Kurtuluş Savaşı sürerken Ankara’yı ziyaret eden Fransız kadın gazeteci Berthe Gaulis, Mustafa Kemal’e sorar:
“Sizin hayalini kurduğunuz ülkede kadının yeri ne olacak?”
Gazi hiç duraksamadan yanıt verir:
“Tabii ki tam eşitlik. Bir erkeğin hakkı neyse kadın da aynına sahip olacaktır. Aksi düşünülemez bile.”
Kadın ve erkeğin hak eşitliğine inanan aziz Atatürk Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra kadınların eğitimde, ailede, toplumda ve siyasette erkeklerin sahip oldukları bütün hakları kullanabilmelerinin yasal düzenlemeleri için büyük bir mücadele vermiştir. Artık kız çocuklar da erkeklerle beraber eğitimin her kademesinden yararlanacaklardır. Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ile ailede kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Evlilik yaşı 18 olarak belirtilmiş, tek eşlilik, resmi nikah, kadına boşanma hakkı, yargıç eliyle boşanma kararı, mirasta, velayette ve tanıklıkta eşit statü kuralları kabul edilmiştir. 1932’de yerel seçimlerde, 1934’te milletvekilliği seçimlerinde seçme ve seçilme haklarını kazanmışlardır. 1935’te yapılan seçimlerde 18 kadın milletvekili sayısı ile Türkiye dünya ikincisi olmuştur. Ancak aradan geçen yıllar, kadınların eşitlik, siyasal temsil ve istihdam alanlarında kazanımlarla değil, kayıplarla doludur. Kadını özgürleştiren, erkekle eşit kılan, onun kulu olmaktan kurtarıp yurttaş olma onuruna ulaştıran Atatürk devrimlerine karşı, bir karşı devrim başlamıştır bugün . Karşı devrimin en önemli hedef kitlesi kadınlardır. Her geçen yıl eğitim sisteminden uzaklaştırılan, okuldan alınan kız çocuk sayısı artmaktadır. Eğitimden ve istihdamdan uzak tutulan bu çocuklar, yaşamdan kopartılmış , hayat damarları kesilmiş, eve kapatılmış küçük kadınlar olarak erkeğe ve iktidara mahkum ve mecbur edilmişlerdir. Amaç; kaderci, tevekkül sahibi, şükredici kul kadınlar yaratmaktır. Toplumsal yaşamda korkularla, ayıplarla, günahlarla yaşatılan kızlarımız; mutlulukları hayalleri, neşeleri, özgürlükleri çalınmış, eksik hayatlar yaşayan kadınlar olacaklardır. İstihdamda kadın oranı her gün azalmaktadır. Siyasette temsil oranına baktığımız zaman yine dünya ortalamasının çok altında kaldığımızı görmekteyiz. Ve yine devlet/hükümet başkanı ülkeler arasında Türkiye yoktur. 2026 yılı sekiz Mart’ına Türkiye’de kadına yönelik insan hakları ihlallerinin giderek arttığını gösteren sayılarla, acılarla ve öfkelerle giriyoruz. Her gün kadının özgür iradesine, bedenine, cinselliğine, düşüncesine, gülüşünden kıyafetine, özel ilişkilerinin dengelerine kadar kadın düşmanı politikaların üretildiği bir dönemdeyiz. Fiziki şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet ve dijital şiddet altında hayatta kalmak zorunda kalan ve korkarak yaşayan kadınlar ülkesi olduk. Bugün Türkiye’de her gün kadınlar öldürülüyor. Yaşları, eğitimleri, kıyafetleri, etnik kimlikleri fark etmeksizin onlar sadece kadın oldukları için ve kendi hayatlarına kendileri karar vermek istedikleri için öldürülüyorlar. Hem de en çok güvendikleri mekanlarda ve en çok güvendikleri insanlar tarafından öldürülüyorlar. 2025 yılında 299 kadın ve 64 çocuk öldürüldü. 16 kadına tecavüz edildi , 265 çocuk istismar edildi. 20 Şubat 2026’da, 20 saatte 6 kadın öldürüldü. Üstelik aralarında üç kadın koruma kararı olduğu hâlde katledildi. Bu saydıklarımız sadece rakam değil hepsi birer candır. Ve onlarla beraber ölen, gözü yaşlı, gönlü yaslı çocuklar bırakıyorlar geride. “Ölmek istemiyorum!” çığlıklarına, “Anne ölme!“ yakarışları karışıyor. “Annemsiz uyuyamam ki!” diyen bir kız çocuğunun sesi bazı kulaklara ve vicdanlara hiç ulaşmıyor. İşte 8 Mart, haklarını ararken hayatını kaybeden kadınların, susmamayı seçenlerin günüdür. Yine de geleceğe umutla bakmalı, ancak hayat ve özgürlük güvencemiz olan laiklik ilkesini sımsıkı korumalı ve kazanılmış haklarımızın elimizden alınmasına asla izin vermemeliyiz. 8 Martların dünya eşitlik bayramı olarak kutlanacağı günlere dek, eksilmeyen inanç ve dirençle çabalamaya devam etmeliyiz.
Önay Alpago
E. Devlet Bakanı
ADD Kültür Kurulu Üyesi




