GÜNGÖR BERK: O HALLER

 Bizim kuşağın kaderi,  “Cumhuriyet”in olağanüstü hal dönemlerinin nerdeyse tümüne tanıklık etmek ve hepsinde yaşamak oldu. Prof. Dr. Sina Akşin’in vurguladığı gibi, “Türkiye’de temel çelişki Atatürk Devrimi’yle Karşıdevrim arasındaki çelişkidir”. Atatürk’ün yaşamdan ayrılmasından sonra Karşıdevrimin yolu açıldı.
          1946’da çok partili yaşama geçildikten sonraki demokrasi tarihimiz bir darbeler tarihidir. Önce Kemalizm’den sapmayı durduran 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni gördük. Sonrasında 22 Şubat 1962 Talat Aydemir ayaklanması, 20 Mayıs 1963 İkinci Talat Aydemir Ayaklanması, 12 Mart 1971 Muhtırası, derken 12 Eylül 1980 Kenan Evren faşist darbesi geldi. 28 Şubat 1997 Post Modern Darbe’den kısa bir süre sonra da, 2002 yılında, siyasal İslam çizgisindeki parti iktidar koltuğuna oturdu.
          O günden günümüze gelinceye kadar siyasal iktidarlar Cumhuriyet ve Atatürk’le olan kavgalarını sürdürdü. Bu on dört yıllık kesintisiz süreçte “Gülen Cemaati”, siyasal iktidarı “kandırarak ve tüm istediklerini de alarak, devlet içine yerleşti, yönetime ortak oldu. Demokrasi, hukuk ve “kumpas”lar yoluyla Cumhuriyet’in “kuruluş” değerleri aşındırıldı. Cumhuriyet’in iç ve dış politikaları değiştirildi, kurumları ortadan kaldırıldı ya da dönüştürüldü. Gerici bir rejim değişikliğine giden yoldaki engeller temizlenirken “Yeni Anayasa”nın yazılmasına geçildi. Öyle ki bizim kuşağın insancıl bir aydını olan Işıl Özgentürk bile umutsuzluğa düştü: “Ben başka bir ülkede doğdum, başka bir ülkede öleceğim. Bu güzel ülkeyi bugünkü cehenneme taşıyan tüm iktidar partilerine, darbelere lanet olsun” dedi.
          Toplum farkına varıp “Yeni Anayasa” tuzağına düşmeden daha göreceğimiz darbe varmış! 15 Temmuz 2016 gecesinde FETÖ Darbe Kalkışması’nı yaşadık. İktidar ortağı cemaatin Ordu içine yerleştirdiği “İslamcı Subaylar”, Tayyip Erdoğan’ı iktidardan silahla indirip yerine Fetullah Gülen’i getirme girişiminde bulundular. Bu işgal girişimini Ordu, polis ve sokağa çağrılan Türk Milleti “demokrasi şehitleri” vererek önledi.
          Ülkede olağanüstü hal yönetimlerini çoktandır unutur gibi olmuştuk. “Hal” deyince aklımıza, huzurlu kentimizin ortasındaki, iç içe geçmiş birkaç bölümden oluşan uzun hal ve ozanımız Coşkun Karabulut gelirdi: “Bu ne hal – Halden hale geçtim bugün – En çok – Balık halini sevdim”. Darbeci subayların tutuklanmasının ardından tüm ülkede OHAL yönetimine geçildi.
          OHAL’in ilk üç ayını bitirdik. Bu süreçte çıkartılan KHK’ ler ile devlet ve toplum içinde yuvalanmış FETÖ’nün çökertilmesi amacıyla yurt genelinde binlerce kişi gözaltına alındı, işten el çektirildi, tutuklandı. “At izi it izine karışmasın” denilse de bu “cemaatçi” ayıklamaya bazen hükümet karşıtlarını da kapsayacak şekilde ve her alanda devam ediliyor.
          Ayrıca aceleye getirilerek TSK’nın komuta birliğinde, eğitim kurumlarında ve hastanelerinde kökten yapısal değişikliklere gidildi. Yine Milli Eğitim’de yapılan değişiklikler ile eğitim-öğretimin İmam Hatip’leştirilmesine devam edildiği, Yargı ve Sağlık kurumlarında ise başka cemaatlerin kadrolaştığı görülüyor.
          OHAL’in ikinci üç ayına girerken süreçte değişen bir şey yok. Oysa “işgal girişimi”nden sonra bu süreçten çıkış yolunun Cumhuriyet ve Atatürk’te birleşmek olduğu görülmüştür.
           Ülke çok sıcak bir kargaşa sürecinden geçmektedir. Bir yanda FETÖ ve PKK terör örgütüyle diğer yanda Suriye topraklarına girilerek IŞİD ile mücadele edilmektedir. Bu ortamda siyasal iktidardan beklenen, uzlaşma ve ortak aklın gereği, Cumhuriyet’in kuruluş değerlerine, son günlerin deyişiyle, “fabrika ayarlarına” gecikilmeden dönülmesidir.
          Hal böyleyken, son muhtarlar toplantısında Sayın Cumhurbaşkanı: “ 1920 de bize Sevr’i gösterenler 1923 de bizi Lozan’a razı ettiler. Birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. O antlaşmada masaya oturanlar o antlaşmanın hakkını veremedikleri için sıkıntısını biz yaşıyoruz” diye konuşmakta ve bir itirazla da karşılaşmamaktadır.
          Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapusu niteliğindeki Lozan Atlaşması Atatürk’ün dediği gibi: “ Türk Milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını gösteren bir belgedir.”
          Yakın tarihimizin gerçeklerinde çelişkiye düşmeyelim. Lozan Antlaşması Türk Milleti’nin onur belgesidir.
 
GÜNGÖR BERK
01.10.2016
Top