FRANSA’DAKİ PATLAMA VE ULUS OLMAK

Fransa’daki patlama sonrası Fransız halkı ulusal marşlarını söyleyerek ulus-devletine sahip çıkıyor.  Ulus olmak acıyı, sevinci paylaşmak, ortak geleceği kurmaktır. Kimi “ulus değil ümmet” diyor. O zaman farklı dindekileri ve aynı dindeki farklı mezhep, tarikatları dışlarsınız. Kimi de “işçi sınıfının vatanı yoktur” deyip ulus devleti görmezden geliyor. Emeğiyle geçinenler toplumu devletin başına gelmeden mi yönetecek?

“Devlet özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir” diyen Anarşizan tavırdakiler hariç Kemalistler ve sosyalistler kapitalist anlayışı geriletmek veya yıkmak için devletin iktidarına gelmenin gerekliliğini biliyorlar. Fakat kimisinde şu noktada zaaf ve bulanıklık var. Bu devlet gelişmiş Avrupa devletlerinin aksine cemaatların, tarikatların devlet ve toplum yaşamında etkin olduğu, dinin yönetimin, hayat tarzı dayatmanın, kadını ikinci sınıf görmenin bir aracı kılındığı bir kapitalist devlettir.

Fransa’da insanlar Hıristiyan, hatta içinde Protestan, Katolik, vs demeden “ulusumuzu bölemezsiniz” diyerek ayağa kalkarken Ankara’da patlama olurken ölenlerin dinsel duyarlılığı, mezhebi, etnik kökeni sorgulanıyorsa orada iktidara geleceğiniz devlet fiilen kalmamıştır. Bilinçlerde devlet etnik-dini-mezhepsel olarak ayrılmıştır zaten. Böyle bir ortamda gidişat federe devletlere doğrudur.

Ankara ve Fransa katliamlarının gösterdiği gerçek şu olmalıdır:

İster “dini” ister “sol” gerekçelerle olsun ulus (yurttaşlık) anlayışında birleşmeyen toplumlar ayak altında kalıyor. Yurttaşlık temelinde birleşmiş, laik bir devlet çabası aynı zamanda bir hak arama, emek mücadelesidir.

Laiklik mücadelesi, kul statüsündeki ümmetçiliğin yerine eşit haklarla donatılmış yurttaşlık bilincine dayalı demokratik bir Cumhuriyet için de önemli olduğu gibi toplumun tarikat denetiminde azla yetinmeye, kanaatkarlığa rıza göstermemesi, hakkını aramak yerine dinci vakıfların “hayırseverliğine” dayalı sosyal yardımları aracılığıyla sadaka kültürüne alıştırılmaması için gereklidir.

Atatürk döneminde laiklik toplumsal hayatın özgürleşmesi için gerekli görülmüştür.[1] Laiklik, emekçinin, kendini, herhangi bir dinin ümmeti, bir mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek, sınıf bilincine erişmesi içindir.

Sosyalist ve Kemalist kesimden bazıları bir yandan “laiklik” derken bir yandan da başına “özgürlükçü” kelimesini ekleyerek ve “özgürlük” adına “tarikat ve cemaatlara saygıdan” bahsederse toplumu bu kesimlere yönlendirmiş olmaz mı?

İnsanlar etnik, mezhepsel temelde ayrışırken siz Kemalizm’i, sosyal demokrasiyi, sosyalizmi kimlere anlatıp da aklını özgürleştirebileceksiniz?

Neredeyse tüm gündelik davranışını eleştirel aklın değerlendirmesine değil de sevap, günah, mekruh, caiz, haram, helal noktasına bırakmış kişiyi hak arama mücadelesine nasıl yönlendireceksiniz? Politik İslam tarihi alanında yaptığı çalışmalarla adını duyuran araştırmacı yazar Aydın Tonga’nın da belirttiği gibi böylesi bir durum dini/inancı totaliter bir baskı aracı olarak ortaya çıkaracak ve bireyleri müritlere dönüştürecektir. [2]

Bu sebeple “halkın hassasiyeti” denerek laikliğe aykırı uygulamaları onaylamak veya sessizliğe bürünmek tam da düşündüğünüz halkın hassasiyetine aykırıdır. Halkın hassasiyeti emeğinin değerinin bilinmesidir, iş güvencesidir. Laiklik tam da aklımızın dini gerekçelerle uyutulmadan haklarımızı bu dünyada savunabilmemize yarar.

Laiklik ile emeğe sahip çıkmak birbiriyle çelişmez ve biri diğerini öncelemez. Aksine emeğin haklarına sahip çıkmak için laikliğe sahip çıkmak gerekir. Çünkü laiklik yaşamımıza kimsenin karışmamasının yanında hakları ve yükümlülükleri olan bir “yurttaş” bilincine kavuşarak haklarımızı arayabilmemiz içindir.

“İş güvenliğinde aşırı tedbir Allah’a imanı sorgulatır”, “sigorta yaptırmanın tevekküle aykırı olduğu”nun, madenlerde ve inşaatlarda ölen emekçiler için “güzel öldüler”, “işin fıtratı böyle” dendiği, ortamda insanlar hakkını aramayı bu dünyaya değil öte dünyaya bırakır.

Dinsel-mezhepsel, etnik kimliklerine vurgu yapmanın ulus bilincini aşındırdığını söylemeliyiz. “Roman, Alevi vekilimiz oldu” dediğiniz an o kişiyi Türk milletine ait olmaktan çıkararak ayrı bir millet kategorisine sokmuş olursunuz.

Etnik, dinsel-mezhepsel, cinsel kimlikler üzerinden Cumhuriyet yurttaşlarını bölen “kimlikçi siyaset” anlayışında olanlara Nobel ödüllü Prof. Dr. Sancar gibi davranmalıyız. BBC muhabirinin “Arap mısınız?” sorusuna Sancar, sinirlenerek etnik köken tartışmalarına tepkisini şu cümleleriyle yansıtmıştı:

Mardin’de doğmuşsam, Cizre’de de doğmuşsam, Kars’ta da doğmuşsam ben Türk’üm.” [3]

Kişinin elbette çeşitli aidiyetleri vardır ama bunlar Cumhuriyetin özgür, eşit, laik yurttaşlığının, millet kavramının önüne konulamaz ve emeğe sahip çıkmak ancak laik, aydınlanmış ulus devlet mücadelesiyle olur. Cumhuriyetçi kesim hor görülen, yurttaşlığın dışına sürüklenen herkesin haklarını savunmalıdır ama kimlik siyasetine teşne olmayarak geriye dönen uluslaşma sürecini rayına oturtmalıdır. [4]

Mustafa SOLAK

 

Dipnot

[1]  Atatürk döneminde laiklik anlayışı için bakınız: Mustafa Solak, Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s. 342-364

[2] Aydın Tonga, Derin İslam, Doğu Kitabevi (Mezhepler ve Hadisler Işığında Öteki Din), İstanbul, 2015

[3] http://www.internethaber.com/aziz-sancar-kimdir-kurt-mu-arap-mi-turk-mu-818256h.htm

[4] Kimlik siyasetinin ayrıştırıcılığı ile ilgili şu yazımıza bakılabilir. http://add.org.tr/madimak-katliami-ve-kimlik-siyaseti/

 

 

 

Top