COVİD-19’LA AKIL VE BİLİNÇLE SAVAŞMALIYIZ!

Corona virüs salgını dünyamızı kasıp kavuruyor. Öyle bir salgın ki dünya ölçeğinde, uluslar arası bir mücadele yapmak mümkün olmuyor. Bir ülke diğerine yardım etme fırsatı bulamadan aynı felaketle yüzleşiyor. Her devlet kendi başının çaresine bakmak zorunda kalıyor.

Hastalığın ilk çıktığı Çin’in deneyimlerinden yararlanılsa da uluslar, olanakları ölçüsünde kendi mücadele planını ortaya koyuyor. Ülkemiz, Kurtuluş Savaşı’nın verildiği yıllarda temeli atılan, köklü bir sağlık örgütüne sahiptir.1921 yılından 1937 yılına kadar Sağlık Bakanlığı yapan Dr.Refik Saydam bu örgütlenmenin mimarıdır.

Sağlık, koruyucu sağlık hizmetleri ve tedavi edici sağlık hizmetleri tabanında örgütlenir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, genel yaklaşım,daha çok görülen, daha çok sakat bırakan, daha çok öldüren, dolayısıyla daha çok iş gücü kaybına neden olan bulaşıcı hastalıklarla mücadele öncelenmiş ,koruyucu sağlık hizmetlerine önem verilmiştir.
Bu amaçla da 17 Mayıs 1928’de Umumi Hıfzıssıhha Kurumu kurulmasına dair kanun çıkarılmış ve bu kanun ölçeğinde Sivas ve Ankara’daki kimyahaneler birleştirilerek
Hıfzısıhha Kurumu oluşturulmuştur. Yapılan aşılama çalışmalarıyla o dönem halkın sağlığını tehdit eden verem, sıtma, trahom, çiçek, frengi gibi bulaşıcı hastalıklarla başarıyla savaşan sağlık ordumuz tüm salgınları önlemiştir. Yine 1990’lı yılarda yoğun bir kampanyayla çocuk felci hastalığını tarihe gömen bir sağlık ordumuz vardı.

Koruyucu sağlık hizmetleri günümüzde birinci basamak olarak adlandırdığımız Aile Hekimleri ve Aile Sağlığı elemanlarınca sunulmaktadır. Bu gün Corona virüse karşı savaşı kazanmak için aynı yaklaşımı sergilememiz gerekmektedir. Sosyal Devlet anlayışında, sağlık hizmetleri devlet tarafından ücretsiz olarak sunulur. Ne yazık ki 2003 yılında Dünya Bankasının desteği ile uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Projesiyle, özelleştirme başlamış, hastanın yerini müşteri almış, bu günlerde çokça dillendirilen “sosyal devlet” anlayışından vazgeçilmiştir.

2 Kasım 2011 yılında kendi aşılarımızı üreten ve bir referans laboratuvarı olan Hıfzısıhha Kurumu kapatılmış, bebeklerimize yaptığımız aşılar ithal edilmeye başlanmıştır. Atatürk ilkeleri ve cumhuriyetin üretime dayalı temel değerleri nasıl yok edildiyse, sağlık sistemi de aynı anlayışla ve bilerek çökertilmiştir.

Özel hastane zinciri sahibi olan bir Sağlık Bakanı’nın olduğu ülkede, koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanması elbette hayaldir. Yaptığı açıklamalarda sürekli olarak “hastanelerin, tüm araç ve gereç ihtiyacının karşılandığını” söylemesi, alınmaya çalışılan önlemlerin tedavi edici hekimliğe yönelik olduğunun açık göstergesidir. Tedavi edici hekimlik pahalı bir hizmettir. Pandemilerde hasta sayısını önceden tahmin etmek oldukça zordur. Etkin koruyucu önlemlerin alınıp alınmamasına göre hasta sayısı sürekli değişir. Dünyada hiçbir ülke bu kadar çok hastaya gerekli ilaç, araç ve gereç sunumunu sağlayamaz.
Salgının etkisini en aza indirmek için Çin’de ilk vakanın görülüp, hızla diğer ülkelere yayıldığının anlaşılmasından sonra bile,
• ülkemize giriş ve çıkışların kontrolünün sağlanamaması,
• Suudi Arabistan’da hastalığın görüldüğünün bilinmesine rağmen Umre ziyaretine izin verilmesi,
• sınırsız mülteci giriş çıkışının engellenememesi
gibi büyük hataları bir kenara bırakıp, “içinde bulunduğumuz şartlarda ne yapabiliriz?” sorusuna yanıt arayalım:

1- Önceliği koruyucu sağlık hizmetlerine vererek, bulaşıcılık engellenmelidir. Hastayla ilk karşılaşan Aile Hekimi ve Aile Sağlığı elemanlarıdır. Sağlık merkezine gelen hastanın COVİD-19’la enfekte olup olmadığı bilinmediğinden oldukça korunmasızdırlar. Kendisine bulaşabilir ve hastalara bulaştırabilirler.
2- Vakit kaybetmeden birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan personele yeterli kişisel koruyucu ekipmanı sağlanmalı, çalışma koşulları uygun hale getirilmelidir.
Yetkililer üç milyon maske dağıtıldığını söylemektedirler. Bu maskelerden her Aile hekimliği birimine ancak iki maske verilebilmiştir. Bunlar iki gün kullanılabilir. Kişisel koruyucu ekipmanlarını her birim, piyasadan çok yüksek fiyatlarla kendisi karşılamaya çalışmaktadır.
3- Tüm sağlık çalışanlarına test yapılmalı, hasta olanlar izole ve tedavi edilmeli, hastalığın diğer hasta ve personele bulaştırmaları engellenmelidir.
4- Acil ve yoğun bakım ünitelerinde çalışanların, çalışma saatleri kısaltılmalıdır.
Aşırı yorgunluğa bağlı gelişebilecek moral bozukluğu, tükenmişlik duygusunu engellenmelidir.
5- Mücadelede etkin olabilmek için Bilim Kurulunun tavsiyeleri harfiyen yerine getirilmelidir.
(İktidarın bu güne kadar yaptığı en doğru davranış, tarikat ve cemaat şeyhlerinden oluşan ulemalar(!) meclisi yerine Bilim Kurulu’nu oluşturmasıdır.)
6- Bilim Kurulu’nca önerilen yaş sınırı olmaksızın sokağa çıkma yasağı uygulanmalıdır.
7- Bilim Kurulu uyarılarını yinelemeli ve kamuoyuna açıklama yapmalıdır. (Alınan tedbirlerin başarısızlığı söz konusu olduğunda, hükümetin sorumluluğu üstlenmeyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
8- Sokağa çıkma yasağı ile oluşacak ekonomik ve sosyal sorunlar, ülkemizin kara günleri için sakladığı ihtiyat akçesi kullanılarak çözülmelidir.

Dün veremle, sıtmayla, trahomla, frengiyle, çocuk felciyle savaşı tüm yokluklara karşın kazanan sağlık ordumuz, “Koruyucu Sağlık Sistemi”ni önceleyen anlayış ve milletimizin de katkılarıyla CORONA’ya karşı verdiği savaşı da kazanacaktır.

Saatlerce nöbet tutan, çocuklarına bulaştırırım korkusuyla evine gitmeyen, maddi manevi her türlü özveride bulunan sağlık çalışanları alkış istemiyor, sadece saygı, güvenli ve uygun çalışma ortamı istiyor. Tabi ki “Sağlıkta Şiddet Yasası”ın bir an önce çıkmasını da istiyor.

Ey emperyalizm ve emperyalizmin yerli işbirlikçileri.
Bu salgın, hastalıklar ve ölümler sayesinde, sağlıkta, ekonomide, sosyal hayatta Atatürk ilkelerinden biri olan Devletçiliğin önemini kavrayabildiniz mi?

Neymiş? Gemisini kurtaran kaptan değilmiş.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz !

Dr.Arif Güvenir
Atatürkçü Düşünce Derneği GYK üyesi

Top