“Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek ellerimiz
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, kırda, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yerde saplı bıçakların
oynak, ağır vuruşları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız.”
Giriş
Konumuz 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü.
Emekçi kadınlarımızın günü; kutlu olsun. 8 martın emekçi kadınlarını Nazım Hikmet’in yukarıda yer alan anlamlı dizeleri ile selamlıyorum.
Ülkemizde kadın, dünün kadını, günümüzde kadın. Kadının toplum içindeki yeri. Bakış açımız. Sözde verilen değer, işimize geldiği gibi görev ve misyonlar yüklediğimiz canlar, canlarımız. Anamız, bacımız, yarimiz, kızımız… Eşimizden öte eşitlerimiz!
Değişmez kahramanım: “ANAM!”
Ben köylü çocuğuyum. Bebekliğim, çocukluğum, gençlik yıllarım köyde geçti. Dokuz çocuk doğurmuş bir Anadolu kadınının elinde büyüdüm, hayata atıldım.
O ana ki, bir yandan evin işlerini yapacak; ahırı, damı, samanlığı, avluyu temizleyecek; malın, davarın içini görecek öte yandan bağda, bahçede, bostanda, tarlada, harmanda kara köle gibi çalışacak. Akşam yemek hazırlayacak olmadı hamur yoğurup kırk elli bazlama pişirecek. Sırtında bebe, beşikte bebe, karnında bebe… Koca zulmü, kaynana, kayınbaba kahrı. Un, bulgur, peynir, yağ, yoğurt, pekmez, kuru, diri ne varsa kış kayıntısı…
Eğer şansı var da doğum sırasında ölçmemişse daha kırkında dökülen diş, ağaran saç, bükülen bel, tutmayan diz. Elleri nasırlı, yüzleri kömür karası, alnı çoktan kırışmış, gönlü güzel, yüreği merhamet dolu, yıllara meydan okuyan anıtlar, anıtlarımız.
Analar, benim anam, bizim hepimizin anası… Kadınlar, Anadolu’nun yiğit kadınları…
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Mü? Dünya Kadınlar Günü Mü?
Adının bile bilerek ve isteyerek doğru söylenmediği kadınlarımızın günü…
Doğru ülkemizde kadının sokakta diliyle dondurma yalamasını bile günah sayan güruh nedense (!) bu özel gün için 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü demiyor, diyemiyor. “EMEKÇİ” kavramından ve temsil ettiği ideolojiden çekinen bu güruh Dünya Kadınlar Günü deyip geçiyor.
Sırf bu yaklaşım bile kadınların toplum içindeki yeri hakkında önemli ip ucu vermekte.
Onlar için olursa olsun benim için o gün elbette Dünya Emekçi Kadınlar Günü.
Kültürümüzde Kadın
Bu yaklaşımın doğal sonucunun ortaya koyduğu anlayış “Kızını dövmeyen dizini döver!” anlayışıdır…
Öte yandan duvakla giren kefenle çıkar meselesi var ki evlere şenlik!
Bir de kadın için reva görülen dövme meselesinin alt yapısı için dini referanslar kullanılıyor ya kahroluyorum. Bakın ne diyor bu akıl ve çağ dışı anlayışı savunanlar: “Hırçınlık, etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda onlara sokulmayın, zarar vermemek, iz bırakmamak, yüze vurulmamak kaydıyla DÖVÜN.”
Hem de bu çağda, hem de yasanın açık açık dövmeyi suç saymasına rağmen…
Cinsel Obje Olarak Kadın
Kadın hemen hemen bütün toplumlarda ne yazık ki cinselliğin en önemli objesi olarak görülmekte. Reklam için kadın, tanıtım için kadın, misafir karşılamak için kadın, sunuculuk için kadın, oyunculuk için kadın, para kazanmak için kadın…
Biz de ise iş daha beter. Çünkü yaklaşımın sloganı, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!“. Çünkü onun saçı uzun aklı kısa olsa da erkekler için anlamı bellidir: “Cinsel obje!”
Hacı Bektaş’ın Kadına Bakışı
Oldukça yaygın olan bu anlayışa karşı sevgiyi merkeze Hacı Bektaş-ı Veli’nin 13. yüzyılda söylediği şu dörtlük en azından yüreklerimize su serpiyor.
“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde.“
Ruhum ah keşke dese de hayatın pratiği ruhuma engel oluyor. Söyleyin haklı mıyım, haksız mı?
Terk Edilen Kadın, Metresler, Kuma
Bir yanda terk edilen kadın meselesi var. Öte yanda metreslik ve kuma meselesi var.
Ata erkil toplumlarda kadınların en önemli sorunlarından biri de hiç kuşkusuz terk edilmiş kadınlar. Hayatın bütün yükünü çekiyor olmasına karşın işi bozulanlar, iflas edenler, borçlananlar, engelli çocuğu olanlar, arkadaşa uyanlar, ana baba baskısı altında kalanlar, işten atılanlar, uyuşturucu kullananlar, işsizler ne yapıyor, eşini terk edip kadını ya tek başına ya da çocuklarıyla birlikte genellikle sokağa terk ederek çekip gidiyor. Ne kadar acı değil mi?
Azıcık biti kanlananlar, makam sahibi olanlar, yarınını düşünmeyenler, ailesine saygı duymayanlar başka ne yapıyor peki, metres yapmaktan başka.
Çocuğu olmayanlar veya erkek çocuğu olmayanlar ne yapıyor medeni kanununa rağmen ikinci evlilik yaparak eşinin emektar eşinin üstüne kuma getiriyor. Nasıl olsa zemin hazır. Töre ve inanç yapısı bu iş için biçilmiş kaftan.
Cinayete kurban giden kadınlar
Yine kadınlar için biçilen bir rol var. “Ya benimsin ya kara toprağın.”
Bu anlayış esas olarak kadını köle olarak gören anlayışın ete kemiğe bürünmüş halidir. Bunlara göre kadın ev temizleyecek, çocuk doğurup büyütecek, çocuğu okula götürüp getirecek, yemek yapacak, ev temizliğine gidip eve sadece ekmek parası değil sigara, alkol, uyuşturucu parası getirecek, asla itiraz etmeyecek, sokakta başını yerden kaldırmayacak.
Olur da itiraz ederse, olur da yeter derse, olur da çocuğunu alıp baba evine dönerse, olur da iş bulup ekonomik özgürlüğe kavuşmak isterse başına ne gelir? Sokak ortasında, gündüzün gözüne, herkesin içinde ya kurşun yağmuruna tutulur ya da üç beş on bıçak darbesiyle hayatını kaybeder.
İzahat çok tanıdık geldi değil mi?
Sadece acı değil çok ama çok acı!
Kadın ve ekonomik özgürlük
Bu konudaki rehberimizden biri yine “Kadınları okutunuz ” diyen Hacı Bektaş-i Veli’dir. Kadınların önce okuması sonra meslek sahibi olması her uygar toplumun ana hedefi olmalı. Çünkü kadının olduğu yerde nezaket olur. Nezaketin olduğu yerde saygı ve hoş görü egemen olur.
Öte yandan kadının iş yaşamında yer alması hem kendini özgürleştirir hem de toplumun uygarlaşmasını beraberinde getirir.
Ancak ülkemizde kadının iş yaşamında yer alması için gerekli koşullar tam anlamıyla sağlanmış mıdır? Hiç kuşkusuz hayır.
Bir kere toplumun çalışan kadına bakış açısı öyle olumsuzdur ki, iş ahlaksızlığa, namus meselesine kadar gider. Mahalle baskısının sloganı ise malesef hala şudur: “Bi garıyı bile besleyememiş!” veya “Gıcını gırıp otursun…”
Bu konudaki bir başka açmaz ise iş yaşamına atılan kadına esnek çalışma koşulu, anne olanlar için kreş desteği, gece bakım evi gibi olanaklar sağlanmış değil.
Bakınız daha pek çok makama henüz bir kadın oturmamıştır. Kadın bir kuvvet komutanımız iş başına gelemedi. Bir makama ilk olarak atanan kadın için kullanılan bu makama atanan ilk kadın ibaresi aslında en büyük ayıplarımızdan biridir.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer alan vekillerimizin neden en az yarısı kadın değil? Neden hala bakan yardımcılarından en az biri kadın olacak ifadesini kullanma ayıbı içindeyiz?
Atatürk ve kadın
Atatürk ve cumhuriyet deyince akla gelecek ilk devrim hiç kuşkusuz kadın hakları alanında yapılan devrimdir. Kadın hakları savunucusu deyince dünya çapında akla gele ilk isimdir kimdir? Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
O’nunn kadın hakları konusundaki yaklaşımını aşağıda yer alan sözleri anlatmaya yeter de artar bile.
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
“Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar”.
“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.”
“Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.”
“Bizim toplumumuz için ilim ve fen lazım ise, bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın iktisap etmesi lazımdır.”
“Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar.”
“Kadınlar içtimai hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”
Atatürk kadın haklarıyla ilgili ne yaptı peki?
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türk kadınlarına siyasi haklar verildi. 1934 yılında yapılan seçimlerde Türk kadınları ilk defa oy kullanma hakkına sahip oldular ve aynı zamanda milletvekili seçme ve seçilme hakkı da tanındı. Bu adım, Türk kadınlarının toplumsal ve siyasi hayatta aktif bir rol oynamasına olanak sağladı. 1934’de 18 kadın, parlamentoya milletvekili olarak girdi. Kadınlara, Türkiye’den sonra bu hakkı veren ülkeler: Japonya ve Fransa (1945), İtalya ve Belçika (1948), Yunanistan (1952), İsviçre (1971)
1928 harf devriminden sonra yatılı okullar ve kız meslek liseleri kuruldu. Halkevleri açıldı. Nüfusumuzun dörtte üçünün yaşadığı köylerde hızla okullar açıldı. Cumhuriyet öncesinde kadınlar arasında yüzde birlerde olan okuma yazma oranı hızla yüzde ellilerin üzerine çıktı.
Medeni kanun ile birlikte resmi nikah hakkı, mirastan eşit pay alma hakkı, kanun önünde eşitlik sağlandı.
Kadınlar iş yaşamına atıldı. Hemen her meslek alanında kadınlar meslek sahibi oldu, sorumluluklar aldı. Sanatta, sporda, teknolojide, tıpta, eğitimde kadınlarımız büyük başarılar elde ettiler.
Şunu gururla ifade edeyim ki, Atatürk döneminde kadına verilen değer günümüzde kadına verilen değerin kat be üstündeydi, kadınlar hayatın tam ortasındaydı, çok daha rahattı.
Minnettarız!
O halde sorup yanıtlayalım: “Emekçi Kadın Kimdir?”
8 martın emekçi kadını Atatürk’ü doğuran Zübeyde Ana’dır.
8 martın emekçi kadını eşi, evladı ve/veya (eski) sevgilisi tarafından katledilenlerdir.
8 martın emekçi kadınları rant paylaşımı için yapılan kirli savaşlarda eşini, evladını kaybedenlerdir.
8 martın emekçi kadınları hiç uğruna namus denilerek aile kararıyla öldürülenlerdir.
8 martın emekçi kadınları Narinlerdir, istismar mağduru anne ve biricik evladıdır.
8 martın emekçi kadını kadın yerine “bağyan” diye çağırılanlardır.
8 martın emekçi kadınları babasını, eşini, kardeşini, evladını maden ocağında bırakanladır. Depremde hayatını kaybedenlerin yakınlarıdır 8 martın emekçi kadınları. Sel önünde sürüklenen canlardır. Açlıktan bayılan, soğuktan ti tir titreyen bebelerin analarıdır emekçi kadınlar.
Üstüne kuma getirilen, terk edilen, tecavüze uğrayan, mobinge maruz kalanlardır.
Eksik etek diyerek aşağılanan, kül döken denilerek hor görülen kadınlardır 8 martın emekçi kadınları. Hayalleri yarım yarım kalmış, üzerinde gelinlik örtülmüş tabutunu kadınların taşıdığı canlardır.
Çocuk doğurma makinesi olarak görülen, cinselliğin yegane objesi olarak değerlendirilen, her fırsatta her yerde her zaman saldırılan meleklerdir 8 martın kadınları.
Fındık, pamuk, zeytin toplayan, çay kesen, tütün kıran, kamyon, otobüs, otomobil, traktör, uçak, tren, gemi kullananlardır. Engelli çocuğunu sabırla hayata kazandıranlardır.
Tarlasına, deresine, toprağına, dağına, ovasına, denizine çökmek isteyenlere karşı direnenlerdir 8 martın emekçi kadınları.
Analarımızdır, bizim analarımız; bacılarımızdır, sevgililerimiz, evladımız, iş arkadaşımızdır, Nazım’ın dizelerinde ifadesini bulan emekçi kadınlarımız.
Sonuç
Dertlendim, kederlendim biliyor musunuz? Dedim ki kendi kendime 8 mart dünya emekçi kadınlar günü kutlanmalı mı yoksa o gün yasa mı durmalı bilemedim.
Ve dedim ki sonra, vazgeçme çünkü, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” Eşitlerimize selam ve aygıyla…!
Yusuf İpekli
E. Öğretmen
ADD Yayın Kurulu Üyesi




