Hasan-Âli Yücel ve Köy Enstitüleri

 

Köy Enstitülerinin bütün günahını
omuzlarıma alıyorum.
Sevabı başkalarının olsun.
O kurumların günahı bile bana yeter.

 

Hasan Âli Yücel, Türk Devrim tarihinde düşünceleri, eserleri ve yaptıklarıyla derin izler bırakan bir aydındır. Milli Eğitim Bakanı olmadan önce öğretmenlik, müfettişlik, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü ve Orta Öğretim Genel Müdürlüğü yapmış deneyimli bir eğitimci, felsefeci, yazar, yönetici ve sanatçıdır. Derin bir bilgi ve deneyim birikimine sahiptir. Kültür olarak üç büyük addan besleniyor: Mevlana, Tevfik Fikret ve Goethe. Bakanlık görevine gelmeden önce yirmi üç kitap yazmış. Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosu gibi öncülük ettiği iki büyük kuruluşla -yalnızca ikisiyle bile- ülkemizin alın yazısında etkili olmuştur.

Yücel, dünya çapında bir değerdir. Nitekim UNESCO, Yücel’in, 100. Doğum yılı olan 1997’de, dünya çapında, “saygı ile anılması” kararını almıştır. UNESCO tarafından dünya çapında anılmak üzere seçilen diğer Türk büyükleri: Atatürk, Yunus Emre, Nasrettin Hoca ve Nâzım Hikmet’tir.

1938’de Atatürk’ün ölümüyle belki nokta konulabilecek büyük devrimci atılımları, 1946’ya kadar sürdüren, yönetici konumdaki devrimci kadronun en önemli isimlerinden biri Yücel’dir. Vedat Günyol Atatürk’ün yeni bir ulus yaratma projesinin en önde gelen mimarlarından biri Yücel’dir, der.

Yücel, Atatürk Devrimlerini içine sindirmiş, bütün yaşamını bunu anlamaya anlatmaya, geliştirmeye adamış bir insandır. 28 Aralık 1938’de 41 yaşındayken başlayan bakanlık görevi; yedi yıl, yedi ay, yedi gün sonra 5 Ağustos 1946’da istifaya mecbur edilmesiyle, bitiyor.

Hem vatansever, hem insaniyet dostu, hem ilim sahibi  

Yücel’in eğitim – öğretim politikasındaki gayesi, hem vatansever, hem insaniyet dostu, hem ilim sahibi gençler yetiştirmektir. Türkiye’de Orta Öğretim adlı eserinde Cumhuriyetin Orta Öğretim politikasını açıklıyor: “Cumhuriyet devrinde orta tahsil müesseselerimizin hedef bildiği ana prensiplerden biri de müspet ilimdir. Hadiseleri olduğu gibi görmek, onlara hiçbir mistik ve metafizik mülahaza karıştırmaksızın kanunlara yükselmek, öğretimde esaslı gayelerimizden biridir. Bununla gençler, tecrübe ve müşahedeye (gözlem) alıştırılıyor ve böylece dünyevi bir terbiye ve telakki ile kâinata bakabilmek melekesini kazanmış oluyorlar. Denemeden inanmak, indi (dayanaksız-öznel) mütalealarla (yorumlar) hayat ve dünyayı görmek sakim usulünden kurtuluyorlar. Böylece yârinki Cumhuriyet eliti, hem vatansever, hem insaniyet dostu, hem ilim sahibi olmuş bir şekilde yetişecektir. Yeni programlar ve onun esas hedefleri hulasa olarak bunlardır.” (1)

Gençler her şeyden önce vatansever olmalılar. Bazı aydınlar böyle bir eğitime “şartlandırma yapılmamalı, öğrenciler özgür bırakılmalı” diyerek karşı çıkıyorlar. Vatanın değeri bilinmeli, vatana sahip çıkılmalıdır. Yücel, bir yazısında “memleket adamı yaratmak” olarak ifade ediyor böylesi bir eğitimi. Neden diye sorulursa yanıtı bence net: Çünkü vatanı olmayanın hiçbir şeyi olamaz. Vatansız kalmanın ayaklar altında kalmak olduğuna, yakından tanık olan bizler bu ilkenin yaşamsal önemini görüyoruz. Çeşitli nedenlerle yurtdışında yaşayanlar, sanırım tam olarak mutlu da olamıyorlar. Değerli bilim adamı Aziz Sancar, dünya çapında bir insanlık hizmetine imza attı. Yurtdışındaki bilim dünyası onu el üstünde tutuyor ama o yine de döne döne vatan ve Atatürk sevgisinden söz ediyor.

Eğitim öğrenmeyi, araştırıp bulmayı öğretmeli

Yücel, bir düşünce adamı ve çok deneyimli bir eğitimci olarak eğitimin, öğrenmeyi, araştırıp bulmayı öğretmesi gerektiğini belirtiyor. Kazandırılması gereken bir bilgi yığını değil, hayata geçirilebilecek yani kuvvete dönüşebilecek bilgidir. “Öğretim metotlarında hazırı kullanma ve bununla yeterlenme, netice olarak bize şunu verir. Öğretici daima söyleyip anlatan, öğrenci daima dinleyip anlayandır. Bu metotla öğrenciyi pasiflikten kurtarmak imkânsızdır ve böyle öğretilen bilgi, hayata geçebilecek kudreti kazanamaz. Kuvvet-fikir olamaz, ölü fikir olur. Öğretimde yaratıcı metot, daha evvel kazanılmış bilgilerin bir kısmına dayandırarak öğrenciyi, bulunmuş bile olsa, bulunmamış hakikatleri buluyormuş gibi yetiştirebilmektir… Sabah erkenden laboratuvarına girip çalışmalarına bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak akşamın karanlığını bulanlar, bilim zevkinin en yükseğine erenler olacaktır.” (2)

Neden Köy Enstitüleri?

Çünkü o yıllarda ülkenin büyük çoğunluğu köylerde yaşıyor. Ayrıca köy çocuklarının eğitim oranı şehirlere göre çok düşüktür. Yücel’in anlatımıyla durum şöyledir: “Bizim karşımızda ancak şu mesele vardı. Türkiye’de yurttaşların % 25’i şehir ve kasabada, % 75’i köyde yaşıyordu. Hâlbuki ilköğretim çağında bulunup okul ve öğretmen bulabilen çocuklarımızın % 75’i şehir ve kasabada, % 25’i köyde idi. Bu nisbeti ters orantısından kurtarmak ve normal hale getirmek lazımdı.”

“Biz bunu nasıl yapabiliriz, diye düşündük. Bütün dünya memleketlerinin ilköğretim durumlarını incelettik, broşürler halinde bastık ve 1939’da topladığımız Birinci Maarif Şurası’na sunduk. Alınacak tedbirleri de gösterdik. Ayrıca Milli Şef İnönü’ye arz ettik. Uzun geceler, bunları satır satır beraberce inceledik. Her iki yönden varılmış neticeleri karar haline getirip kanun tasarısını böylece hazırladık.” (3)

Cumhuriyetin ve inkılabın öğretmenini yetiştirmek

Köy Enstitüleri, “Üreten köylü efendimizdir” anlayışını yürekten benimsemiş; halka dayanan, halka güvenen Atatürkçü eğitimcilerin eseridir. Bu kurumu yaratan aydınların en önemlileri: Hasan-Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’tur. Biri o dönemin Milli Eğitim Bakanı, diğeri İlköğretim Genel Müdürüdür. 1940-1942 yılları arasında kurulan 17 Köy Enstitüsü aşağıdaki esaslara göre kurulmuştur:

1.Köyden kız-erkek ilkokulu bitirmiş çocuklardan almak.

2.Onları köy hayatının şartlarına uygun bir çevre içinde 5 yıllık eğitime tâbi tutmak.

3.Yalnız okuyup yazma öğreten ve müfredat programlarındaki dersleri okutan pasif bir insan değil, Cumhuriyetin ve inkılabın adamı olarak köyde önder olma vasfında, köy hayatında işe yarar öğretmen yetiştirmek.

  1. Okuyup yazacakları ve yaşayacakları yerleri, başlarına bilirkişi koyup bunların kendilerine yaptırmak.
  2. Öğretmen çıktıkları zaman gidecekleri köye toprakla, bahçeyle ve köy işleriyle vazifelendirip kendilerini devamlı surette bağımlı kılmak. (4)

Türkiye’nin alın yazısını değiştirecek bize özgü kurumlar

Köy Enstitüleri Türkiye’nin alın yazısını değiştirecek, tamamen ülkemize, özgü kurumlardır. Bu özellikleriyle onlar dünya eğitim tarihine de önemli bir katkıdır. Bilimin, aklın ve vatanseverliğin yol göstericiliğinde yaratılan bu kurumlarda; ülkemizin içinde bulunduğu koşullar, halkın ihtiyaçları ve insanlığın evrensel kültür mirası dikkate alınıyor.

Sabahattin Eyuboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan Mavi ve Kara kitabında, bu gerçeği şöyle değerlendiriyor: “Köy Enstitüleri, bu memlekette kurulmuş, kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici kelimenin tam anlamıyla milli eğitim kurumlarının başında gelir. İlkin bu kurumlarda taklitçilikten kurtulup çağdaş dünya görüşüyle kendi koşullarımıza uygun, varlığımızın köklerine giden bir yol bulmuşuz. Tüketici okuldan üretici okula geçmişiz, ezberciliğin yerine yaşayan, yaşatan bilgiyi koymuşuz; insanoğlunun seve seve, sevine sevine de çalışacağını, işe koşacağını kanıtlamışız; işçilikle öğrenciliği birleştirerek her ikisini de angarya olmaktan kurtarmışız; yeşermez bozkırları yeşertmeye başlamışız. Sonra. Sonra kendi yaptığımızı düşmanımız gibi yıkmışız.”

Memleket adamı yaratacak kurumların doğum günü

17 Nisan 1940’ın anlamı nedir? Yücel, 1957’de bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “İsimleri silinmiş, bazılarının bulunduğu yere göre verilen adı bile değiştirilerek hafızalarda hiçbir izi bırakılmak istenmemiş Köy Enstitülerini kuran kanunun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildiği gün.

“Bir doğum günü

“Türk köyüne, Türk köylü çocuğunu alıp yetiştirip geri gönderecek Türk Devriminin ruhunu aşılama yolunda memleket adamı yaratacak kurumların açıldığı gün.”

Yücel anlatmaya devam ediyor: “Oradan feyzalıp çıkmış ve kurulurken öğrenci olmuş bir köylü çocuğu, şimdi öğretmen Musa Okay, bu günü anarken şöyle yazıyor: ‘Allahım, ne günlerdi o günler?… Dağları yarıyor su getiriyorduk. Taşımızı kendimiz çıkarıyorduk ocaklardan. Tuğlayı kendimiz kesiyor, pişiriyorduk. Mantar biter gibi yükseliyordu binalar. Yeşile hasret bozkır toprağını yeşertiyor, verimsiz denilen toprağı gücümüzle verir duruma getiriyorduk. Engel tanımıyorduk. Ellerimiz nasırlıydı. Zaten çalışan köy çocuklarıydık. Enstitüde daha verimli nasıl çalışılır, onu öğreniyorduk. Yorulmak nedir bilmiyorduk. Yeni Türkiye’yi kuruyorduk. Bu inançta idik… Engin düşünceler içinde vatanın yarınını görüyorduk. Ülkümüz aydınlıklar içinde bir vatan yaratmaktı.” (5)

“Aydınlıklar içinde bir vatan yaratmak” işte bu ülkü, o gençleri yorulma nedir bilmeden üretmeye yüreklendiren duygu olmalı. Bilimin yol göstericiliğini, sanat ve edebiyatın ruhlarını beslemesini tabii ki gözardı edemeyiz. Hem insan sevgisiyle aşılanmışlar hem de çelikleşmiş bir iradeye sahipler. Birlikte üretmenin mutluluğunu yaşıyorlar, Musa Okay’ın satırlarından, bu duygu bize bile yansıyor.

İnsan iradesi

Yücel birçok konuşmasında bilimin yanı sıra insan iradesinin önemini vurguluyor. “Bunu yapmak için lazım gelen şeyin birincisi ilimdir, bilgidir. Fakat ikincisi onun kadar mühim, onun kadar canlı ve onun kadar müessir bir şeydir: insan iradesi, insan iradesi.” (6)

Sabahattin Eyuboğlu, Enstitü kurucularının, her türlü eğitim ve öğretim işine, çevrenin en kötü şartları içinde başladıklarını yazıyor. Bu tutumun nedeni neydi? Yanıt irade gücüne verilen önem olabilir mi? Eyuboğlu da benzer bir yorum yapıyor: “Böylece iş masrafı artıyor, zaman kaybediliyor ama öğrencinin gideceği yeri yadırgamaması, her çeşit zorluğu yenmeye alışması gibi paha biçilmez bir insan değeri, bir öncülük gücü kazanmış oluyordu. Üstelik okul, hazıra konan, verilenle yetinen bir kurum olmaktan çıkıp yaratıcı, yeşertici bir çehre kazanıyordu.”

Kant’ı tartışan gençler

Bedia Akarsu kendisiyle yaptığım söyleşide, üniversitede felsefe okurken bir grup arkadaşıyla ziyaret ettikleri Arifiye Köy Enstitüsü’ne ilişkin gözlemlerini hayranlıkla aktarmıştı. Ondan inşaat ya da marangozluk yapan öğrencilerin, pek çok özenilecek etkinliğin yanı sıra Kant’ı da tartıştıklarını öğrenmiştim: “Bir Pazar günü Arifiye Köy Enstitüsü’ne gittik. Hiçbirimiz gördüklerimize inanamadık; anlatmakla olmuyor, görmek gerekir… Kızlar, oğlanlar tertemiz, ışıl ışıl… Her şeylerini kendileri yapmışlar: yemek yiyoruz; fasulye orada yetiştirilmiş, pişiren kendileri, oturduğumuz masa ve sandalyeleri marangozhanede öğrenciler yapmış. İnanmazsınız ellerindeki mandolinle bize Mozart’tan, Beethoven’den parçalar ve türküler çaldılar. O sıralarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınları arasında Emin Erişirgil’in Kant’tan çevirileri çıkmış, oradan Kant’la ilgili sorular soruyorlar, edebiyatları zaten çok iyi, çok okudukları kesin….” (7)

Köy Enstitüleri üzerinde inceleme yapan Fay Kirby ve başka birçok araştırmacı yapılanları “mucize” olarak adlandırır. Ülke, İkinci Dünya Savaşı’nın tehdidi altında… Ordu, her an savaşa hazır bekletiliyor. Bütçe harcamalarında zorunlu olarak ordunun ihtiyaçları öncelikli… Uzun savaşlardan çıkmış genç Cumhuriyet’te pek çok yokluk, yoksulluk var. Bu zorun zoru koşullarda başarılanlar gerçekten olağanüstüdür. Mucize gibidir.

Hasan-Âli Yücel, özellikle eğitim ve kültür yaşamında yıllar geçtikçe önemi daha iyi anlaşılan eserlerini bize, “bir miras değil bir vasiyet” olarak bırakıyor. Bu vasiyete sahip çıkmak, onu genç kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur. Sanırım Yücel bizden, mucize olarak değerlendirilen bu eğitim tecrübesinden, bugüne ışık tutacak dersleri çıkarmamızı bekliyor. Bu görkemli deneyimi daha iyi anlamak bu çabanın ilk adımı olabilir.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Yücel, 1938, s. 236.
  2. Yücel, 1993, ss. 256-257.
  3. Yücel, 1997, ss. 378-379
  4. Yücel, 1997, s. 303.
  5. Yücel, 1997 s. 348.
  6. Yücel, 1933, s. 248.
  7. Özberk, Bilim ve Ütopya, 164’nolu sayı.

 

Feyziye Özberk

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

Top