Bedrettin Cömert’i katledilişinin 40. yılında anıyoruz.

AYDINLANMANIN BEDELİ

“Anadolu Aydınlanması” yolunda kimler öldürülmedi ki? Onlardan ayrılmanın acısını önce en yakınındakiler sonra da tüm toplum duydu. Doç. Dr. Bedrettin Cömert de topluma ışık saçan aydınlarımızdan biriydi. Hacettepe Üniversitesi’nde genç bir öğretim görevlisiydi. Kültür dünyamızın verimli bir sanat tarihçisi, eleştirmeni, çevirmeni ve ozanıydı. 1960 yılında Sivas Lise’sini bitirmiş, 1967 yılında Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümünde doktorasını tamamlamıştı.

Bedrettin Cömert, ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ailece de bütünleştikleri yakın dostlarındandı. Ozanın deyişiyle: “…dünyanın en iyi / en doçent / en baba / babasıydı…” Bir yandan, kendisini çok seven Agostina’yla iki çocuklarını büyütme uğraşındaydılar. Diğer yandan ise Anadolu Aydınlanması’ uğraşının… 11 Temmuz 1978 de öldürüldü.

Azime Korkmazgil, Bedrettin Cömert’in öldürüldüğü gün yaşadıklarını, otuz yıl sonra Kıyı Dergisi’nde, “Bir gider Bin Geliriz” yazısında, bir ağıt söyler gibi anlatmıştı.

“11 Temmuz 1978, Salı.
O yıllarda; Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi, Ankara’nın ünlü semtleri, türlü gençlik guruplarınca ‘parsel’lenirdi. Örneğin ben de, Kızılay ile Bahçelievler arası tekin olmadığından; Emek’te Cumhuriyet Lisesi’ndeki görevime yetişebilmek için, önce Çankaya’dan Ulus’a otobüsle gidiyor, orada Balgat minibüsüne atlıyor, Konya asfaltında iniyor; geriye, Emek’e doğru, ara yollardan yürüyordum sabahları…
Salı sabahı da çok erken evden çıktım. Diyarbakır üç yıllık Eğitim Enstitüsü’nden gelenlerin Ülkeler Coğrafyası kursu vardı önce; öğleden sonra sınav!
Hiç unutmam; sınıfın birinde, yeni konuşmaya başladım. Gençlerle harita başında Uzakdoğu’yu, Uzakdoğu’da Japonya’yı tanıyacağız. Kolumdaki saat, 13’ü gösterdi gösterecek. Birden, arka sıradan bir delikanlı ayağa kalktı:
–   Geç bunları Hoca, geç! dedi; boşuna anlatma bunları, ölüyoruz biz!
Bir şey anlamadım, baktım…
Sınıf susuyordu; o sürdürdü:
–       Az önce derse girmeden, radyoda dinledim; bu sabah Hacettepe’den
bir Sanat Tarihi doçenti…
Elimdeki değneği attım mı, atmadım mı; merdivenleri dörder atlayarak indim müdür odasına. Kocaman bir radyo…’hiç durmadan bir şeyler söylüyordu…’
Taksimiz beni, Basıntepe’ye kaç dakikada, kaç saniyede çıkarmış olabilir?
Evimiz sokak kapısına kadar, insanla doluydu.
Çocuklarım; sonradan şaşırdım ama, onların üçünü de o insan kalabalığında seçebildim. Şaşkın ve sessizdiler. Hasan Hüseyin, salonun ortasından bana doğru koştu.  Onu kucakladım mı kucaklamadım mı, anımsamıyorum.
–       Bedrettin… dedim, Onu öldürdüler, anladık; Agostina nerde, Ergun nerde, Kemal nerde?”

O gün sabahleyin Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Gaziosmanpaşa’daki evinden eşiyle birlikte çıktı. Arabasına bindiler. Yollarını ilerde başka bir araba kesti. Arabadan inen iki kişi çapraz ateş açıp kaçtılar. Bedrettin Cömert olay yerinde öldü. Eşi yaralı olarak kurtulabildi. Sonraki günlerde Agostina dayanabileceği kadar dayanıp çocuklarıyla Türkiye’den ayrıldı.

Azime Korkmazgil, Kıyı Dergisi’nde yayımlanmış ‘Sonuçsuz bir Telefon Konuşması’ yazısında: “Düşünüyorum da… Bedrettin’den böylesine ayrı düşmekle Hasan Hüseyin, akıl sağlığını yitirmediyse de çok ağır biçimde duygusal ‘yıkım’a uğramıştı” diyor.

Ağlasun’lu dostumuz Azime Korkmazgil’in yolu bazen Fethiye’ye düştüğünde görüşürüz.  Genellikle ya Hasan Hüseyin Korkmazgil ya da Bedrettin Cömert için düzenlenmiş bir toplantıya katılmış, dönüyordur.
Son buluşmamızda bir yerde yan yana oturup yine kendimize, aydınlarımıza ve ülkemize dair konuştuk. Aydınlık gözlerindeki derin keder ve umutsuzluğun tuzağına düşmeden, bilgece yüzümüze baktı ve “Demek ki ‘aydınlanma’ böyle oluyor” dedi.

Güngör BERK
ADD Bilim Danışma Kurulu  Üyesi

Top