ADALET VE DEMOKRASİ

ADALET VE DEMOKRASİ

Yirmi üç yıl oldu. Yirmi üç yıldır, yol haritası “özgürlük – bağımsızlık – demokrasi” olanlar  “Adalet ve Demokrasi Haftası”nda bir araya geliyor. Özgürlük, bağımsızlık, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi mücadelesinde öldürülen aydınlarımızı, yurdun her yerinde düzenlenen etkinliklerle anıyor. Adalet ve demokrasiyi amaç yerine araç olarak kullanan siyasal iktidarlara karşı direnmesini sürdürüyor. Adalet ve gerçekten demokrasi istemini haykırıyor.

Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993 de, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990 da öldürülmesinin üzerinden yıllar geçti. Sadece onlar mı? Öncesinde Doğan Öz, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok… Sonrasında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Taner Kışlalı, Gaffar Okan, Necip Hablemitoğlu…

Onları saygı ve özlemle anarken, yine bombalı bir saldırıda 30 Aralık 1994 de öldürülen Cumhuriyet aydınımız Onat Kutlar’ın sesini duyar gibiyiz:
“Şimdi sessiz duruyoruz – Kıyısında bir düşüncenin – Unutmamak için –
Çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz – Ölü balıklar geçiyor kırışıksız – Bir denizin sofrasında – Ve ellerinde fenerleriyle – Benim arkadaşlarım – Durmadan düşünüyorum – Ne kadar çok öldük – Yaşamak için…”

Öldürülen aydınlarımız “Anadolu Aydınlanması”nın ışığını topluma taşıyan öncülerdi. Hepsi Kemalist, demokrat, laik, cumhuriyetçi, yurtseverdi. Onlar tam bağımsız Türkiye’den yana ve emperyalizme karşıydılar. Onları öldürenler ise bu değerlerin, laik Cumhuriyetin düşmanları…

Yıllar içinde ülkemizde siyasal iktidarlar değişti. Yıllarca süren umutlu umutsuz davalar görüldü. Ama “devlet” gerçek suçluları ortaya çıkartamadı. Aydın cinayetlerini işleyenler, faili belliydi ama faili meçhul kaldılar.

Sonra Doğu Perinçek’lerin, Fatih Hilmioğlu’ların, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Şener Eruygur’ların, Mustafa Balbay’ların dönemi geldi. Onlardan birinin dediği gibi oldu. “Uğur Mumcu’ların bedenini ortadan kaldırmakla ruhunu yok edemediklerini görenler yöntem değiştirdiler. Bildik yöntemi tersine çevirdiler. Yani bedenlerini hayatta tutup ruhlarını öldürmeye çalıştılar.” On dört yıldır kesintisiz hüküm süren bu siyasal iktidar döneminde, Türkiye’de bu yaşandı, bu yaşanıyor.

İçinde bulunduğumuz dönem, emperyalizmin laik Türkiye Cumhuriyeti’ne siyasal iktidar eliyle dayattığı, “bölünme ve rejim değişikliği” dönemidir. Buna direnen, sivil – asker yurtseverlere “kumpas”lar kuruldu. Yeni yönteme göre hukuk ve adalet gözetilmeden Silivri, Maltepe, Hasdal  “zulümhane”lerinde uzun süre esir tutularak saf dışı bırakıldılar.

Bu gün halkımız Osmanlı Devleti’nin “fetret dönemi” görüntüsündeki laik Cumhuriyeti, bir akıl tutulması içinde, sessiz ve şimdilik tepkisiz izlemektedir.

Genel görünüş hüzün, kaygı ve utanç vericidir: Bir yanda siyasal iktidar laik Cumhuriyetle hesaplaşmasına, önüne çıkan engelleri kaldırarak devam etmektedir. Ülke yönetiminde anayasa ve yasalar dışlanmakta, Anayasa Mahkemesi kararlarının geçersiz sayılacağı duyurulmaktadır. Anayasal kurumların ya siyasallaştığı ya da işlevsiz kaldığı görülmektedir. Eğitim ve öğretim dinselleşmekte, toplumda işsiz ve cahil bırakılmış kitleler giderek büyümektedir. Adaletsizlikler, hukuksuzluklar, üstü örtülen rüşvet ve yolsuzluklar vicdanlarda derin yaralar açmaktadır. Üstüne üstlük bir de “Osmanlı” ve “başkanlık” özlemiyle “Kaçak” saraylar yapılmaktadır.

Diğer yanda devlet içindeki “paralel” yapılanması düne kadar göz ardı edilmiş bir “cemaat”in siyasal iktidarla kavgası sürmektedir.

Bölücü terör örgütüyle mücadele yerine başlatılan gizli kapaklı ve akil adamlı “çözüm” müzakeresi döneminde, devletin elini çektiği Güneydoğu Bölgemizde alan egemenliği bölücü terör örgütüne geçmiştir. Bunun üzerine müzakereye son verilmiş, kırsaldan şehir yapılanmasına geçmiş ve güçlenmiş terör örgütüyle, yeniden ve iç savaş görüntüsünde mücadeleye başlanmıştır. Bölgede her gün kentler yakılıp yıkılmakta, halk evlerini bırakıp göç etmekte, insanlarımız ölmekte, şehitlerimiz çoğalmaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi,  tanımlanmamış bir “özerklik” uğruna vatandan ayrılmayı bekler duruma getirilmiştir.

Vatan ve milletin bölünmez bütünlüğü ve çağdaş bir toplum ülküsünde birleşmiş “cumhuriyetçi” halkımız ise tehlikenin farkındadır. Parlamento içindeki muhalefetin yetersiz kalışı toplumsal muhalefeti büyütmektedir.

Doksan yıl önce yapılmış ve kazanılmış bağımsızlık mücadelesi yeniden Türk Milleti’nin önüne getirilmiştir.

Cumhuriyetin ve devrimlerin koruyucu ve kollayıcısı Türk Gençliği, siyasal iktidarın bu yoldaki, yaşam tarzına kadar uzanan, her türlü dayatmasına “Gezi Direnişi”yle karşı durmuş, bu kuşatmadan çıkış yolunun ilkelerini göstermiştir. Başlangıç noktası: Önce “ Vatan – Cumhuriyet – Emek”  diyen herkesin Atatürk’te birleşmesidir. Türk Milleti’nin bu birlikteliği, dün Bağımsızlık Savaşımızda olduğu gibi, bu gün de emperyalizmin oyununu bozacaktır.

Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin “Gezi Direnişi”nde öldürülen ve hala failleri cezalandırılamamış gençlerimizi – Ali İsmail Kormaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Ahmet Atakan ve Berkin Elvan’ı – saygıyla anıyoruz.

Uğur Mumcu diyordu ki: “Bir kişiye karşı yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline tek bir taş bile konmuş olamaz. Unutmayalım ki cesur bir kez, korkak bin kez ölür. Önemli olan, insanın böyle bir toplumda mezar taşı gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.”

“Kemalist Devrim temelinde yeniden Cumhuriyet” için sesimizi yükseltelim. Hukuk devletini, Laik Cumhuriyeti çökertenlere “Dur!” diyelim. Mümtaz Soysal’ın dediği gibi: “Şurası hiç unutulmamalı: Büyük zaferlerin olduğu kadar büyük özverilerin de ürünü olan bu cumhuriyet, insancıl ve barışçıl felsefesiyle, yalnız bu halk adına değil, bütün dünya halkları adına dikilmiş evrensel bir insanlık anıtıdır.”

GÜNGÖR BERK
ADD BDK ÜYESİ

Top