Bursa Nutku ve Direniş

Siyasal iktidar on üç yıldır ülkeyi, çoğunlukta olmanın dayanılmaz gücüne ve büyüsüne kapılmış, tek başına yönetiyor. “Kendi doğrularını ve doğru bildikleri yanlışlarını” yaşama geçirmek için muhalefeti sürekli göz ardı ediyor, önündeki engelleri kaldırıyor ve siyasal sorumluluk yükleniyor.

“Yasama” ve “Yürütme” erklerini elinde bulunduran siyasal iktidar, “Yargı”nın yeniden yapılandırılması için zaman içinde büyük uğraş verdi. Sonunda bunun kapısı da , “yetmez ama evet” çilerin unutulmayacak desteğiyle, 12 Eylül 2010 Halk Oylaması’nda açıldı. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay, Danıştay’ın yapısı değişti. “Bağımsız Yargı”nın da üzerine siyasetin gölgesi düştü. Şimdilerde ortaya dökülmüş yargı içindeki “paralel” yapı ayrı bir öyküdür.

Bu işler olurken Ana Muhalefet Partisinin bazı milletvekilleri halkı, yargının siyasallaştırılmasını engellemek üzere sokak sokak, mahalle mahalle direnmeye ve demokratik tepkilerini göstermeye çağırmıştı. Başbakan da: “Bu direniş işi, bu eşkıyalık sevdası nereden çıktı?” diye sormuştu. Ana Muhalefet Partisi lideri de:” Direniş çağrısının kaynağı Atatürk’ün Bursa Nutku’dur” diye yanıtlamıştı.

1 Şubat 1933 de Bursa’da, Ulucami’deki namazdan çıkan kişiler ezanın Türkçe yerine Arapça okunmasını isteyerek Valiliğe yürümüşlerdi. Atatürk bu “gericilik” olayını, çıktığı yirmi iki günlük yurt gezisinin İzmir durağında duymuş ve hızla, 5 Şubat’ta Bursa’ya gelmişti. Hakim, savcı ve müftüye işten el çektirilmişti. Ertesi gün Bursa’dan ayrılırken Anadolu Ajansı kanalıyla olayı halkımıza yansıtmıştı:

“Bursa’ya geldim. Hadise hakkında alakadarlardan malumat aldım. Hadise aslında fazla ehemmiyete sahip değildir. Herhalde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır.
Hadiseye dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi dini, siyasete ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşıImasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir.
Kati olarak bilinmelidir ki, Türk Milleti’nin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas alınacaktır.”

Atatürk’ün Bursa’da bulunduğu gece, Çekirge yolundaki köşkte verilen yemekte söyledikleri ise orada bulunan gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in 1947 yılında yayımladığı anı kitabında yer almıştı. Sonraki yıllarda tanıklarca da, Türk Tarih Kurumu’nca da doğrulanmıştı.

“Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır… demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla… nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘ polis henüz inkılap ve Cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvartmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!…’
Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki: ‘Ben, inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve etkenleri düzeltmek de benim vazifemdir!..’
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!..”

Bu söylev, Atatürk’ün Türk Gençliği’ne ilk seslenişi değildir. Büyük Nutku’nda: “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk İstiklal’ini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” demiyor mu?

“Gericiler”, Cumhuriyet ve Devrim karşıtları Bursa Nutku’ndan hep korkmuşlardır. Bu gün, Atatürk’ten ve Atatürk Cumhuriyeti’nden bu kadar uzaklaşmışken bile korkuyorlar.

Güngör BERK
ADD BDK ÜYESİ

01.02.2015

Top