18 Mart ÇANAKKALE

“Çanakkale 1915”in yüzüncü yılındayız. Pek az ulusun geçmişinde böyle bir gün var. Pek az kent de ‘kahraman topraklar’ arasında boy gösterebiliyor. Büyük yazarımız Turgut Özakman Çanakkale zaferimize “diriliş”, gene büyük ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca da “yeni Türkiye’nin öncüsü” diyor. Şimdi de bir “yeni Türkiye” göndermeleri var ya! İşte, dost-düşman tüm âleme parmak ısırtan gerçek yeni Türkiye, şehitleri ve gazilerinin kahramanlıkları ve alçak gönüllü rütbeleriyle büyük ordulara komuta edenleri çıkaran, bu arada bir yarbaydan bir askerlik dâhisi ve eşsiz devlet adamı yaratan Mustafa Kemâl’le, Gelibolu Yarımadasında doğdu.

Ben de Gelibolu doğumluyum. Bir anlama ayrıcalıklı bir yerde dünyaya geldiğimi daha ilkokula yazılmadan önce de biliyordum. Çocukluğum Fransız gömütlüğü yakınlarında geçti; sık sık Namık Kemâl’in o zaman beyaz mermerli son dinlenme yerine giderdik. Daha okula başlamadan ninemin bana okumayı söktürmesinden ötürü ilk okuduğum kitap da onun Vatan yahut Silistre oyunuydu. Cumhuriyetin daha ilk on yılı dolmadan, gözlerini hele Gelibolu’da açmış bir çocuk olarak, ulusumuza güvenimiz, daha o zamandan, sonsuzdu. Çanakkale’nin Birinci Dünya Savaşının örneği olmayan bir savunma zaferi olduğunu da olgunluk çağımızda okuduklarımızdan öğrendik.

Mustafa Kemâl inancı, istenci, bilgisi, becerisi, yürekliliği ve esin kaynağı önderliğiyle bir benzeri olmadığını ilk başta Çanakkale’de gösterdi. Umulmayan, bu arada Churchill gibilerini deviren zafer bize özgüven kazandırdı, Asya ülkeleri gibi Küresel Güney’e emperyalizmin pek âlâ yenilgiye uğratabileceğini gösterdi. Savaştan savaşa koşmuş ve cepheden cepheye savrulmuş ordumuzun da, ulusumuzun da göğsü kabardı. Güçlü yabancıların birleşik zırhlıları Çanakkale Boğazı’nın yarabilmiş ve başkente ulaşmış olsalar ve Çarlığın denizcileri de İstanbul’a kuzeyden çıkarma yapsalardı, Türkiye bu koşullarda yok olacaktı. Umut hiçbir zaman yok olmaz, ama toparlanmanın önündeki engeller kuşkusuz büyüyecekti. Çanakkale geçilseydi, Batı’nın tutucu güçleri Rusya’da Çarlığın yıkılmasına izin vermeyeceklerdi.  Geçilemediği içindir ki, iktidarı alan yeni Sovyet yönetimi Ankara’daki ulusalcılara destek verdi ve Ankara’dan yönetilen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı bir de Doğu Anadolu’da Ruslara karşı cephe açmadı.

Çanakkale geçilemediği ve bu zafer Kuvayı Milliye ruhunun mayası olduğu için, Mustafa Kemâl ve Türkiye halkı bize benzeyen Küresel Güney’e örnek ve önder oldu. Örneğin, Güney Asya’da Bangla dilinin büyük ozanı Nazrul İslâm 1921’deki Sakarya zaferimizden hemen sonra, “Kemâl Paşamız” başlıklı ve kitap uzunluğunda bir şiiri on beş gün içinde yazarak Kalküta’da bastırdı. Kendimiz yaşam-ölüm savaşımı içinde olduğumuz o yıllarda bizim bu şiirden haberimiz bile olmamıştı. Onu 1953’de ben fark edip yazarını ve dizelerini tanıtan ilk uzun yazıyı yazdım ve İstanbul’da bastırdım. Asya’nın birçok yerinde binlerce Mustafa Kemâl adında kişiler vardır. Bunlar arasında Hindistan’da bir bakanın adı Mustafa Kemâl Paşa’ydı – “Paşa”sıyla birlikte. Onunla 2000 yılında konuştum; birlikte fotoğrafımızı Londra’da basılan bir kitabımın içine de koydum. Türkçesi de Türk Tarih Kurumunca yayımlandı; resim onun içinde de var.

Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de görkemli bir Mustafa Kemâl Atatürk Caddesi uzanıyor; Pakistan’ın başkenti İslâmabad’da da. Bangladeş başkenti Dakka’dan (Dhaka) hava alanına uzanan uzun yol da Mustafa Kemâl Atatürk Caddesidir; açılışını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yapmıştı; ben de (Bangladeş Hükümeti’nin Ankara’ya resmî başvurusu nedeniyle) onunla birlikte giden heyete alınmıştım. Başkentin en yüksek yapısının adı “Atatürk Kulesi”dir. Avustralya’nın güney-batısında 30.000 Avustralyalı ile 10.000 Yeni Zelandalının, Çanakkale’de savaşmak üzere, kırk Britanya savaş gemisine tıkıştırıldığı Albany limanındaki o koyun şimdiki adı “Atatürk Girişi”dir. O koya bakan tepede Atatürk’ün heykeli yer alır. Yanındaki plâkette onun şu bilinen sözleri taşlara kazınmış: “Analar, gözyaşlarınızı silin. Şimdi Johnnyler bizim Mehmetlerimizle yan yana yatıyorlar. Onlar artık bizim de çocuklarımızdır…” Bu sözlerin Mustafa Kemâl’i Çanakkale’de bir siperin önünde gösteren fotoğrafla birlikte Londra’daki tek kurmay okulu olan Sandhurst’e armağan ederek duvarına asılmasını sağlamıştım.

Gelibolu’yu, Çanakkale’yi ve ülkeyi sözde dervişler, veliler, mollalar ve benzerleri kurtarmadı. Zafer ulusa inançtan, benzersiz önderlikten ve görülmemiş özveriden kaynaklandı.  Yüz yıl öncesinin silâhlı çatışmaları yenilip “geldikleri gibi giden” saldırganın bugün de saygı ve hayranlıkla anımsadığı olağanüstü bir dizi kahramanlıkları, bu arada yüzbinlerce şehidi içeriyor. 18 Mart 1915’de başlayan çatışmanın sonundaki zafer toprağını savunan Türk askerinin ve ulusundur. Ancak komutanlardan birinin olağanüstü katkısı o zamanki dostun da düşmanın da resmî ve özel tarih yayınlarında açık biçimde görülür.

Birinci Dünya Savaşı başladığında, Mustafa Kemâl Sofya’da askerî ataşeydi. Ülkenin ölüm-kalım savaşını kıyıdan seyredemeyeceğinden, etkin görev istedi. Şubatın ilk günü 19’uncu Fırka (yani tümen) komutanlığına atandı ve onu kısa sürede savaşa hazırladı. Gelibolu Yarımadasını Balkan Savaşında Bulgarlara karşı askerî harekâttan ötürü iyi biliyordu. Nasıl savunulması gerektiğine ilişkin olarak, öteki komutanlardan farklı ve doğru görüşleri vardı. Örneğin, çıkarma yapan düşmana karşı kıyı savunmasından yana değildi; 1911’de Trablus Savaşında saldıran İtalyanların denizden zırhlı bombardımanının kıyı savunmasını etkisiz duruma getirdiğini görmüştü. Gelibolu Yarımadasının yüksek tepelerini tutmak, yani toprağın bir tür üst omurgasına yerleşip düşmanı yukarıya tırmanmaya zorlayıp tepeden vurmak gerekiyordu. Öteki subayların dışarıdan deniz desteği konusunda deneyimleri yoktu.

İkinci önemli konu düşmanın nereden çıkarma yapacağıydı. Alman komutanı Liman von Sanders çıkarmayı ya Asya tarafında Truva yakınlarında, ya da yarımadanın inceldiği kuzeyde Bolayır dolaylarında bekliyordu. Önce, kimdi bu Alman? Gerçek rütbesi iki yıldızlı tümgenerallikti; ancak, Osmanlı ordusundaki karşılığı feriklik, kolordu komutanlığı, yani korgenerallikti. Ayrıca, Osmanlı ona bir üst rütbe olan birinci feriklik, bugünkü deyişle orgenerallik verdi. Alman İmparatoru ona Türkiye’ye gidiyor diye, bir üst rütbe verince, Türkler de ona gene bir üst rütbe olan müşirlik, yani mareşallik verdiler. Böylece Liman von Sanders Gelibolu’da mareşal diye anılmaya başladı. Bu Alman komutan Türk askerini kendi bildiği gibi dağıtarak önemli bir kısmını karşı tarafta Truva yakınlarına yolladı.

Yarbay Mustafa Kemâl ise saldırının şu iki yerden geleceğini söylüyordu; güneyde uçta Seddülbahir’den ve batıda Kaba Tepe’den. Bunu şeyhler, falcılar değil, kendi askerlik bilgisi, deneyimleri ve dehası belirledi. Tam onun söylediği gibi (ve Alman generalin dediğinin tersi) oldu: İngilizler Seddülbahir’e, Avustralya ve Yeni Zelandalılar (kısaca, ANZAC’lar) da Kara Tepe’ye ayakbastılar. Bir şaşırtma oyunu olarak, Fransızlar ise Asya tarafında görünmüş, içi boş bir Britanya deniz gücü de Bolayır açığında demirlemişti. Mustafa Kemâl bu ikincilerin ufak çapta yanıltma gösterisi olduğunda ayak diretti. Kendini ve tümenini asıl saldırı merkezine koydu. Karargâhı her yere yetişebileceği bir noktadaydı. Gerçek olayı, daha doğrusu olacağı bir anda kavramıştı. Çunuk Bayır’dan ancak “küçük” dedikleri bir düşman birliğinin ilerlediğine ilişkin bilgiyi bir yana itti. Gerçek şu ki, Çunuk Bayır saldırı hedefiydi; onu alan yarımadanın her yanına bir anda sarkacaktı. Yetkilerini aşarak ve kendi sorumluluğunda, en iyi alayını (57’nci Alay) dağ bataryasıyla Koca Çimen’e yolladı. Bu yaptıklarını başkomutana sonra bildirdi. Yitirilecek zaman da yoktu. Temel askerî gerçeği kavradığına kuşku yoktu. Haklı çıktı. Başkomutan da, Alman mareşal da gereksiz yerlerde oyalanıyorlardı.

Bu sırada, Liman von Sanders, yardımcısı Alman subayıyla birlikte, Bolayır yakınında bir tepeden elinde dürbün Saros Körfezi’nin üst koylarından birindeki İngiliz gemilerinden çıkarma yapacakları gözleyip duruyordu. İçinde asker ve silâh ağırlığı olmadığından deniz yüzeyinin altına inmiş gözükmeyen düşman savaş gemilerinin gerçekte boş ve bu gösterinin bir aldatma girişimi olduğunu ancak anlayabildi ve kırk sekiz saattir yattığı yerden kalkarak Mustafa Kemâl’in değerlendirmesine katıldı. Ozan Yahya Kemâl bu Alman mareşali “ellerini Türk kanıyla yıkadı” diye tanımlamıştı.

Ancak, Alman mareşalin yanlış yerleştirmesi sonucu Truva yakınlarına yollanmış olan büyük Türk birliğine yaya olarak ve hızla Gelibolu’ya gelip yetişme buyruğu –geç de olsa- verildi. Bir gün alan bu yürüyüşün sonunda Mustafa Kemâl’in hemen savaşa girecek olan bu yorgun-argın birliklere hiç olmazsa “sıcak çorba” verilmesine ilişkin yazısı birkaç kaynakta vardır.

Liman Paşa Türkiye’de Beş Yıl (Fünf Jahre Türkei, Berlin, 1920) başlıklı kitabında Mustafa Kemâl’i şöyle anlatıyor: “Anafartalar’daki tüm birliklerin komutasını Albay Mustafa Kemâl’e verdim. İlk askerî başarısını Trablusgarp’ta olan Mustafa Kemâl sorumluluk yüklenmesini seven, görevine tutkulu bir komutandı. Kendi kararıyla muharebeye müdahale ederek düşmanı kıyıya değin sürmüş ve sonrasında durup dinlenmeksizin, şiddetli saldırılara bükülmeyen bir dirençle ve başarıyla karşı koymuştu. Kararlılığına ve çalışkanlığına eksiksiz güvenim vardı.”

Alman komutan gereksiz yerlerde oyalandığı sırada, Mustafa Kemâl’in askere “kurşununuz bittiyse, süngünüz var!” dediği zaman yere yatma buyruğu da vermişti. Türklerin mevzilendiğini gören düşman da yattı. Türklerin kazandığı bu zaman düşmana tüm yarımadayı kaybettirdi. Yetişen 57’nci Alay dengeyi değiştirince, Mustafa Kemâl’in komutasındaki Türk askeri duruma egemen oldu. İkinci alayı da gene yetki almadan çatışmaya soktu. Maydos’taki East Paşa’ya sonra bildirdi. Onun beklediği, ama başkalarının beklemediği bu ilk büyük saldırıyı kendi yerinde ve kararlı girişimleriyle tek başına durdurmuş sayılır.

Britanya Başkomutanı General Sir Ian Hamilton Gelibolu Anıları adlı kitabında şöyle yazmak zorunda kaldı: “Maraton’dan kaçan Persler benzeri kıyıya dönüp kuzu gibi öldürülmektense, kahramanca öldük.” Saldırgan düşmanı bu iki açmaz arasında bırakan Mustafa Kemâl’di. Önderliğinin değeri bu önemli saatlerde ortaya döküldü. Lord Kinross da diyor ki: “O olmasaydı, yabancı daha ilk günden İstanbul’un yolunu tutmuştu.”

Haziranda albaylığa yükseltilmesinin nedeni Gelibolu kampanyasının ilk raundunun onun sayesinde kazanılmış olmasıydı. 6 Ağustos saldırısı da gene onun gösterdiği Arıburnu yönünden Saros Körfezi’nin belirlediği yerinden geldi. Oysa, East Paşa bile “oradan gelemezler” demişti. Ölen iki tümen komutanının yerine daha çok demiryolu deneyimi olan bir yarbay atanmıştı. Mustafa Kemâl anı defterine şunları geçirdi: “Sorumluluğun ağırlığı ölümden de ağır!”

Tüm Anafarta birliklerinin tek komuta altında olmasını gerekli görüyordu. Alman Sanders onu bu göreve getirdi. Başkalarının yanlışlarını artık uzaktan seyretmeyecekti. İlk iş Anafartalar’daki Tekke Tepe’ye İngilizlerden önce varmak için yarışmaktı. Türk askeri oraya yarım saat önce ulaşıp yerleşti. Düşman baskısı böylece kırıldı. Hayatta kalabilen yabancılar kendilerini denize zor attılar.

Son olarak, düşman Sarıbayır’dan çıkarılıp sürülmeliydi. İngiliz komutan Hamilton kararsız bir generaldi; Mustafa Kemâl’se beklenmedik bir süngü saldırısına geçti. Düşmanın büyük bölümü silâhına davranacak zamanı bile bulamamıştı.  Ancak, Mustafa Kemâl’in bir kurşunla cep saatinin parçalanması olayı bu sırada oldu. Savaştan sonra, Mareşal Sanders o saati anı olarak istedi, aldı ve sonra Almanya’da bir müzeye armağan etti. General Hamilton telgrafında şöyle diyordu: “Türk kuvvetlerinin çoğunluğuyla karşı karşıyayız. Cesurane çarpışıyorlar, iyi komuta ediliyorlar.”

Resmî Britanya tarihinde de şöyle bir tanımlama yer alıyor: “Tarihte nadiren tek bir birlik komutanının hareketleri, üç ayrı olayda, yalnız muharebenin gidişi değil, belki de bir kampanyanın, hattâ bir ulusun geleceğini böylesine etkilemiştir.”

Mustafa Kemâl düşmanın artık çekilip gideceğinden emindi. Selânik’ten yakın arkadaşı ve sonra Dışişleri Baklanı Tevfik Rüştü ile İstanbul’dayken, yabancıların tümünün çekildiğini öğrendi. Başından bu yana haklıydı. Haklılığını belgeler ve o zamanki düşmanlarının yayınları da kanıtlıyor.

Dünyanın en güçlü donanması ve ordularına karşı böyle bir savaşın kazanılması yurtseverlik ve özveri yanında, olağanın üstünde askerlik bilgisi, herkese nasip olmayan seziş ve eşsiz önderlik yetenekleri gerektirir. Çanakkale’deki gibi bir başarı velilerle, hacılarla kazanılmaz. Öyle olsaydı, Araplar Filistin’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da ve başka yerlerde darmadağın olmazlardı.

 Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV
ADD BDK ÜYESİ

 

Top