Cumhuriyetimiz Sonsuza Kadar Yaşayacak

ADD Bandırma Şube Başkanı M. Çınar’ın Genel Kurul Konuşması

Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum. 11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içerisinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum. Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasımında iktidara geldi. Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir. Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı. Recep Tayyip’in seçilme hakkı olmamasına rağmen başta İngiltere ve Fransa olmak üzere AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde defalarca resmi hüviyeti varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve meclise girdi. İçteki ve dıştaki cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında adeta hipnotize olmuştu.Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde, siyasi partilerin, yargının, ordunun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasi anlayışa karşı,  ülkemizde ilk başkaldırıyı şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken 14 Şubat 2004 tarihinde Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık. Çağrı metnimiz şöyle idi:

“Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine:

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye kadar on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.

Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,

Dış borç devamlı artmakta,

Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi milli stratejik KİT’ler çok uluslu şirketler yararına yok pahasına satılmaktadır….”

 

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar. Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek lazım. Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008 de oldu, ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım;

“Sayın İlker Başbuğ,

Orgeneral

Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…

Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu, bozguna uğrayıp komutanları Trikopis esir edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, misafir muamelesi gördü. Oysa; Yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa bir takım soysuzun dediği gibi darbemi mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete, cumhuriyeti ve aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin; Düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığı en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor ….

En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Erdal Atabek bir yazısında neler diyor: “ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti. Nasıl oldu ben de anlayamadım. Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm.

*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,

*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,

*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,

*Ekonomi İMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,

*Tarımımız öldürülmekte…

“Songörü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım; Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini akıl ve bilim temelinde, tam bağımsız, ulusal/üniter, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez? Ulusal ve üniter yapı kime yarar, kimin işine gelmez? Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine gelince;

CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı, HALKÇILIK sınıfsız, imtiyazsız toplumu hedefler. DEVRİMCİLİK devamlı gelişmeyi, DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı, özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli, bir aydınlanma tasarımıdır. “Aydınlanmak nedir?” diye sorarsanız; “Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.” Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi? Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“profesör” ünvanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış, kavga ile komisyondan geçirmiş ve mükâfat olarak bakan olmuş, şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım, Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok. Biz her şeyden önce,Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız. Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız. Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız. Biz üniter yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız. Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız. Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız. Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız. Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız. Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız. Biz “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız. Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız. Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız. Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin, Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız. Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, milli bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır. Çünkü, biz Vatanı satıp, bir İngiliz donanmasıyla kaçanların değil, Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, LaikTürkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih ÇINAR
ADD BANDIRMA ŞUBE BAŞKANI

 

Top