7 Haziran Sonrasında AKP'ye Can Verenler

Deniz YILDIRIM*

– Genel seçimlerin yapıldığı 7 Haziran tarihinin üzerinden 40 gün geçti. Bu 40 gün aynı zamanda, seçimden yenilgiyle çıkan AKP’nin-Saray’ın seçim sonrası inisiyatifi yeniden nasıl ele geçirmeye başladığının da özeti niteliğinde. Bu yazıda madde madde 40 günün bilançosunu çıkarıyoruz: 1- 7 Haziran’da AKP’yi 13 yıllık iktidar imkanlarından yoksun bırakacak bir tablo ortaya çıktı. Buna karşın 7 Haziran sonrasındaki 40 günün ilk ve en önemli dersi, sandıkta alınan sonucu tamamlayacak bir birleşik muhalefet direncinin aşağıdan inşa edilemediği ve ilerici parlamenter muhalefet güçlerinin AKP’siz bir Türkiye’yi tahayyül dahi edemediği koşullarda; örgütlü, devlet kuvvetini arkasına alan ve taktik esnekliklere sahip AKP’nin, kaybettiği inisiyatifi yeniden ele geçirmeye başlamasıdır. Bu nedenle sandığı yok sayıp sadece sandık sonrasını işaret eden yorumlar 7 Haziran’da; sandık sonrasını önemsizleştirip dikta ile mücadeleyi sadece 7 Haziran’a sabitleyen yorumlar da 7 Haziran sonrasındaki 40 günde kaybedenler hanesine ismini yazdırmıştır. 2- Gelelim diğer nedenlere: Evet, 7 Haziran sonrası asıl yenilgiyi Saray ve onun siyasal ilişkilere AKP lehine, diktatoryal başkanlık sistemi projesi lehine müdahalesi almıştır. Buna karşın sandıkta kaybeden Saray, sandıktan sonra bu kaybı, oyuna farklı araçlarla müdahale ederek telafi etme yolunu seçmiştir. Belirlediği ilk strateji de, “çoğunluğu kaybettiysen, karşıtların çoğunluk olmasını, bloklaşmasını engelle”dir. Bu noktada ilk aşama, 10 Haziran tarihinde Erdoğan’ın davetiyle gerçekleşen 2.5 saatlik Deniz Baykal görüşmesidir. Saray bu görüşmeyle birlikte,seçim sonrasındaki sessizliği karşı hamleyle bozmuş ve Baykal’ın görüşme sonrasındaki “Erdoğan’ı her türlü koalisyon formülüne açık gördüm” ifadesinde de görüleceği üzere, böyle bir yetkisi olmayan cumhurbaşkanını hükümet kurma tartışmalarının, koalisyon müzakerelerinin sahne önüne yerleştirmiş, “onu başkan yaptırmıştır”. 3- Erdoğan’ın Baykal görüşmesinin taktiksel açıdan 3 işlev gördüğünü ve 7 Haziran sonrasında Saray’ın siyaseti yeniden kendi durduğu yerden kurgulayabilmesine imkan verdiğini belirtebiliriz: birincisi, seçimden yenik ve meşruluğu sarsılmış halde çıkan Saray, bu yenilgi sonrasında Baykal görüşmesiyle birlikte kendisini “koalisyon” siyaseti görüntüsü altında yeniden sürecin merkezine yerleştirmiştir. İkincisi; hegemonya aynı zamanda karşıtlar arasındaki çatlak ve çelişkileri derinleştirerek, ayrılıkları sürdürerek yönetmek; karşıtların hegemonik güce karşı birleşmesinin önüne geçen hamleleri örgütleyebilmektir. Seçimde hegemonyası sarsılan Saray, seçim sonrasında çoğunluğun Saray dışı kuvvetlere geçtiği okuması yapmış ve buna göre oyununu kurmuş görünmektedir. Stratejisi, daha ilk günden itibaren “yüzde 60’lık blok” fikrini dağıtmak üzerine kurulmuştur. Üçüncüsü, Baykal görüşmesiyle AKP dışındaki üç partinin arasındaki çelişkiler kadar, CHP içindeki çatlak ve çelişkilere de oynanmıştır. CHP’nin eski genel başkanı ile yapılan bu görüşmenin; seçimde oyları düşmüş CHP liderliğinin siyaset/konuşma alanını daraltmayı ve eski kadroların daha rahat konuşma ve inisiyatif alma zeminini Saray lehine kullanmayı amaçlayan, CHP içine bir Baykal tartışması atmayı hedefleyen karakter taşıdığı da ortadadır; nitekim bu da yaşanmıştır. 4- Oyuna yeniden dahil olan Saray; bu süreçte her akşam düzenlediği iftar programlarında koalisyon ve seçim hakkında kamuoyu oluşturmaya başlamış; hükümet kurma görevini verme işini olabildiğince geciktirerek iplerin kendi elinde olduğu izlenimini sonuna kadar yaratmaya, Saray’ın “kudreti”ni onarmaya çalışmış; görev süresi seçimle fiilen bitmiş bir hükümeti 7 Haziran’dan sonra yeniden Saray’a çağırarak Bakanlar Kurulu toplantısını Saray’da gerçekleştirmiştir. Tüm bu sembolik adımların Saray’ın 7 Haziran yenilgisi sonrasında bir yandan karşıtların birliğini engelleme, diğer yandan da Saray’ı yeniden tartışmasız, fiili başkan haline getirerek oyuna dahil etme arayışlarını tamamladığını belirtebiliriz. 5-Türkiye’de 7 Haziran öncesinde Saray merkezli olarak inşa edilmekte olan yeni rejimin bir önemli karakteri de dinselleşmeydi; rejimin siyasal, sosyal meşrulaştırma pratiklerinin artan oranda ilahi karakter kazanmasıydı. Bu bir yandan dini siyasal-toplumsal ilişkilerin merkezine yerleştirme; diğer yandan da Saray nezdinde Erdoğan’ı “kutsal”lık ritüel ve sembolleri eşliğinde sorgulanamaz lider konumuna getirme amacına hizmet eden ikili bir karakter taşımaktaydı. Seçim sonrasında bu stratejinin tam gaz sürdüğünü, Saray’ın daralan meşruiyet alanını bir yandan da bu dinsel sembolleri daha da fazla devreye sokarak gidermeye çalıştığını söyleyebiliriz. Özellikle Saray’ın yanına inşa edilen ümmet göndermeli “Millet Cami”sinin Ramazan ayında açılmasının ardından, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın adı resmi olarak Cumhurbaşkanlığı Külliyesi olarak değiştirilmiştir. Bilindiği üzere külliye kavramı, caminin etrafında şekillenen yapılar ve ilişkiler bütününe gönderme yapar; özetle merkezinde cami bulunmaktadır.  Sembolik bulunabilir; ancak artık egemenliğin asli meşruluk ve yapılanma kaynağı dindir, dine göre tanımlanmıştır. 1928 ile 1937 yılları arasında Anayasa’da laiklik ifadesinin yer almaması Türkiye’yi din devleti yapmıyordu.  Bugün itibariyle anayasada “Devletin dini İslam’dır” yazmaması da Türkiye’yi laik yapmıyor. Yeni rejim, cami etrafında kendisini ve meşruluk-egemenlik ilişkilerini yapılandırdığını tescil ve ilan etmiştir. 7 Haziran sonrasındadır.  Saray’a halkın tepkisini, 7 Haziran sonrası ortaya çıkan meşruluk açığını kapatma çabalarının ötesinde görülmeli, değerlendirilmelidir. 6- Bu noktada Baykal görüşmesi kadar Saray’ın stratejisinde işlevsel rol üstlenen parti de MHP’dir. 7 Haziran’ın AKP’siz seçenek tablosunu genelde AKP, özelde ise Saray lehine ters yüz eden MHP’nin seçimden sonra temel siyaset kriterini “HDP ne yapıyorsa tam tersi” olarak belirlemesi; bir bakıma Saray kurtarıcılığı stratejisinin “milliyetçi kılıf”ına dönüştürülmüş; bahanesi yapılmıştır. Bu tablo, 7 Haziran’da sıkışan AKP’ye, AKP’li bir cumhurbaşkanı, AKP’li bir hükümet ve AKP’li bir Meclis Başkanı armağan etmiş; AKP açısından “kuvvetler birliği” yeniden tesis edilmiştir. 7- MHP’nin Meclis Başkanlığı için AKP ile kurduğu gizli yasama koalisyonu, boşalan RTÜK üyeliği için AKP’li vekillerin de oylarıyla HDP’li yerine MHP’li adayın seçilmesine dönük oylamada da ortaya çıkmıştır. Bu açıdan AKP’nin bir yandan yürütme-hükümet düzeyinde CHP ile, yasama-Meclis düzeyinde ise MHP ile bir koalisyon kurma yolunda ilerlediği belirtilebilir. AKP’nin avantajı, farklı devlet organlarında farklı siyaset aktörleriyle bu ittifakları kurabilmesi, ya da karşıtları arasındaki çatlaklara oynayarak süreci kendi lehine çevirecek ittifaklar geliştirebilmesidir. 2002’de bir tür koalisyon olarak kurulan AKP’nin bugün bu koalisyonu dağılırken en büyük avantajı, yeni koalisyonlar kurabilmesi, boşalan yerleri yeni ittifaklarla takviye ve telafi edebilmesidir. 7 Haziran’dan sonra da bunu yapmaktadır. Yeni de değildir; AKP’nin “dava” uğruna ne kadar pragmatik/esnek ittifaklar ve tutumlar geliştirebildiği, 2002’den bellidir. 8- Bütün bu tablo ve sıkışıklık ise giderek AKP-CHP koalisyonuna zemin açmakta, Saray ise yeniden seçimi zorlamak için zemin yoklamayı da sürdürmektedir. AKP-CHP koalisyonu ve yeniden seçim başlıkları ise ayrıca değerlendirilmeli. Ve ne yapmalı? Haftaya sürdüreceğiz.

*Yrd. Doç. Dr., Siyaset Bilimci

Yurt Gazetesi http://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/7-haziran-sonrasinda-akpye-can-verenler-h92591.html

 

Top