Aydınlık Gazetesi/29.02.2016 Gazi Rafet Değerli

1958 Kilis doğumluyum. Üç kardeşiz; en büyük benim. İlkokulun sonuna kadar Kilis’te oturdum.

Kilis, ben çocukken ticareti ve kaçakçılığı bol olan bir yerdi. Genelde ticaretle uğraşırlardı ama az da olsa tarımla uğraşan da vardı. Ticareti iyi bilirlerdi. Bir dedem çiftçi diğeri fotoğrafçıydı. Annemin amcasıysa kaçakçıydı! Bizim ailede hep ticaret ve tarım vardı.

Kilis’ten sonra babamın tayini Ankara’ya çıkınca taşındık.

Babanız Ne İş Yapardı?

Annem ev hanımı, babamsa astsubaydı. 1957’liydi. Askerliğe âşık biriydi. Çok sertti; ölene kadar bizi hep emir eri gibi gördü. Bize konuşma fırsatı vermezdi. Hiçbir konuda fikrimizi almazdı. Hep onun dediği olurdu. Annem dâhil herkes onu dinlerdi. Başka şansımız yoktu. Yapısı öyleydi. Fikir beyan edemezdik. Akşam 17.30’da mesaiden gelirdi. Biz saat 17.10’da, elimizi yüzümüzü yıkamış halde sedirde oturur onu beklerdik. Hayatım boyunca bir gün bile 5’ten sonra dışarı çıkmadım. Beşi geçirme şansımız yoktu.

Bizim dönemimizde babanın lafının üstüne laf söylemek mümkün değildi. Bu niye böyle diye soramazdın bile. Eski düzen böyleydi.

Babam 1978 yılında Ankara Mürtet Hava üssünden emekli oldu.

Annem de babamın tam tersiydi. Aşırı iyi niyetliydi. Evlatlarına kol kanat geren, tipik bir Türk annesiydi. Babamın bütün hatalarını örtüp bize iyi gösterir, bütün sıkıntıyı o çekerdi.

Bir gün, orta birinci sınıftayken, babamın motosikletini çalmıştım. Motosiklete binmeyi çok severdim. Beş, altı saat kayboldum motorla. Benzini bitince yolda kaldım. Küçüktüm, gücüm yetmedi itmeye. Kenarda bekledim. Kayboldu diye aramışlar beni. En sonunda buldular. Babam çok kızmıştı, bir hafta dışarı çıkamadım.

Sık sık babamın çalıştığı yere gidip uçaklara binerdim. O zamanlar pilot olmak istiyordum. Sonra doktor olmak istedim ama olmadı.

Ekonomik Durumunuz Nasıldı?

Ben ortaokula giderken babam bir kaban almıştı. Bir sene ben giyiyordum sonra benden küçük kardeşim giyiyordu. O şekilde büyüdük. Memur bir baba, üç çocuk var; nasıl geçinecek! Lojmanda da oturmuyorduk.

 

O Zamanlar Ankara Nasıldı?

Hep önlerde giden bir öğrenciydim. İlkokulu Kilis’te, ortaokulu Ankara’da okudum. Sonra Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okuluna gittim.

O zamanlar Ankara’da betonlaşma yeni başlıyordu. Kavga dövüş yoktu. Herkes işinde gücündeydi. Ben ne zaman askeri liseye gittim, sağı-solu gördüm. Fakat solcular da sağcılar da vatanın birliği için mücadele ederdi.

1976’da Harp Okulu’na gittiğimde kavga dövüş de başladı.

 

Askeri Okulda Eğitim Nasıldı?

Askeri Okul Sınavına girmemi de babam istedi. Girdim, kazandım. Liseden itibaren hep yatılı okudum.

Sınavı kazanınca Kuleli’ye babam getirdi, kapıdan bıraktı. Sınıf subayı teslim aldı beni. Yatacağımız, yemek yiyeceğimiz yerleri gösterdi. İlk günler zorlandım. Ailemden ilk defa ayrılmıştım, yemeklerine alışkın değildim. Bütün arkadaşlarım benim gibiydi. Sonra yavaş yavaş alışıyorsun.

Derslerimiz çok ağırdı. Sadece matematiği dört kitaptan okuturlardı. Ayrıca sınıflar arasında derecelendirme olurdu. Not ortalaması yüksek olanları bir kısma diğerlerini başka bir kısma koyarlardı. Benim de yüksekti. Hatta son sınıfta okul 12 kişi seçerek askeri hastanelerde doktor olmamız için üniversite kurslarına gönderdi. Hafta sonları 12 arkadaş kurslara gittik.

Disiplinliydi ama zorlayıcı bir şey yoktu. Mecburen, bir yerlere gelebilmek için, tempoya uyuyorsun zaten. O tempodan çıkamazdık. Öğrenmek güzeldi. Ayrıca bir şey araştırıp öğrendikten sonra sınıfta herkese sunum yapıyorduk. O sunumu yaparken insanın konuşma kabiliyeti, yapısı, her şeyi değişiyordu.

Kuleli’nin özelliği vatansever yetiştirmesidir. Vatanın ne olduğunu orada öğreniyorsun. Vatanı, milleti, bayrağı, Türkü tanıtıyorlar sana. Atatürkçülük ve İnkılap Tarihi diye dersimiz vardı. Tek tek Atatürk’ün ilkeleri anlatılırdı. Komutan askerlerine bunları nasıl anlatmalı vb gibi konuların hepsi yavaş yavaş anlatılırdı. Mesela komutansın ve 100 askerin var. Milliyetçiliği nasıl anlatacaksın? Sen nasıl biliyorsun? Önce sana öğretirler sonra anlattırırlar, yazdırırlar, imtihanına girersin. Sonra da kısmın içinde, 21 kişinin karşısında herkes çıkar anlatırdı.

Kuleli’deki eğitim sadece kâğıt, defter ya da matematik değildi. Orada karakterini de oluşturuyorsun, özgüvenin yerine geliyor, karar verme kabiliyetin artıyor.

Daha küçük yaşta iyiyi kötüyü ayırt etmeyi, kötülerin yanında olmamayı, iyilerin yanında yer almayı, neyin zararlı neyin yararlı olduğunu yaşayarak öğreniyorsun. Aile ortamında, anne-baba korumacılığı sebebiyle böyle şeyleri yaşama fırsatın olmuyor.

Kuleli, insana hayatı öğretiyor. Bakış açını değiştiriyor; sana yön veriyor.

Aileme sık sık mektup yazardım. Bir de dışarı çıktığımız zaman telefon ederdik. Tabii evde telefon varsa. Evde telefon yoksa komşuya gidilir, belli bir saat verilirdi. Sen de postanede sıraya girerdin, sıra gelince telefon ederdin.

Bizim dönemimizde eğlence çok yoktu. Telefon yok, internet yok… Tek bildiğimiz kitap okumak, pikniğe gitmek ve sinemaydı. Ya arkadaşlarınla pikniğe gideceksin ya da bir çay bahçesinde oturacaksın.

Okul bittiği zaman 1 ay izin yapılır sonra bizi kampa alırlardı. Eve gelirdim, annem sevdiğim yemekleri yapardı. Baba aynı baba, değişen bir şey yok. Bir ay sonra dönersin kampa. Orada eğitim alırdık. Kuleli’de kamp için Karamürsel’e gidiyorduk. Harp Okulunda, Menteşe’ye gidiyorduk. Kamplarda askeri ve spor ağırlıklı eğitim yapardık.

 

Harp Okulu Nasıldı?

Kuleli’den sonra Kara Harp Okulu’na gittim. Bizim dönemimizde, 76-80 döneminde, sağ-sol çatışmaları çok yaşanıyordu. O dönem Harp Okulunda, Kuleli’de olmayan bir gruplaşma, siyasi bir ortam vardı. Kavgalar, dövüşler eksik olmazdı. Bölükler ayrı, salonlar ayrı, bölük komutanları ayrı… Gazetelerimiz bile ayrıydı. “Cumhuriyet” okuyanlarla, “Hergün” okuyanlar ayrı ayrıydı.

Oraya gittiğimde yine kısımlara ayrıldık. Ben 12. bölükte işletme kısmındaydım.

Sıkı bir disiplin vardı. Kelime dahi söyleme şansımız yoktu. Kuleli’nin dört katı disiplinliydi. Eğitimler taktik ağırlıklıydı. Askeri birlikler doğru zamanda, doğru kuvvetle başarıya ulaşması için nasıl hareket etmesi gerekir? Askerin yönetimi, takımın, timin, bölüğün, taburun yönetimi… En sonunda da ordular arası savaşa kadar strateji ve taktiği öğretirler orada.

Ama şunu çok rahat söyleyebilirim ki sağcı da olsa solcu da olsa temelde Türk insanının refahını ve menfaatlerini savunurlardı. Amaç aynıydı, yollar farklıydı. Her iki grup için vatanın bütünlüğü ve Atatürk ilkeleri doğrultusunda vatan sevgisi esastı. Konuşmalarımızla etkilerdik insanları. Ama hep okurduk. Bizim zamanımızda insanlar kitap okurdu.

Atatürk’ü Anlamak?

Bugün Atatürk’ün düşüncelerini, hayatını ve şartlarını anlatmıyorlar. Atatürk böyle düşünürdü diyorlar. Tamam, düşünürdü de Atatürk’ü öyle düşünmeye sevk eden şartlar neydi? Kaç kişi okuma, yazma biliyordu; kaç üniversite mezunu vardı? O şartlarda nasıl yapmış, düşünen yok. Sene olmuş 2016, diyorlar ki Atatürk neden öyle yaptı! Sen 2016 şartlarında 1922’yi 1923’ü düşünürsen anlama şansın yok zaten. Önce sen o yılları bir düşün, yaşa, o ne yapmış bir bak, ben yapabilir miyim diye düşün. O gelene kadar neden kimse bir şey yapmamış diye düşün. Ondan sonra yorum yap.

1283

Atatürk’ün Harp Okuluna girdiği tarihte, Atatürk’ün numarası olan 1283 okunduğunda hepimiz “İçimizde!” diye bağırırdık. Çok heyecanlanırdım. Çünkü içimizde derken aslında biz onu özümsediğimizi, onun ilkelerine bağlı olduğumuzu anlatırdık. Ne zaman aklıma gelse duygulanırım ve gözlerim yaşarır.

Şimdi ise Türk kavramı utanılacak bir şey gibi gösteriliyor. Türkiyeli diye bir şey var mı? Bu milletin adı ne? Doya doya, korkmadan “Ben Türküm!” diyebilmeli insanlar. Bayrağından, karakterinden utanmamalı kimse. Biz atalarımızdan onur duyan insanlarız. Yanlış yapanlar da var ama biz iyilerini alıp önümüze bakacağız.

80 Darbesi

30 Ağustos 1980’de mezun oldum. O zamanlar herkes “Asker gelsin ve bu kargaşayı sona erdirsin!” derdi.

Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki 80 ihtilalinden sonra çocuklarımız daha farklı. Bu da insanlarımızın fikir sahibi olmasını engelledi.

Aslında Türk milleti ne sağı ister, ne de solu… Sağ-sol olaylarına sebep dış güçlerdi. Türk, bağımsızlığı sever. Fakat NATO’ya girmemizden sonra Amerika’nın propagandalarıyla Rusların düşman gösterilmesiyle bu sağ-sol ayrımı başladı. Allahsız sosyalistler gelecek, din iman elden gidecek, NATO’ya girince demokrasi gelecek gibi kara propaganda yapıldı. Kısaca Amerika, Türkiye’yi bu şekle soktu.

Bununla birlikte olaylara müdahalede siyasetin yapacağı bir şey yoktu. Gücü kalmamıştı. Dinleyeni yoktu. Polis ikiye ayrılmıştı; PolBir ve PolDer. Amir diğer gruptansa memur dediğini yapmıyordu. Solcuların mahallesine sağcı polisler, sağcıların mahallesine solcu polisler gönderiliyordu.

80 darbesinin oluşumu için hem siyasetçiler, hem de asker şartların oluşmasını beklediler. Zamanında müdahale etmediler.

80’de Tuzla bitti. Babamın zoruyla jandarma oldum. Altı ay Jandarma Okulunda okudum. Sonra Bilecik’e gittim. Oradan İstanbul, Aksaray ve 1984 yılında Tunceli/Hozat’a Komando Taburu 7.Bölük komutanı oldum.

Benim bölüğü devraldığım kişi, Harp Okulunda siyasi görüş ayrılığından dolayı kavga ettiğim devre arkadaşımdı. Fakat orada gördüğümüz zaman birbirimize sarılıp ağladık. Niye kavga ediyorduk diye sorduk birbirimize, cevap bulamadık.

Tunceli Nasıldı?

1984 yılında Tunceli halkı devlet yanlısıydı. Askeri severlerdi. Tunceli’de iki terörist grup vardı. Onların resimlerini, geçmişlerini, ailelerini ana-babalarına kadar bilirdik. O zaman teröristin köyüne gittiğimizde babası yanımıza gelir, oğlunun evden kaçtığını ve muhtemelen bulunduğu yeri söylerdi.

PKK’nın Tunceli’de yaptığı ilk eylemler genellikle askerle işbirliği içinde olanları öldürmek şeklindeydi. Karakola gelen, yaşlı, Yazo adında bir amca vardı. Çok iyi biriydi; onu vurdular. Sonra köydeki öğretmenleri vurmaya başladılar. Amaçları, “Askerlerle birlik olursanız sonunuz ölüm olur!” mesajını vermekti. Bunda da başarılı oldular.

Bizim dönemimizde teröristler 8, 10, 15 kişilik gruplar halinde gezerlerdi. O dönemde teröristler örgüte adam toplamaya ve örgütlenmeye başladılar. Bu örgütlenme aşamasında silahlandılar. Bir yandan da vatandaşı sindirip bölgedeki öğretmenleri öldürdüler. Sonra 1993 yılında 150-200 kişilik gruplar halinde saldırmaya başladılar.

 

Nerede Yaralandınız?

1987 Kasım’ında, Bitlis’te yaralandım. Hozat’ta Bölük Komutanı olarak görev yaparken Artvin, Şavşat İlçe Jandarma Bölük Komutanlığına tayinim çıktı. İzin aldım, Ankara’ya gittim hemen. Neden tayin edildiğimi, doğu görevimin bitmesine iki ayım kalmışken bu değişikliğin sebebini sordum ve iki ay daha dağda kaldıktan sonra tayinimin çıktığı yere gitmek istediğimi anlattım.

Hakkımda çok ihbar varmış. Adım çok geçiyormuş. Ölüm kararım verilmiş. Bu yüzden beni orada tutamayacaklarını söylediler. Ben de “Problem yok. Peki, neden Şavşat?” diye sordum. İzindeyken tayin yerimi değiştirerek beni Bitlis B Tipi Tim Komutanlığına verdiler.

Bitlis’te, Çeltikli Vadisi denilen bir yer var. Orada PKK’nın eğitim kampı gibi bir yeri vardı. Oraya yaptığımız operasyonlardan birinin ardından yanımızda olan geçici köy korucularının köylerini bastılar.

Köye gittiğimde şok oldum. Sobanın kuzinesinden altı aylık bebek çıkardığımı bilirim. Baskında sonra köyde kaldık, ertesi gün birliğe döndük. Fakat gece köy baskını olacak diye ihbar geldi.

Bu defa Alay Komutanı, ben de geleyim dedi. Gelme dedim. Çünkü yollara mayın olayı çok oluyordu.

Alay Komutanı illa gideceğiz dedi. Komutan en önde gidiyordu. Köye 2 km kala araçları durdurdum, öne ben geçtim. Aslında en arkadaydım. On dakika yol gitmeden mayına bastık. Üç günü hiç hatırlamıyorum. İki şehidimiz ve 8 yaralı vardı. En ağırı bendim. Gözümü Diyarbakır Asker Hastanesinde açtım. Hiç hatırlamıyorum. Sol ayağım, ayak bileği, parmak, tarak kemiği hepsi gitmiş. Dışarıdaydı hepsi, parçalanmıştı. Dizime kadar yanıktı. Sol kolum komple yanıktı. Sol gözümün içinde bir sürü parça vardı. Vücudum olduğu gibi yanmıştı. Bir tek sağ kolumu hareket ettiriyordum; onda da 12 dikiş vardı. Sağ topuğum çıkmış, sol ayağım parçalanmıştı. Sol dizim kaymıştı. Dizim, bir sene sonra falan yerine geldi.

Diyarbakır’dan GATA’ya geldim. 9 ay yatalak yattım. Doktorlar ayağımı kesmek istediler ama ben kestirmedim. Şu an uzun mesafe yürüyemiyorum, ayakta kalamıyorum. Hem ayağımda kısalık var, hem de ayak bileğimde hareket yok. Kolumda biraz sıkıntı var.

Ne Zaman Emekli Oldunuz?

1990 yılında sınıf değiştirip maliyeci oldum. Tayinim İzmir’e çıktı. Emekli olmayı düşünmüyordum fakat ayağımdan dolayı ayakta duramıyordum. Baktım faydalı olamayacağım, 1997 yılında emekli oldum.

 

Aşırı cevval bir insanım. Olaylara müdahale etmeden duramıyorum. Yanlışı kabul etmiyorum. Sivilim şuan ama yine kabul etmem. Sana ne derler bana ama yine müdahale ederim. Bazı olaylara müdahale etme durumlarım oldu ama fizik olarak gücüm yetmedi. Bir de Jandarmayken komutanlarla olan irtibatla, yardımcı sınıf olarak irtibatın çok farklıydı.

Bir yerin komutanıyken üs komutanlarla, genel komutanlıkla irtibatın çok farklı olur, yardımcı sınıfken çok farklı… Ben, gücümü hissettiğime inandım.

Emekli olduktan sonra ailem dâhil kimseyle anlaşamadım. Buna ideallerine ulaşamayan bir insanın depresyonu mu dersin, hazımsızlığı mı dersin onu bilemem. Ama o duygu hali her neyse hala yaşıyorum. Şu an devrelerim korgeneral.

Ne Zaman Evlendiniz?

08.08.1982 tarihinde, görücü usulü evlendim. Bizim zamanımızda gezme çok yoktu. Eşim, devre arkadaşımın küçük kardeşiydi. İstanbul’da görevliydim, devre arkadaşım iftara çağırdı, eşimi orada gördüm.

Abisiyle konuştum, ailesiyle tanıştım. Babamlar geldi istediler. Bir iftarda gördüm o kadar. Konuşma falan olmadı. O zamanlar ayıp sayılırdı. Ama nişanlılık dönemi geçirdik. O dönemler bir iki defa beraber dışarı çıktık ama ağabeyi de yanımızda geldi.

Çocuğunuz Var mı?

1984 yılında Hozat’ta, eşim üç aylık hamileyken lojmanımız tarandı, çocuğumuzu düşürdü.

1985 yılında yine hamile kaldı bu sefer de ben görevdeyken yine düşürme olayı olmuş. Tabur Komutanı helikopterle Elâzığ’a götürmüş. Eşim, benim görevimin tesiri ile üç defa düşük yaptı.

Şimdi iki oğlum var. 1988 ve 91 doğumlular.

Size Göre Terörle Mücadelede Sorunlar Nedir?

Bana göre Türk milletinin en büyük sıkıntısı başka ülkelerin çıkarları için savaşması. Bu Osmanlıda da böyleydi, şimdi de böyle. Bunun yanında ayrıca uğraşmamız için PKK’yı icat ettiler.

Mesela 1978’lere kadar PKK yoktu. Ben 1984’de Hozat’ta, 1986’da Bitlis’te Bölük Komutanlıkları yaptım. O zamanki siyasiler ve komutanlar PKK için üç beş çapulcu ya da kaçakçı derlerdi. Belli bir süre sonra asker doğru teşhisi koydu fakat Özal gibi siyasetçilerin söylemleri PKK’yı daha da güçlendirdi.

Bununla birlikte PKK’nın söylemlerine karşı bir söylem geliştirilmedi. Örneğin; Hozat’a ilk gittiğimde benden önceki Bölük Komutanı bölgeyi tanıtmak için köyleri gezdirdi. Hala hatırlarım Hozat’ın 37 köyü, 42 mezrası vardı. Köyleri gezerken, bazı köylerde bizi gören çobanlar ve çocuklar esas duruşa geçiyorlardı. Sordum, bunlar niye böyle yapıyor diye. “Bizim öldüreceğimizi zannediyorlar. Çünkü PKK öyle öğretiyor!” dedi.

Halka bu öğretiliyor. Bunun karşısında devletin bir şey üretmesi gerekiyordu, üretemedi. Ne yaptı devlet? Doğuyu bir sürgün yeri olarak görüp, en disiplinsiz memurunu doğuya gönderdi. Bu da sorunları daha fazla arttırdı.

Ayrıca şunu belirtmek gerekir; PKK bize aslında çok şey öğretti! Mücadelenin ağır bir şey olduğunu, hazırlıksız olduğumuzu, silahların eksik olduğunu öğrendik. Onların yaptığı olaylara nasıl tedbir alırız derken gerilla harekâtının unsurları ortaya çıktı. Taburlar, bölükler, timler ve timden başlayan sistemi tugaya kadar yayma ve bunların profesyonel olma fikri ortaya çıktı. Şu anda TSK’nın bu konuda dünyanın en iyi birliklerine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Köylerin Birleştirilmesi Gerekir

Doğudaki köyler çok dağınık olduğu için oralara hizmet götürmek ve güvenliği sağlamak çok zor. Buna karşın, Ecevit’in “Köykent Projesi” ya da MHP’nin “Tarım Kent” projesinden birinin uygulanması gerekir. Adları, yöntemleri farklı olsa da aslında ikisinin de amaçları aynı. Halka hizmet vermek, köylünün bilinçlenmesini sağlamak…

Başka bir önemli konu da Doğudaki halkın doğru dürüst bir savaş görmemesi yani bir İzmir gibi düşmanın ağır zulmüne uğramamış olması.

Bakın Polatlı’dan İzmir’e kadar olan bölge, düşman mezalimine uğradığı için oradaki halk, doğudan farklı. Yunanlıların geri çekilirken geçtiği yerler, Yunan mezalimi gördüğü için, sıkıntılar çektiği için, yapılan işkenceler, çekilen acılan bilindiği için hassasiyetler farklı gelişti. Belki Yunan orduları Van’a kadar gitselerdi çok daha farklı olurdu. Çünkü aile büyüğü düşmanın ne yaptığını görüyor, kendinden sonraki nesle aktarıyor. O nesil de kendinden sonra gelene aktarıyor. Bak senin deden şurada, şurasından vuruldu diyor. Okumakla bazı şeyleri alırsınız ama anlatılanlar insanın aklında daha çok kalır. Aile üyelerinden birinin başından geçen olay akıldan hiç çıkmaz. Ne kadar kitap okursan oku.

 

Kavramların İçi Boşaltıldı

Siyaset kendi görüşüne göre bir şeyler yapmak ister. Halk inanarak ya da inanmayarak, menfaati için oyunu verir. Oyunu verdikten sonra onun yapacakları bellidir. Ama bugünkü sistemin derdi diğerlerinden farklı. Bunlar bizim değer verdiğimiz kavramlarla oynuyorlar. Bu kavramların toplum gözünde değerini düşürüp, anlamsız hale getirerek temel değerlerimizin anlam ve öneminin yitirilmesine neden oluyorlar.

Mesela Ergenekon benzeri davalarla askerin güvenirliği sorgulanırken, aslında burada yapılmak istenen Türkiye Cumhuriyetini yıkmaktır.

Atatürk geçen her şey kaldırılıyor. TC’yi kaldırıyorlar “Niye kaldırdın?” diyen yok. Kimse derdin ne diyemiyor. Makamı işgal eden insanlar kendi menfaatlerini düşündüğü sürece siyasiler bildiğini yapar. Çoğunluk onlarda olabilir ama itirazını yapacaksın. Bizde itiraz yok. “Bana ne, bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” türünden söylemler yaygınlaşıyor. Oysa Türkün özünde bunlar yoktur. Türkün özünde hak ve adalet vardır. Bunları kaldırınca geriye bir şey kalmıyor zaten.

Atatürk’ün içini boşaltırsan insanlar düşünür. Şimdi diyor ki bazı insanlar “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!”. Vatandaşı böyle düşünmeye sevk ettiğin an bu kavramların içini boşaltırsın. Şimdi beraat ettiler ne oldu? Nerede ateş, nerede duman? Gediği açtın sen! Bitti hadise.

 

Şimdi diyorlar ki bizi kandırdılar. Kanma kardeşim! Biz niye kanmıyoruz? Cebindeki elli lirayı iste bakayım sana verir mi? O zaman kanma yok. Para konusunda kimseye kanmıyorlar ama millet, devlet, bayrak söz konusu olunca hep kandırılıyorlar.

Türk vatandaşlığı tanımının da içini boşalttılar. Millet aynı ülke etrafında, aynı duyguları yaşayan, aynı heyecanı yaşayan, aynı hedefe koşup, aynı dili konuşan insanlar topluluğuna denir. Hani millet? Neyin kavgasını veriyorlar? Ben kendimi bildim bileli siyasetçiler halka yalan söylüyor.

Herkes kandırıyor onları. PKK kandırdı, cemaat kandırdı, Amerika kandırdı, Almanya kandırdı.

Fazla büyük düşünmeye gerek yok. Bir aileyi ve ailedeki insanları düşünün. Bazıları paraya düşkündür, bazıları makama düşkündür. Bellidir bunlar yani. Belli bir grubun da neye düşkün olduğunu seneler geçtikçe görüyorsun. Bazı konularda çok hassaslar mesela. Para oldu mu hop üşüşüyorlar oraya. Ama devlet, millet konusu olduğu zaman önemsemiyorlar.

Askerin Eli Ayağı Bağlandı!

Eskiden bir birlik teröristle karşılaştığı zaman asker gerekeni yapardı. Şimdiyse bir yere operasyon yapabilmek için validen izin alması gerekiyor. Vali ne bilir bu işi? Vali ölümü mü görmüş, mermi mi sıkmış, dağda mı yürümüş, valinin kucağında asker mi ölmüş, o kanın sıcaklığını vali duymuş mu?

Oysa jandarma bu işin içinde zaten… Başka işi yok. Vatandaşın koyunu ölür, jandarmaya gider. Hayvan kaçakçılığı olur, jandarma gider. Kız kaçar, jandarma bulır. Terörist gelir, su kesilir, yol tıkanır, dere taşar; her yere jandarma koşar. Bu halkı jandarma bilir. Toprakların %97’si jandarmanın kontrolündedir. Ama şimdi devlet ne yapıyor? Antalya’nın bir bölgesi jandarmadan alınarak polise devredildi. Niye devrediyorsun? Derdin ne? Git Hakkâri’deki bir mahalleyi polise devret bakayım babayiğitsen! Polis oraları alır mı? Almaz! Hiç gördünüz mü doğuda jandarmadan alınıp polise verilen bölge? Doğuda polisten alınır, jandarmaya verilir. Batıda jandarmadan alınır, polise verilir. Çünkü oralarda rant var.

Eskiden Paranın Pek Önemi Yoktu?

Biz mezun olduğumuzda parayı bilmiyorduk. Maaşımı bile bekârken annem alırdı. Evlendim, hanım aldı. Ben hiç para taşımadım, işim olmadı. Dostluğumuz arkadaşlığımız da parayla değil, görevle ölçüldü. Şöyle zeki, başarılı, azimli, iyi birlik yetiştirir; vatanına milletine bağlıdır diye tartardık insanları.

Şimdi ise her şey parayla ölçülüyor. Paran varsa her şeysin, paran yoksa hiçbir yerde değerin yok.

 

Her Hükümet Değişliğinde Her Şey Değişiyor

Benim baba tarafı Hataylıdır. Suriye’de okullarda halen Hatay onların olarak öğretilmektedir. Yanlış ya da doğru, adamlar buna inanmış. Yunanistan’a git, Ege Denizini kendilerinin görürler. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası var. Almanların, Amerikalıların Ortadoğu politikası var… Peki, bizim politikamızın ne olduğunu bilen var mı? Ben yıllarca devlette çalıştım, hala bilmiyorum. Tarım politikamız yok, ekonomi politikamız hiç yok. Milli eğitim politikamızın içi boş. Biz tarihimizi bilmiyoruz! Atatürk’ü bilmiyoruz; öğrenmeye de niyet yok.

En basitinden Atatürk, milletvekili maaşı öğretmen maaşından fazla olmasın demiş. Eğitime verilen önem bu. Şimdi atama yapılsın mı, yapılmasın mı? Başörtülü mü olsun, başörtüsüz mü? İlimin bilginin başörtüyle ne ilgisi var?

Terörle Mücadelede Asker Görevini Yaptı mı?

En büyük sorun bu zaten. Her şeyi askerden beklemek… Asker nasıl bitireceğini biliyor fakat siyaseti yönlendiremiyor. Çünkü siyaset, bitirmek için uğraşmıyor. Onların derdi başka. Sonuçta PKK güçleniyor, devlet geri adım atıyor. Şehit, gazi çoğalıyor.

Terörle sadece demokratik yoldan ya da sadece askeri yoldan mücadele edilmez. Aslında teröristle mücadele ederek, terörle mücadele edildiği zannediliyor. Terörle mücadeleyle teröristle mücadele farklıdır. Devlet teröristle mücadele etmez. Teröristle jandarma, polis mücadele eder. Devlet, topyekûn terörle mücadele eder.

“Terör ne demek? Bunun parası nereden geliyor? Arşivi nerede? Nerelerden kaynak sağlıyor? Beyni kim? Üst tabakası kim? Kimden yardım alıyor? Hangi gerekçeleri kullanıyor? İnsanları nasıl etkiliyor? Vs.” gibi konularla uğraşmalı devlet. Ama devlet bu görevi de askere vermiş ama asker bu işe karıştığı zaman da Ergenekoncu oluyor!

Bunu sadece asker, polis çözemez. Bunu topyekûn devlet çözer. Asker, polis teröristle mücadele eder. Devlet şu an teröristle mücadele ediyor, terör ortada duruyor. Avrupa’daki parayı, Kandil’deki üs yönetimini, İmralı’daki Apo’yu kontrol altında tutamazsan neyi bitirdim diyorsan yalan olur.

Terörist Başı ile Görüşmelere Ne Diyorsunuz?

Devlet görüşmez diye bir şey yok, görüşür. Fakat devlet, “Ben Apo’yla görüşüyorum” diye bunu ilan etmez. Sen Apo’yla görüştüğün an, o adamın arkasından “önder(!)” diye koşanlara güç verirsin. Önünü açarsın. Sen görüşmeni yap, isteğini ona kabul ettir. Arkanda kuvvetli bir halk desteği var.

Türkiye’deki MASAK, PKK’nın ve ona yakın sözde şirketlerin Avrupa’daki paralanın peşinden neden koşmaz? Adam eroin kaçakçılığı, esrar kaçakçılığı yapıyor; adam kaçırıyor, silah kaçakçılığı yapıyor ama kimse bu paralar nerde demiyor. Bugün İstanbul’a, İzmir’e bakın, sermayenin belli grupların elinde olduğunu göreceksiniz. Neden müsaade ediyorsun? Müsaade ediyorsun sonra da diyorsun ki ben terörle mücadele ediyorum!

Vatandaşa her anlamda sahip çıkacaksın. Vatandaşı teröristle karşı karşıya getirmeyeceksin. Vatandaş bir kez güvense sana problem kalmayacak. Benim babamın köyü hududa 1,5 kilometre. Geçen sene gittim. Köylünün bir tanesi bir milyon tenekeyi karşıya geçiriyor, bir milyon dolu tenekeyi Türkiye’ye getirip satıyor. Ben bunu köylüden duyuyorum. MİT var mı? Var! Jandarma? Var! Nasıl oluyor bu işler peki?

Güvenlik Sorunu!

PKK terörünün bitmemesinin birinci sebebi siyasilerin kararlı olmaması, ikincisi ise sınırlarımızı koruyamamamız. PKK sınırdan geçemezse, yardım gelmezse, silah gelmezse nasıl barınabilir? PKK dışardan destek almadığı sürece ne yapabilir? Hiçbir şey yapamaz. Terörist nerede gezecek, nerede kalacak, nerede yemek yiyip, nerede yatacak, nereden destek alacak? Mayını, mermiyi nereden getiriyor, nasıl getiriyor? Nasıl irtibat kuruyor? Nasıl haberleşiyor?

Ayrıca 12 yıldır vatandaş kendini güvende hissetmiyor. Halk, teröristin daha üstün olduğunu hissetti. Devlet egemenliğini, unsurlarını bölgeden çekti. Neden çekti? Çözüm süreci! Bize göre çözülme süreci. İyi günler gelecek dediler, nasıl geldiğini herkes görüyor.

Çözüm sürecinde PKK gücünü attırdı. Birse 5 oldu. Devlet oradaki gücünü çektiği an PKK kontrolü aldı.

Şu an Almanya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın silahları PKK’nın elinde. Altı kilometre menzili var bunların ve helikopterlerin hareketlerini kısıtlıyor. Nereden aldıklarını herkes biliyor. Stratejik ortağın sana bunu yaparsa millet ne yapsın! Sen ilan ediyorsun “stratejik ortağım” diye. O da diyor ki “PYD, şu, bu benim ortağım.” Sen tavrını net koyamazsan ne olur? O bölgeyi kaybedersin.

Özerklik şartının kaldırılması

Şu an HDP’nin ve AB’nin istediği “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”ndaki şerhlerin kaldırılması aslında Türkiye’nin bölünmesi anlamına gelmektedir. AB’nin her söylediğini kabul etmek zorunda değiliz. Kendi sistemimizi kurarız. Özgürlük ve eşitliği, hak ve adaleti kurarız. İlla onların yazılı metin olarak verdiği şeyleri meclisten geçirmek zorunda değiliz. AB, bize ev ödevi veriyor biz de onlara çalışıyoruz. Sonra gelip müfettiş gibi bizi denetliyorlar. Bunu AB’nin hiçbir ülkesine yapmadılar. Biz ne gelirse evet diyoruz.

 

ZENGİN GAZİ

Türkiye’de üst derece bürokrat, zengin, milletvekili ve general çocukları ne şehit olur ne de gazi olur. Türkiye’deki çoğu şehit ve gazi ailelerini tanırım. 2007’den beri ilgilenirim bu işle. Hepsi fakir fukara çocuğudur.

ASKERİYEDE ADALET

Adalet kavramı zaten Türkiye’de yok. Türkiye’de adalet olsa askeriyede de olur, Milli Eğitimde de olur, hastanede olur. Türkiye’de randevu al, hastaneye git. Doktoru tanıyorsan her işin olur. Tanımazsan yandın. Paran varsa ver üç, beş kuruş, tıkır tıkır gitsin bütün işlerin. Ben yıllardır hem askeri hem de sivil hastanede yattım doğru dürüst bir ilgi ve alaka göremedim.

KÜRT SORUNU

Her yerde sorun varken konuyu Kürt sorunu diye adlandırmak iyi bir şey değil. Türkiye’de vatandaşın sorunu var. Bunun sebebi ise eğitimsizlik ve cehalet. Ayrıca eğitim de kendi içinde adaletsiz olduğu için insanlara verdiği bir şey yok. Eğitimli insanlar arasında adalet konuşulur. Eğitimsiz insanlarla adaleti nasıl konuşacaksın? Adaleti tanımıyor ki adam. Bu benim diyor. Niye senin? Bu benim diyerek hemen kavga planı yapıyor.

Yurttaşlık kavramı oluşmayan ülkelerde temel sorun bu. Şimdi icat etmişler, ulus devlet kavramı kalktı diyorlar. Neden kalksın? Bugün Fransız, “Ben Fransız’ım” diyor mu? Alman, “Ben Almanım” diyor mu? Diyor. Neden onlarda kalkmıyor da bizde kalkıyor? Onlarda da bu sorunlar var. Almanya’da Bavyera Bölgesi var. Onlarda da değişik Almanlar var. Neden kavga olmuyor? Çünkü onlar, yurttaşlık kavramından ileri gelen milli geliri dah adil paylaşıyor. Adaletli bir hukuk sistemi var. Para daha eşit olarak dağıtılıyor. Sıkıntı yok ki. İnsanların dört temel sorunu var. Barınma, geçinme, sağlık, eğitim. Bu dört sorunu çözmüş devletlerde zaten sorun yok. Bu dört unsur bir araya geldikten sonra vatandaş neyin kavgasını yapacak? Kavga etmez ki.

 

Şimdi diyorlar ki Kürtçe konuşmamız yasaklandı. Bu tamamen yalan çünkü Harp Okulunda bile konuşuluyordu. Sorun olmuyordu ki aramızda… İnsanların arasında böyle bir sorun yoktu. İnsanların kafasına bu Kürt Sorununu, Dil Sorununu soktular. Milletin ortak dili Türkçedir ve her milletin bir ortak dili vardır.

 

HDPNİN KIŞKIRTMASI

Doğuda sabah erkenden kalkan, keçisiyle, tarlasıyla uğraşan vatandaşlarımız var. Onların üzerinde şıhlar var, ağalar var. Onların üstünde Ankara’da siyasetçiler var. Hepsinin adında Kürt var ama hepsinin amacı başka. En alt katmanda, tarlasına giden vatandaşın bunlardan hiç haberi yok. Şunu yapacaksın diyorlar, yapıyor. Korkudan, menfaatten, sıkışmışlıktan, çaresizlikten yapıyor. Ne yapacak vatandaş? Toprak kendinin değil ki, ağanın. Bu sorunları çözdüğün zaman zaten Kürt ya da mezhep sorunu kalmayacak. Bütün sorun insanların, çocukların mutlu bir şekilde yaşamalarını sağlamakta. Gelir sıkıntıları hallolduktan sonra, sağlık sıkıntılarını hallettikten sonra ne sıkıntıları olabilir?

 

Türkiye’de eğitim ve ekonomiyi çözmeden hiçbir sorun çözülmez.

İzmir’in köylerine git, doğudan beter. Batıda, doğudan daha çok Kürt vatandaş var. Madem Kürtler doğu bizim diyorlar ve istiyorlar, neden gitmiyor doğuya batıdaki Kürtler? Gidemezler. Çünkü ekonomik olarak buraya bağlılar. Ev almışlar, iş kurmuşlar, çocukların okulu var. İzmir’de yetişen doğu kökenli bir aileyi götür bakalım Hakkâri’ye gider mi? Hayatta gitmez. HDP’lilerin çocuklarına bak. Çeşmeye git, bütün yazlıklar onların. Niye doğuya tatile gitmiyorlar? Neden çocuklarını orada okutmuyorlar da çocukların hepsi koleje gidiyor?

 

GAZİLERE VERİLEN DEĞER

Gazilerin şu an hiçbir anlamı ve değeri yok. 2000 senelerine kadar gazinin bir anlamı vardı. Nereye gidersek gidelim, devlet kurumlarında ben gaziyim dedikten sonra müdür bile kapıda karşılardı. Buyur derlerdi. Biz de utanır, derdimizi söyleyemezdik.

Subay olarak hafif yaralanmaları tutanaklara yazmazdık, utanırdık. Sistem farklılaştığı için, şimdi gazilik kavramı da şehitlik kavramı da genişletildi. Kömür şehidi de var, kaçakçı şehidi de var artık. Her şey birbirine girdi.

Bir de bu devlet zaten bütün kavramların içini boşalttığı gibi şehitlik, gazilik kavramlarının da içini boşalttı. Anlamı kalmadı. Gazilik kavramının, şehitlik kavramının tabana yaygınlaştırdılar. Doğuda çarpışan bir insanla, batıda herhangi bir görevde olan bir insanın başına gelen hadiselerden dolayı haklar da eşitlendi. Diyelim bir kazan patlamasında yaralandın, hakların gazi-şehit haklarıyla aynı.

Tamam, sen bunu verdin. Peki gaziye şehide ne verdin? Bir şey vermiyorsun ki! Gazinin haklarını alıp onlara veriyorsun. Gazilik kavramı çok önemli bir kavram… Bunu yaşayabilmek ve yaşatabilmek çok önemli… Yaşatılabilmesi için de devletin yardımcı olması lazım. Askerde kaç yaşında geliyor çocuklarımız? Yirmi. O yaşta geliyor, olay oluyor, yaralanıyor, sakatlanıyor, gazi oluyor, şehit oluyor… Yirmi yaşındaki çocuk, temel eğitimi tam almamış, ailesinden de yeterli bilgiyi almadıysa niye gazi olduğunu dahi bilmiyor. Gazi olduktan sonra da bunlar anlatılmıyor.

 

Gazi niye gazi olduğunu bilecek. Vatan, bayrak, millet için; devletin bekası için. Bunları bilmeden olmaz. Gazilikle ilgili nerdeyse köylere bile vakıf kuracaklar. Bunların bir kısmı gerçekten menfaat grubu gibi…

Bence tüm sorun eğitime dayanıyor. Bilgi eksikliği çok büyük… Hala benim maaşımı keserler, olaylara karışmayayım diyen insanlar var. Bana ne diyorlar. Farklı bir toplum yaratıldı artık. 80 ihtilalinin ve ABD’nin bizim önümüze açtığı yol, bu yol. Bu düzende yetişen gazisi de böyle, mimarı da böyle. Bir nesil otuz senede yetişir. 80’den 2010’a bize dayattıkları nesil bu. Mücadele edeceksin ama millet olarak dizayn edilmeyeceksin!

 

Gazilerin Sağlık Sorunları Nelerdir?

Gazilerin en büyük sorunu kaybettikleri uzuvların yerine kullandıkları Protez ve Ortezlerle ilgili. SGK bir ara hepsini ödüyordu.

Örneğin, benim protez olarak giydiğim bir ayakkabı var. Bir ayakkabıyı iki sene kullanıyorum. Altı ayda bir hakkım var ama iki senede bir yaptırıyorum.

Bu ayakkabıyı doktor yazıyor, heyet raporu var, faturası var. Fakat ayakkabıyı ödemiyor! Neden ödemiyor? Çünkü bir barem koymuş, oraya kadar öderim diyor.

En son faturam 525 TL. İki yılda bir 525 TL masrafım var gazi olarak devlete. 275 lirasını ödedi, gerisini ödemedi. Zaten ayakkabının parasını ben peşin vermiştim. Devlete bakarsan her şeyini ödüyoruz gazilerin diyor ama yalan.

Bana versen bunu ne olur, vermesen ne olur! Biz sana zaten kökünü vermişiz.

Ben otuz senedir terlik yaptıramıyorum. Niye? SUT’ta yazmıyormuş. Yaz! Benim ayağım dört santim kısa, parmaklarım yamuk yumuk; şekil bozukluğu var. Ayak bileği hareket etmiyor yani dışarıdan en iyi terliği de alsam giyemiyorum. Ayağıma özel bir terlik yapılması lazım…

Ben alıp kendi paramla yaptırıyorum. Problem değil ama devletin bunu düşünmesi lazım. Gaziyi onore etmek, gururlandırmak işte buradan geçiyor.

Devlet sakatlığımıza göre rahat yaşamamız için yeterince imkân yaratmıyor.

Kaç Tane Bu Şekilde Gazi Var?

Benim bildiğim birinci derece gazilerin sayısı 412 civarında. Onların iki katı kadar da bir bacağı olmayanlar var. Sayısını tam bilmiyorum. Uzun zamandır ilgim yok.

Bu sorunları çözmek için durumu ağır olan Gazi bir arkadaşın fotoğrafını, raporlarını alıp Devlet İstatistik Kurumuna bir yazı yazdım. Çocuğun kendi ismiyle dilekçe yolladım. Benim durumum bu. Kolum, ayağım yok; gözüm yok; şu kadar maaş almaktayım; kartım, numaram bu… Bu şartlarla ben yaşayabilir miyim? İki bacağı olmayan bir insanın hayata tutunabilmesi için ne gerekir? Çocuğunu nasıl okula götürür? Benim yaşamam için İstatistik Kurumunun bir standardı var mı? Hala cevabı gelmedi.

Gazilerle İlgili Kanunlar Yeterli mi?

Şehit/Gazi tanımını içeren 3713 sayılı kanunu, 1993 senesinde kabul ettiler. 3713’ün haklarını ayrı bir kanun olarak belirleyip yönetmeliğini çıkarmadılar. Var olan kanun ve yönetmeliğe eklediler. Genellikle bizim yararlandığımız haklar engellilerle ilgili haklar. Daha net olarak sayımız bile belli değil.

Bizi engelli olarak görüyorlar. SGK’ya gidip haklarımızı konuştuğumuz zaman “8 milyon engelli var. Sana versek onlara da vermek zorunda kalırız, bütçe kaldırmaz!” diyorlar. İyi de 8 milyon engellinin içine bizi niye soktun ki? Yaklaşık 3.000 gazi var, 6.000 de şehit ailesi. Hadi sen 10.000 de. Bu vatan ve millet için bir şeyler yapmış on bin kişiye vereceğin bir hakla ilgili olarak sen niye bizi 8 milyon engellinin içine sokuyorsun?

Buna gazilerin itiraz etmesi lazım. Nasıl itiraz edilecek? Örgütsel olarak derneklerle… Ama maalesef derneklerin yapısı ve yönetimleri de yetersiz kalmakta. Örgütlenmemiş toplum rezil olur.

Son Olarak Vermek İstediğiniz Bir mesaj Var mı?

Bu ülkenin toprağının her yerinde şehidin kanı, gazinin kanı vardır. Bundan dolayı hakkımız var bu topraklarda. Bu hak maddesel olarak hak değil, manevi bir haktır. Bu hakkın onore edilmesi lazım.

Şehidine, gazisine bu devletin çok iyi bakması lazım… Kavram bellidir. Dünyada bu olayları yaşayan gaziler var. Bir onlara bakarlar, bir de TC’ne… Her şey maddiyat değil. Onore olmak illa maddiyatla olmaz. Para sonra gelir. Ben bir yere gidip kimlik kartımı gösterdiğimde karşımdaki insan bir güler yüz gösterse bana yeterli. O bile yok!

Karşındaki insan sana değer vermiyor. Hadi git Hakkâri’de, Diyarbakır’da gaziyim de bakayım neler oluyor. Diyemezsin!

Bırak orayı İzmir’deki bir vatandaş Hakkâri’de dükkân açsın. Mümkün değil. Bana göre başka köklü önemli değişiklikler lazım bu ülkeye. Vatandaşın kafasına bu kavramlar sokulursa zaten gereken hassasiyet gösterilir. Öyle olmazsa herkes şehidine, gazisine ağzına geleni söyler. Niye böyle davranıyorsun diyen de çıkmaz.

Biz para istemiyoruz, pul istemiyoruz! Sadece hak ettiğimiz onurumuza uygun davranışlar istiyoruz.

[huge_it_portfolio id=”28″]

Top