95. YILINDA LOZAN ZAFERİ VE LOZAN’IN DENİZ BOYUTU

 

20 Kasım 1922.

Saat 15.30, yer Mont Benon Gazinosu.

İsviçre Devlet Başkanı’nın “Yer yüzündeki iyi niyetli insanlara selam olsun!” sözleri ile Lozan Konferansı başladı. Son yüzyılda, sanayi devrimi maskesi ile insanoğlunun canına okuyan “Tek dişi kalmış canavar”ın oturduğu masa için ne kadar da anlamlı bir giriş.

İnsanın gözleri yaşarıyor (!).

***

Oysa konferans “iyi insanları” ile değil, İsmet Paşa ile Lord Curzon arasındaki şu diyalog ile hafızalardaki yerini aldı:

                Curzon: “Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz. Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. -ABD temsilcisini işaret ederek- para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.”

                İsmet İnönü: “Biz haklıyız. Lozan’da hakkımızı mutlaka alacağız. Bugün biz bunları alalım. Şayet yarın kapınıza gelirsek, siz de dilediğinizi yaparsınız.”

 

Belli ki bu cümlelerin sahibi İsmet Paşa milletine ve ordusuna güveniyordu. Gücünü milletinden ve ordusundan alan hangi lider/yönetim yenilebilir ki ?…

***

Lozan Konferansı’nda ömrü boyunca üniformadan başka elbise giymemiş İsmet İnönü’nün başkanlığındaki heyet, ülkemizi temsil edecekti. Oysa, İsmet Paşa’nın üzeri hala kan kokuyordu. Ömrünü ayağında çizmeleri ile geçirmiş bir askerdi. Diplomatlık tecrübesi yoktu. Ancak çok temel bir niteliği vardı: Artık Avrupa’nın karşısında eski uysal Osmanlı diplomasisi değil, ulusunun çıkarlarından başka hiçbir gerçeğe dayanmayanlar vardı.

Ki İsmet Paşa’nın Lozan’daki ilk sözleri bu duruşun ilk habercisi idi: “Lozan’a ricacı olarak değil, savaş kazanmış bir ulusun temsilcisi, yani bir ‘taraf’ olarak geldik.”

***

İsmet İnönü’nün “bütün bir devir süren savaşın sonu” olarak tanımladığı Lozan Antlaşması, aslında Türk milletinin Anadolu coğrafyasına bir daha silinmemek üzere vurduğu mührün tescilidir. Lozan, “Milli Mücadele” döneminin siyasi ve hukuki bir zafer ile nihayete ermesi ve yeni Türk Devletinin tapusunun alınması sözleşmesidir.

Lozan’a kadar; Sevr, Londra ve Paris’te üç defa barış adı altıda çeşitli anlaşmalar önerilmiş/yapılmış ancak Mustafa Kemal ve arkadaşları bu anlaşmaları asla kabul etmemişlerdir. Lozan “büyük barış ilkeleri” çerçevesinde ele alınarak, devletin tapusunun alınması hedefi güdülerek yürütülmüş diplomatik bir zaferdir! Her diplomatik zafer, belirli tavizler içerir. Lozan da bu anlamda çeşitli akademik çevrelerden eleştiriler almaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, Lozan’da yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir ulusun vatana kavuşturulma süreci tamamlanarak, yeni bir devlete hukuki zemin kazandırılmıştır.

Lozan derinlemesine incelendiğinde, bir savaş sonucu varılan anlaşmanın maddelere dökülmesinden çok öte olduğu görülür. Belirli devletler arasında kimi alanlarda yüzyıllardır süregelen meselelerin nihayete kavuştuğu bir sözleşmedir. Bu sebepledir ki, çok çetin geçmiştir. Bir kez ertelenmiş ve tekrar toplanmıştır. Bu ertelemedeki temel sebep ise, iktisadi ve mali konulardır. Duyun-u Umumiye ve Kapitülasyonlar çok önemli ve sorunlu iki başlıktır. Bugün olduğu gibi, dün de bağımsızlık yolunun ilk taşı, ekonomik bağımsızlık ile döşenmiştir.

Atatürk Nutuk’ta hem sorunların geçmişe uzanmasını hem de ekonomik çerçevesini şöyle özetler:

Baylar bilirsiniz ki, yeni dünya devletinden önceki Osmanlı Devleti “Eski Antlaşmalar” adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağı idi. Hristiyan azınlıkların birçok ayrıcalıkları ve yeğleme hakları vardı. Osmanlı Devletinin, ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı, yoktu. Kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı. Devletin varlığını kemiren, kendi içindeki azınlıklar konusunda önlemler almaktan yoksun bırakılırdı.”

Özet olarak değerlendirirsek, kapitülasyonların kaldırılması ile tam ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni devletine izin vermedik. Kürdistan’ın lafını dahi ettirmedik. Karaağaç’ı alarak Trakya sınırını genişlettik. Devletin sınırları ve kurulmasındaki temel alanlara damgamızı vurduk!

Lozan, birçok alanda başarılara imza atmış bir antlaşmadır ancak devletin tapusunun alınması dışında Lozan’ın deniz perspektifi de zaman zaman eleştirilir. Bu anlamda temel iki unsur vardır: Önceliğin anakarada barışın tesisi olması ve de donanmasızlığın getirdiği sonuçlar.

Deniz açısından bakıldığında “Kapitülasyonlar ve Kabotaj Hakkı” çok önemli iki kazanımdır. Bu iki alanın asırlardır Türk milleti dışındaki uluslar tarafından kullanılması Türklerin denizlerden uzak kalmasının ana nedeni olarak da adlandırılabilir. Çünkü denizlerden gelir elde edemeyen uluslar denizlere yönelmez ve bu alandaki haklarını koruyamazlar. Osmanlı’nın son döneminde deniz ticaretinin tamamının yabancılara bırakılması da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu nedenle, bu alanda sağlanan kazanımlar, ülkemizin denizcileşmesine muazzam katkı sağlamıştır.

Ancak Lozan’da, daha önce Edirne, Uşi ve Londra antlaşmaları ile kaybedilen adaları geri alamadık. On iki adalar daha önce olduğu gibi İtalya’nın egemenliğine bırakıldı. Bunun yanı sıra Meis’i de alamamıştık. Türk Boğazlarının durumu da farklı sayılmazdı. Boğazlar askersizleştirilip, uluslararası bir komisyona bırakılmıştı.

Bu konuda Amiral Cem Gürdeniz “Hedefteki Donanma” isimli kitabında şunları söylüyor:

                “Lozan’ da Türk Boğazlarının askerden arındırılması, İskenderun körfezinin büyük bölümünün sınırlarımızın dışında kalması ve Ege Denizi’nde İtalya’nın geçici olarak elinde bulunan On iki Adalar’ın geri alınamayışı gibi olumsuz hususların kabulünde, şüphesiz donanmasızlık önemli rol oynadı.”

Lozan’a giden süreç aslında II. Abdülhamit’in donanmayı Haliç’e hapsetmesi sonucu Trablusgarp ve Balkan harplerinde yaşanan yenilgilerin bir neticesi idi. Lozan’da bu donanmasızlık sürecinin sonucunda yine de kısmi zaferler kazanılmıştır. Sinan Meydan da bu adalar meselesine bakışını “Türkiye Lozan’da adalar konusunda “%50” başarılıdır” diyerek ifade eder.

Ancak Mustafa Kemal önderliğinde yeni Türk devletini kuran fikir fedaileri önce Montrö ile boğazları, ardından “Hatay Meselesinin Çözümü” ile İskenderun körfezi sorununu çözdüler. Hal böyle iken Atatürk, İkinci Dünya harbi sonunda hayatta olsa idi, on iki adalar bizim olur muydu sorusu da akıllarda canlanıyor. Atatürk yaşasa idi, “Ege sorununu nasıl çözerdi?” sorusuna cevap aranmaya devam ediyor.

Lozan’ın 95. Yıldönümünde bu büyük başarıya imza atarak, bu vatanı bizlere emanet edenleri şükran ile yad etmeliyiz. Ancak o dönemden dersler de çıkararak önümüzdeki yıllarda Doğu Akdeniz ve Ege’de çıkarlarımızın korunmasında donanmaya olacak ihtiyacımızı da idrak etmeliyiz.

Bu vatan o malum iyi insanların (!) merhameti ile değil, Atatürk’ün vizyonu ile kuruldu ve öyle de devam edecek. 24 Temmuz Lozan Zaferi kutlu olsun!

Deniz Mehmet IRAK

Top