet ve taassup gittikçe silinmiş ve Batı milletleri bilimde, teknikte, sanatta dev adımlarıyla ilerleyerek bugünkü seviyeye ulaşmışlardır.

İslâm dünyasına gelince: Bütün İslâm âleminde, İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren taassuptan uzak geniş bir hoşgörürlük hâkim olmuş ve buna paralel olarak bilimde, teknikte, güzel sanatlarda çok büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. İslamiyet’i kabul eden Türkler, bilime, tekniğe ve güzel sanatlara yeni kazançlar getirmişlerdir. Buhara ve Semerkant medreselerinde ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Edirne, Manisa ve İstanbul medreselerinde müspet ilimlere verilen yer düşünülürse, arz ettiğim bu noktanın önemi anlaşılır. Hulâsa, bütün İslâm toplumlarında bilim ve tekniğin ve güzel sanatların dine aykırı sayılmadığı ve ileri olduğu devirlerde Müslüman milletler her alanda önde yürümüş, eski Yunan bilim ve felsefesi İslâm, Endülüs medeniyetinde yeni gelişmeler kaydetmiş ve bu yoldan Batıya geçmiştir. Fakat vakta ki; cehalet sonunda dinde taassup üste çıkmış, o devrin okulları olan medreselerden kimya, tıp, riyaziye gibi müspet bilimlerin öğretimi kaldırılmış, (Allah’ın kitabı olan Kurandan başka bilim yoktur. Bütün bilimler bunun içindedir) zihniyeti hâkim olarak, 20 yıllık bir öğrenimden sonra bu medreselerden müspet bilgi yolunda hiçbir şey öğrenmeyen insanlar mezun edilerek toplumun içine yayılmaya başlamıştır. İşte o zamandan sonra İslâm milletleri bellerini doğrultamamışlar ve birer birer Batının sömürgesi haline düşmüşlerdir. Hemen hemen tek müstakil Müslüman Devleti olan Osmanlı Devleti de son zamanlarda yarı sömürge haline gelmiştir. Batılı devletler, Müslüman halkın oturduğu sömürgelerde;  dinî reisleri, yani şeyhleri, imamları, mihraceleri, onlara menfaat sağlamak suretiyle elde etmişler, halkın din taassubunu körüklemişler ve böylece halkı âdeta afyonlamışlar ve sömürücü hâkimiyetlerini, yüz yıllar boyunca, bu suretle devam ettirmişlerdir.

Fakat vakta ki; sömürgelerdeki halktan bazıları Batı memleketlerinde okudular, oralarda milliyetçiliği ve müspet bilimleri öğrendiler; işte ondan sonra yurtlarına dönerek sömürgeciler karşısında isyana başladılar. Bugün Müslüman memleketlerinde isyancıların, daha doğrusu, hürriyet mücadelecilerinin şefleri, din taassubu ile uyuşmuş kimseler değil, Batı memleketlerinde müspet bilimle yetişmiş Müslüman milliyetçileridir.

Arkadaşlar; insanlar, bilmedikleri şeylere karşı yaradılış bakımından, çekingen, hatta düşmandırlar. Türkiye’de 20 yıllık medrese tahsilinden sonra Arapçayı bile öğrenemeden icazet alan hoca, çöküş devrimizde, millete dinamizm değil uyuşukluk aşılamıştır. Güzel sanatlara, müziğe, müspet bilimlere karşı düşmanlık, iyi ve rahat yaşamaya, yani insanca hayata karşı küskünlük aşılamıştır. Memleketimizde, askerî alanda, bilim ve teknik ve güzel sanatlar alanında ne zaman bir yenilik yapılmak istenmişse, bunun karşısına, din adına hareket ettiklerini iddia eden, şeriat istediklerini söyleyen cahil hocalar ve onların arkasında cahil kütle ve menfaatlerini bunlarla birleşmekte gören adi politikacılar çıkmıştır.

Bunlar, geri kalmamıza sebep olmuşlardır. Büyük Fatih’in yaptırdığı tablolar, şeriat adına saraydan çıkarılmış, dağıtılmış, hatta imha edilmiş, İbrahim Paşanın Sultan Ahmet meydanına koydurduğu heykeller şeriat adına kaldırılmış; Genç Osman’ın ve Üçüncü Selim’in uyanık kafaları şeriat adına kesilmiş; kışlaya resmini astıran Sultan İkinci Mahmut’a şeriat adına (Gâvur Padişah) adı takılmış; ilk matbaa şeriat adına tahrip olunmuş; vatanı kurtarmak için mücadele eden Kuvayı Milliyeciler hakkında şeriat adına idam fetvaları çıkarılmış; zavallı Kubilay, gözü dönmüş bir kütlenin merhametsiz bakışları önünde, şeriat adına boğazlanmıştır.

Şeriat bu mudur, din bu mudur? Bütün bunların sebebi cehalettir. Bendeniz muhafazakâr bir ailenin evlâdı olarak din terbiyesi gördüm. Ayrıca Sultani Mektebinin birinci sınıfından 12. sınıfına kadar (Ulûmu Diniye) dersi okudum ve birçok sureleri ezberledim. Fakat bir tek surenin manasını bilmiyordum. İlmihal kitaplarından başka dinî bir dayanağım yoktu. Sultani mektebinin 12., yani son sınıfında, Ulûmu Diniye dersinde (münakehat, müfarekat) yani evlenme, boşanma bahsini okuduk. Biraz önce söylediğim tipten bir hocamız vardı. Bir gün derste zifaftan bütün teferruatı ile bahsederek o sırada okunacak duaları söylemeye başlayınca bendeniz dayanamadım: “Hoca Efendi bu söyledikleriniz Kuranı Kerim’de var mı,” dedim. “Var” deyince, “Olamaz, bunu akıl almaz” cevabını verdim. “Dinde akıl olmaz, düşünmeden inanacaksın” dedi. “Ben düşünerek inanıyorum ve böyle inanmak isterim” deyince beni sınıftan çıkardı. Sonra da dinsiz diye mektepten kovdurmak istedi. Mü­dürümüzün anlayışı sayesinde kurtuldum. Sonra da hoca başka bir okula nakledildi. Böylece Tanrının yardımıyla sınıfta kalmaktan da kurtuldum. Bu kısa maruzatımdan anlaşılıyor ki, din bilgim, ailemden ve mektepten alınan bilgiydi; Kurandan, yani asıl kaynağından, doğrudan doğruya alınan bilgi değildi. Kuran-ı Kerimi ilk defa Avrupa tahsilim sırasında Fransızca tercümesinden, anlayarak okuyabildim. Bunu memleketim hesabına hicap duyarak arz ediyorum. Niçin? Türkçesi yoktu ve niçin ben vaktiyle çocukluğumda Kuranı anlayarak okuma fırsatını bulamamıştım? Niçin bana bu imkân verilmemişti? Ve biz niçin bundan sonra Türk evlâtlarına bu imkânı vermeyelim. Tamamını okuduğum zaman Kuran-ı Kerim’de şunları gördüm: 1.Tarih; 2. Hukuk; 3. Ahlâk, 4. İbadet.

Bunlardan tarih bugün müspet bilimin malı olmuştur. Firavunlar tarihi, bütün Mısır ve eski milletlerin tarihi artık müspet bilimle aydınlanmış ve her yerde yapılan kazılarla, çözülen ve okunan kitabelerle müspet bilim tarafından halledilmiştir. Hukuk ise artık öte dünyadan ayrılıp bu dünyanın malı olmuştur. Yemen ve Suudi Arabistan gibi bazı devletler istisna edilirse hukuk bugün hiçbir memlekette dinî olma vasfını muhafaza etmemektedir, tamamen lâiktir.

Brüksel’de toplanan Mukayeseli Hukuk Kongresinde (İslâm âleminde kanunlaştırma hareketleri ve bunun Batı hukuk sistemleriyle münasebeti) konusunun genel raportörü olarak çalıştığım ve raporumu hazırladığım sırada; gerek Batı ve gerek Doğu kaynaklarından edindiğim bilgi ile arz ediyorum ki, hukuk artık hemen hemen bütün medeni dünya memleketlerinde tamamen lâikleşmiştir.

Demek ki, Kuran’daki tarih, müspet bilimin malı, hukuk ise aklın malı olmuştur. Geriye ahlâk ve ibadet kalıyor. İtikat, ahlâkla beraber olmalı. Ahlâk, itikadı doğrudan doğruya ilgilendiren kısımdır. Ahlâksız itikat, ibadet değildir. Bilmeden körü körüne itikat, itikat değildir. İtikatsız ibadet sadece bir formaliteden, bir gösterişten ibaret kalır. Dinin gayesi milletlerin daha ahlâklı bir hale getirmek ve insanı öte dünyadaki hayatına hazırlamaktır. Fakat birinci gaye doğrudan doğruya bu dünyada iyi olmaktır. Zira bu dünyada iyi olanlar için öte dünyada iyilik vardır. Arkadaşlarım; Kuran’daki tarih olaylarını, hukuk, ahlâk ve ibadet kaidelerini, az önce arz ettiğim gibi, Türkçe kaynaklardan değil, ancak Avrupa ‘tahsilim sırasında Kuran’ın Fransızcasını okumak suretiyle öğrenmiş ve bu neticelere varmış bulunuyorum.

İstanbul’da ilim heyetince hazırlanan Anayasa ön tasarısına yazmış olduğum muhalefet şerhinde bazı satırlar vardır. O satırlar şunlardır: (Ayrıca partilerin ve Yasama Meclislerine seçilecek adayların din propagandası yapmalarını önleyecek sıkı hükümler konmuş fakat buna karşılık Devletin, din ve mezhep gerçekleri karşısında kayıtsız kalmayıp, yalnız çoğunluktaki din veya mezhep mensuplarını değil, azınlıkta olanların da din ihtiyaçlarını karşılayacak ve din eğitim ve öğretimini sağlayacak kamu hizmetleri koyacağı ve gereken teşkilâtı kuracağı açıkça belirtilmiştir. Bu kaide lâiklik esasına aykırı değildir. Çünkü çoğunlukta veya azınlıkta olsun, bütün din veya mezhep mensupları karşısında taraf tutmadan ve vicdanlara baskı yapmadan ve yaptırtmadan, onların din ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan Devlet, lâik Devlet niteliğini kaybetmez. Hatta bizim kanaatimize göre, asıl lâik Devlet budur.)

Şimdi bugün de aynı kanaati taşıyorum. Arkadaşlarım; Tanrı’ya yürekten inanan ve hayatına ait birçok büyük tehlikeleri O’nun sayesinde atlatmış olduğuna kani bulunan bir arkadaşınız olarak, hem dindar ve hem de inkılâpçı ve lâik olmanın ve bu mefhumların birbirinin zıddı olmadığının inanışı içindeyim.

Muhterem arkadaşlarım; dün burada bir arkadaşımız 7 – 8 milyon Alevi adına konuştuğunu ve dinleyenlere teşekkür ettiğini söyledi. Onu sükûnetle dinlediniz ve büyük bir müsamaha ile karşıladınız. Hâlbuki benim çocukluğumda mahalleden geçen bir kimseyi «kızılbaş» diye gösterdikleri zaman, içimizde o kimseye karşı âdeta bir düşmanlık hissi doğardı. Çünkü evde ve okulda bize bunu telkin etmişlerdi. Sizin dün gösterdiğiniz müsamahanın millet ölçüsünde ve vatanımızın her yerinde her vicdana yayıldığını gördüğümüz gün; bir kimsenin Sünni, Alevî, Hıristiyan veya Musevi, hatta dinsiz olduğu herkes tarafından bilindiği halde ona hiç kimse tarafından kem gözle bakılmadığı gün; Ramazan’da bilhassa küçük kasabalarda lokantaların açık olduğu ve buraya girenlere kimsenin yan bakmadığı veya muntazaman camiye gidenlerin kimse tarafından hor görülmediği gün, memleketimizde dinlilik, dinsizlik meselesi diye bir şey kalmamış olacaktır.

Şu halde lâiklik sadece bir tek dinin hürriyeti değil, istediği din ve mezhebe sâlik (bağlı) olabilme veya hiçbir dine sâlik olmama hürriyetidir. Kimse, kimsenin dini ile ve Devlet kimsenin inanışı ile ilgilenmemelidir. Toplumda hiç kimse, diğer bir din veya mezhep sâliklerine, hiçbir suretle manevi veya maddi baskı yapmamalıdır. Lâikliğin kısaca izahı budur.”

* Gazeteci yazar

Top