ÇOKSESLİ MÜZİK VE CUMHURİYET

Prof. Mustafa APAYDIN

Demokrasi ile müzik arasındaki ilişki, benzerlik, ve bağlantıların varlığından söz eden pek çok söylem ve yazı ile karşılaşıyoruz. Ancak bu söylemleri besleyen, “acaba bunlar nelerdir” sorusuna yanıt olabilecek ayrıntılara fazlaca girilememektedir. Bu durumda zihindeki soruların yanıtı alınmadan ya olduğu gibi kabullenilmekte ya da daha geniş bir zaman diliminde araştırılıp öğrenilmeye ötelenmektedir.

Bu yazımda ben müzik tarihinin, özellikle  “çoksesli müzik”le ilgili bölümünden önemli olan bazı başlıkları aktararak, müziğin demokrasi ve cumhuriyet bilincinin oluşup gelişmesine olan katkılarına değinmeye çalışacağım.

Müziğin, insanlığın var oluşuyla birlikte ve de aynı anda bir iletişim aracı olarak kullanıldığını biliyoruz. Başlangıçta “konuşma dili” ile “şarkı dili”         ( konuşma dilinde kullanılan sözcük ya da hecelerle, farklı ses yüksekliklerinin  kullanılması ile elde edilen ezgi,) arasındaki ayırım  çok belirgin olmasa da, uygarlığın ilerleyişine koşut olarak bu ayırım belirginleşti. Yazının icadı ile başlayan ilk çağdan orta çağa gelindiğinde, artık, müziğin bir dalı olan  şarkı dili ve çalgılarla yapılan müzik türleri, her bölge, her uygarlık, her yerel ve kıtasal  toplum ve topluluklara özgü yapılanmalara kavuşmuştu. Yunanlıların, Romalıların, Anadolu’nun çeşitli toplumlarının, Pers, İbrani, Mısır ya da Çin’lilerin kullandığı çalgılar, ton’lar (makamlar), ritmik yapılar şarkı dillerindeki yapı ve içeriklerin belirginleştiğine tanık oluyoruz. Dinsel törenler, eğlenceler, bayramlar ve kültür etkinlikleri, artık bu “özellikli müzik türleri”nin kullanılma ortamları olageldiler.

İsa’nın doğumu ile başlayan ve sonrasında yeni bir din olarak gelişen hristiyanlığın yayılma sürecine değin, tüm uygarlıkların kullandığı bu çok tür ve yapıdan  müziklerin ortak özelliği ise teksesli oluşlarıydı. (Bu arada bilinçli olduğu düşünülmeyen bazı örnekler dışında.) İsa’dan  sonra  hristiyanlığı yaymak görevini üstlenenler, daha önce İbranilerin  de kullandığı gibi, İncilin öğretilerini “şarkı dili ile anlatma” yöntemini benimseyip, yaygın olarak kullanmaya başlamışlardır. “Missa” adını verdiğimiz ve İncil’den alınan sözlerin şarkı dili ile söylenmesi  (bir tür ilahi ya da Kur’an surelerinin ezgisel yapı ile söylenmesi gibi)  yöntemi, hristiyanlığın yayılmasında en etkin, en kolay, en ucuz, en etkileyici ve de aynı anda pek çok kişiye ulaşabilen bir yöntem olarak, adeta keşfedilmiş bir araç olmuştur. Bu araç hala tüm insanlığın en önemli iletişim araçlarının başında yer almaktadır.

İ.S.476 da Batı Roma yıkıldığında, Antakya, İskenderiye, Kudüs, Roma ve İstanbul metropolleri, hristiyanlığın 5 önemli öğreti merkezleri durumuna gelmişlerdi bile. (Günümüzde de öyle kabul edilmektedir.)

İ.S. 571 de Hazret’i Muhammet’in doğumuyla başlayan  süreçte, islamiyetin yayılması için yapılacak çağrının da “seslerin en kutsalı olan  insan sesi” ile yapılması esasına dayandırılmıştı. Gerek namaza çağrı, gerekse de Kur’anın sureleri, günümüze değin,  missalarda olduğu gibi söz ve ezginin buluşmasından oluşan “şarkı dili” ile söylenmeye devam etse de, değişik nedenlerle, müzik biliminin teknik verilerinden yararlanılarak geliştirilme olanağına kavuşamamıştır.

İ.S.650 li yıllara gelindiğinde, 5 metropol çevresinde gelişmekte olan kiliseler, dinsel eğitimleri aracılığı ile, o çevrelerin özelliklerine ve papazların doğaçlama yeteneklerine göre, çok değişik tonalite, (makam-mod), tartım, ritm, ses yüksekliği ve ezgilerden oluşan missalarla, toplumların oluşturulmasını sağlamaya çalışıyorlardı. İslamiyetin yayılmaya çalıştığı aynı yıllarda, Papa Gregorius, missalardaki bu zorluk, çeşitlilik ve karmaşıklığı gidermek, ve İncil’deki sözlerin her yerde aynı etki ile söylenebilmesi ve homojen bir toplum oluşturulabilmesine katkı amacıyla, incilin sözlerinden oluşturulan “Gregor ezgileri”ni besteleyip, (basit notalama tekniği de olsa) notalayıp, müzikte devrim niteliğinde bir hizmet sundu. Bu olay, yaratılan müzik yapıtlarının nota, dizek ve benzeri belirteçlerle, kağıt (papirus v.b.) üzerinde saptama ve yeniden kullanıma sunulma sürecini başlatmıştır.

İ.S. 750 yılında, bu kez de Milano’da “La Scala Cantorum” açıldı. Şarkı Söyleme Okulu” diyebileceğimiz bu okulda, din adamları müzik ve şarkı dilini öğrenip, doğru ve etkili öğretebileceklerdi. Bu yöntemle Hristiyan toplumların oluşması ve gelişmesi hem hız kazanacak  hem de yaygınlaşacaktı. Öyle de oldu. Tüm insanların “Tanrının Kulu” olarak yalnızca kilisenin öğretilerine bağımlı olması, 1453 te Doğu Roma imparatorluğunun çöküşüne değin sürecekti. Ortaçağ adını verdiğimiz bu çağda, toplumun örgün eğitim alabileceği tek olanak, kiliselerdi. Toplum bu okullarda (kiliselerde), şarkı dilini etkin kullanarak eğitim alıyordu. Ama aynı okullar, aynı zamanda yeni arayışlar  ve gelişmelere de sahne oluyordu. Örneğin; kilise egemenliği, şarkı dilinin, çalgı ile birlikte kullanılmasına izin vermezken, bu direnç 850 li yıllarda kırılarak, o zamanın ilkel org’u kiliseye,(benim yorumumla okula) girmeyi başardı ve “insan sesi” ile “çalgı sesi” birlikte buluşarak ortak müziklerin yapılıp yaşanabilmesine ortam sağladı. Bu da yetmedi; 100 yıl sonra, 950 li yıllarda org dan elde edilen “sürekli bas” sesle ilk basit çokseslilik (iki ses) olan “organum”a ulaşıldı. Bu gelişme de toplumların ayrı sesler söyleseler de, ortaklık kurup (koalisyon) yeni bir yaşam biçimi yaratabileceklerini kanıtlıyordu. 1150 li yıllara gelindiğinde, koalisyon ortakları 3 ve daha sonraki yüzyılda da 4 sese ulaştılar.

1250’li yıllarda demokrasi yolunda yeni gelişmeler yaşandı. Okullarda         (kiliselerde) hem felsefe ve hem de müzik eğitimi alan din adamları, aynı zamanda müzik yapıtları da besteliyorlardı. Bu yapıtlar sözlerini İncil’den alıyorlardı. Kendilerinin, kendi dillerinde dinsel tanımlamalarına izin yoktu. İşte bu direnç te kırılarak ilk kez kendi tanımladıkları sözlerle, “motet” adını verdikleri müzik yapıtları bestelemeye başladılar. Guido’lu Arezzo, bir missa’nın dizelerinin ilk hecelerinden oluşan (do-re-mi-fa,sol,la,si) nota adlarını nota adı olarak önerip, benimsetti. 100 yıl kadar sonra, İslamiyette  de  Süleyman Çelebi, Motet’te olduğu gibi, islamiyetin doğuşunu, Arapça değil, Türk dilinde anlatan “Mevlit’i” yazdı. Ne yazıktır ki müzikle din etkileşiminden yararlanma konusunda, cumhuriyet dönemimize kadar başkaca bir gelişmeye tanık olamamış bulunmaktayız.

1350 li yıllarda İtalya, Fransa ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa’daki sokak şarkıcıları, çalgıcıları ve kiliselerde müzik öğrenen halk, şarkılarını çalgılar eşliğinde de seslendirebiliyorlardı artık. Bunları çoksesli olarak düzenlemek ve söylemek te gecikmedi. İlk kez Fransız halk şarkıları (chansonlar), sonraları da diğer ülkelerin şarkıları çoksesli ve aynı zamanda da çalgılı olarak seslendirildi. Bu durum, 100 yıl sonra gelecek olan rönesans aydınlanmasının ilk ışıklarıydı. Ortaçağın bağnaz, şeriatçı, skolastik, karanlık düzenininden, özgür düşünme, yapma, yaratma ve yaşatma ortamına geçişin kazanımlarıydı.

1453 te Bizans’n yıkılışı ile Türkler İstanbul’u aldılarsa da, aydınlığa koşan avrupa halkları, yaşamın tüm birimleri yanı sıra, dinin de, insan düşüncesiyle ve herkesin kendi dilinde tanımlanabilmesi olanağına kavuştular. Hem de bu durumun simgesel ismi Martin Luther de hem din adamı hem de önemli bir motet bestecisiydi. Artık Yeni Çağ gelmiş ve “herkes tanrının kulu” olmaktan, “vatandaş” olabilme yolunda çabalamaya başlamıştı. Toplumlar kendilerini yönetenlerin kilise değil kendi seçtiklerinden oluşan temsilcilerle yönetilme, kilise ve saraylarda bulunan her, etkinlik ve olanağın, kendilerinde de bulunması ve kendilerince de yaşanıp kullanılabilmesi için var güçleriyle adımlar atıyorlardı.

Bu adımlardan biri de; kadınların da erkekler gibi kilisede ve salonlarda şarkı söyleyebilme olanağına kavuşması oldu. Çünkü ortaçağdaki kiliselerde kadınların şarkı söylemeleri yasaktı. Çokseslilikte zorunlu gereklilik olan kadın sesleri (soprano ve alto ses grupları) için, çocukken sesi güzel olan erkek çocuklar iğdiş (kastrasyon) edilerek, kilise adına, korolarda yer almaları sağlanıyordu. (erginleştiklerinde kadın sesi çıkardıklarından).

Bu durumdaki çocukların anne ve babalarının, dillendirmekte zorlansalar da, doğal karşı çıkışları olacaktır. Rönesans aydınlığı bu sorunu da hem kişilik hakları ve hem de eşitlik ve toplumsal haklar yönünden kökten çözümünü sağlamıştır.

İsadan sonra 1250 yıl boyunca, yalnızca missa türünde müzik yapabilen avrupa toplumlarının, sonraki 200 yılda, diskant, hoket, motet ve chanson’lara ulaşabilmeleri büyük kazançlardır. Üstelik bu kazançların arasında, geleneksel halk şarkıcıları ve çalgıcıları da yer almışlardır. Bu kazançlar adeta, rönesans aydınlığının katına çıkabilmek için kullanılmış  önemli sanatsal merdiven basamaklarıdır. Çünkü bu basamaklarda, her ses grubunun seslendirdikleri ayrı içerik ve yapılardaki şarkı ve söz dillerinin, biribirlerinden de yararlanarak, birlikte yenilikler yaratabileceklerini öğrenmişlerdir.

Rönesanstan sonraki üç önemli sanatsal ve felsefi dönem olan, barok, klasik ve romantik dönemlerde, çoksesli müziğin, rönesanstan önceki 1500 yıllık süreçteki kazanımları, adeta patlama yapmış ve müzik türlerindeki sayısal gelişme 60’lara ulaşmıştır. Sanatsal teknik gelişmeler ise baş döndürecek düzeydedir. Bu dönemler, Noel şarkıları ve korallerden başlayıp, oratoryo, opera ve senfonilere, senfonik şiirlere ulaşılan dönemlerdir. Artık her birine gereksinim duyulmakta, saygı gösterilmekte, diğer sesleri dinleyip, onlara baskın çıkmayarak, uyum içerisinde ve aynı zamanda özgürlüklerine ve niteliklerine değer verilerek kullanılan bu “sesler mimarisinin” adı; çoksesliliktir.

Rönesans’ın getirdiği toplumsal değişikliklerden biri olan “yönetim biçimindeki değişiklik” ise; kilise egemenliğinin, krallık ve benzeri saray güçlerince de ortaklaşa yürütülmeye başlanmasıydı. Bu nedenle, sanatsal gelişmelerin ev sahipliğini de bu güçler gerçekleştiriyordu. Saray yönetimi, sanatçı ve sanatı destekliyor ama halkın yararına sunumlar çok azınlıkta kalıyordu. Yüzyıllardır, yarattığının karşılığını yeterince alamayan halk, 1789 tarihindeki Fransız ihtilaliyle, saraydaki egemen güçlerin elindeki olanakların halkça da kullanılabilmesini sağlamak isteğini gerçekleştirmeyi hedefledi.

Çoksesliliğin insanlığa kazandırdığı bir demokratik davranışa daha değinelim: Müzik türleri bu denli gelişip çok sayıda insanın aynı anda bu yapıtların seslendirilmesinde görev almasıyla, birlik, bütünlük, birliktelik ve yapıtın uyumlu biçimde yorumlanabilmesinde zorluklar yaşandı. 1750’lü yıllardan sonra J. Haydn’ın yazdığı senfonileri yönetmek ve sözkonusu zorlukları kolaylaştırabilmek için, orkestra üyelerinin, yapıtı gereği gibi yönetebileceğine inanıp güvenerek seçtikleri bir “orkestra şefi” görevlendirildi. Bestecinin yazdığı senfoni, bir “anayasa”, orkestradaki her çalgıcının çalacağı ezgiler anayasayı bütünleyen ayrı ayrı birer “yasa” idi. Senfoni’nin ritmik ve müzikal yapısı da, müzik terimleri ve belirteçleriyle belirlenen “tüzük ve yönetmelikler” idi. Şefin görevi belliydi artık; anayasa, yasa, tüzük ve yönetmeliklere uygun olarak yapıtı yönetmek. Şef, bestecinin belirlediği anayasa ve yasaların dışına çıkmadan, ama, yorumlarken ana ilkelere ters düşmeyecek biçimde de kendi özgürlüğünü kullanarak uyumlu düzenle sonuçlandırmak.

Açıkça anlaşıldığı gibi bu durum, çoksesli müzik aracılığı ile, Hristiyan dünyasının ve özellikle de Avrupa Kültürü’nün “köklü okulu” sayılabilecek olan “demokrasi ve hukuk devleti” anlayışının oluşup gelişmesine önemli boyut ve ölçütte katkıda bulunmuştur. Yüzbinlerce koro ve orkestrada çalışıp üretimde bulunan milyonlarca insanın, bu kültür aracılığı ile “demokrasi, hukuk devleti ve giderek cumhuriyet” bilincine ulaşıp yaşamına katması da kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Çoksesli müziğin, gerek bireysel ve gerekse toplumsal öğretilerini edinmiş birey ve toplumların, seçtikleri bir yöneticinin yönetiminde, koalisyonları da kapsayan bir “cumhuriyet” yönetiminde başarılı olmaları kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Yeter ki; her yönetici ve yönetilenler, bestecinin (toplumun) anayasa ve yasalarına kesin olarak uyarak görev yapabilsinler.

İkibin yıldır bu okullarda (koro, solo ve orkestralarda) öğrenerek özümsenen toplumsal kuralları edinmekten yoksun kalmış ya da yoksun bırakılmış toplumların yönetim biçimlerinin ise, tanımlamaya çalıştığımız demokratik yönetim biçimlerinden etkilenememiş ya da göreceli olarak daha az etkilenmiş olmaları da doğal bir sonuç olacaktır.

1789 Fransız ihtilalinin müzik ve sanat paylaşımı açısından bir önemi de; o güne değin saray ve çevresinin yararlandığı yüksek düzeydeki sanat etkinliklerinin, o tarihten sonra halk’ça da paylaşılarak, yapılıp yaşanılabilir duruma getirilebilmiş olmasıdır. Müzik tarihi kaynakları, bu tarihlerden sonra “10000 kişinin katıldığı halk korolarının kurulduğu” nu yazmaktadır.

Romantizm, izlenimcilik, dışavurumculuk, yeni sanat ya da çağdaş sanat dönemleriyle, elektronik çağın getirdiği “sanatta bireysel özgürlük” yaratıları ise, çağımızın özgürlük ve insan haklarına saygı kavramlarının benimsetilmesine çok önemli alt yapılar hazırlamışlardır.

Toplumların, özelliklerine göre bireyselleşip uluslaşmaları de son ikiyüz yılın bir gelişmesi sonucudur. Müzik türlerinden biri olan “marşlar ve ulusal şarkılar” da, ulusal bilince ulaşabilmeyi etkileyen çok önemli müzik türleri olmuştur.

Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki; müzik sanatındaki son ikibin yıllık gelişme, toplumların dinsel yasalarla yönetilmelerinden, cumhuriyet yönetimine ulaşan uzun yolculuğun temel okulları olagelmiştir. Müzik sanatından yararlanmayan toplumlar ise bu insani ve toplumsal gelişmelere uzak kalmışlardır. Bu bağlamda ülkemiz, Türkiyemiz de yüce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ve onun yaşam damarlarından biri olan müzik sanatının  gelişmesi için kurduğu “Musiki Muallim Mektebi” ile Cumhuriyetimizin sanatsal beslenmesine katkıda bulunmaya başlamıştır. Bu okuldan başlayıp gelişen aynı içerikli müzik okullarından yetişen eğitimciler, korolar ve orkestralarla ikibin yıllık süreci hızla kısaltarak, insanımızın kul’luktan vatandaşlığa ulaşabilmiş olmasına yardımcı olmaya çalışmaktadırlar.

Cumhuriyetin başarısı, onu besleyen yaşam damarlarında, nitelikli sanat kanının dolaşması ile olanaklıdır. Sanat türlerinin en etkin, en etkileyici, en paylaşımcı, en kolay, en ekonomik, herkes’ce yapılıp yaşanılabilir olanı, ses ve söz dilinin ortaklaşa kullanılabildiği “Korolar”dır.

Müzik sanatının nitelikli olanlarının yoğun ve etkin kullanımı, çağımızın en insancıl, sosyal ve demokratik hukuk devleti yönetimi olan Cumhuriyet’in yaşamsal besini olacaktır.

Top