12 Eylül 1980 Öncesinin Faşizmi – 1

Bugünlerin faşizmini Türkiye’miz,  12 Eylül 1980 öncesi ,Birinci (21.7.1977-5.1.1978) ve İkinci(12.111979-129.1980) Milliyetçi Cephe iktidarında  yaşamaya başlamıştı. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) CHP Grup Başkanvekili olarak 30 Temmuz 1977 günü Birinci Milliyetçi Cephehükümeti’nin programına yönelik TBMM’nin genel kurulunda bunu açıkladığında, bir tümcesi dışında Başbakan Süleyman dâhil Adalet Partisi sıralarından karşı ses yükselmemişti. Konuşmasına şu sözleriyle başlamıştı:

 

Bugünkü Cephe hükümeti, yurttaşlarımızdan eşitliği, şefkati esirgemiştir. Onları iki hasım kampa bölmüş, arasına düşmanlık duyguları aşılamıştır. Cephe İktidarı suçlu iktidardır. Öyle sanıyoruz ki, bu iktidar baraj yapan uzmanlardan çok, işkence yapan uzmanlar istihdam etmiştir…

 

35 yıl önce TBMM kürsüsünde dile getirilen bu eleştiriler, bugünkü AKP iktidarını da kapsamına almaktadır. Aradaki benzerliği Türkiye’miz 50 yıl önce Demokrat Parti’nin  100 yıl önce de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin  iktidarında yaşadı.

 

Süleyman Demirel’in Necmettin Erbakan’ı ve Turan Feyzioğlu’nu Başbakan Yardımcısı olarak hükümete aldığı  (31 Mart 1975-21 Haziran 1977 dönemindeki) iktidarında Türkiye’miz faşizmin en azılı günlerini yaşamaya başlamıştı.Cihad namazı kılındıktan sonra sokaklara taşan azgın gruplar  karşı görüş ve inançta olduğunu sandıkları iş yerlerini tahrip ediyorlardı.  17-18 Şubat 1975 günü çeşitli illerimizde çıkan kanlı olaylar,  o iktidarın Anayasa’mızda tanımlanan temel hak ve özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne değer vermediğinin kanıtıydı. Örneğin,  o gün Tokat’taki bütün dükkânların, mağazaların, iş yerlerinin vitrinlerine ve camlarına asılan zor kullanılarak yapıştırılan afişlerde Başbakan Yardımcısı Alpaslan Türkeş’in kırmızı zemin üzerinde fotoğrafı vardı. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat ölçen) Millet Meclisinin 30 Temmuz 1977 günlü birleşiminde bunu bu açıklamayı yaparken;

 

“Ne var yani bunda”

 

sesleri yükselmişti. Bunda neyin var olduğunu aşağıya aktardığımız konuşmasıyla açıkladığında sesler kesilmiş ve başları öne doğru eğilmişti:

 

Hükümet ortaklarından Milliyetçi Hareket Partisinin Genel Başkanı,”Davadan dönen olursa vurunuz” diye genç, körpe kuşakları cinayet işlemeye sevk etmiştir. Buna hakkı olamaz, olmamalıdır. Bugün her Türk’ün izleyeceği ve gerekirse canını seve vereceği dava, Anayasamızda tanımlanmıştır: Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayalı, millî, lâik ve sosyal hukuk devleti olması davasıdır bu dava. Hiç kimse kaynağını Anayasa’dan ve yasalardan almayan devlet yetkisine sahip çıkamaz, sahip çıkmamalıdır…

 

 

O afişlerde Başbakan Yardımcısı Alparslan’ın fotoğrafının alt köşesinde şunlar yazılıydı:

 

“Emanet olan davayı kucakladım, Hiç arkaya bakmadan yürüyorum. Hızlanıp koşmak gayreti içindeyim. Geride kalmayıp beni takip edin. Bu mücadelede herhangi bir sebeple düşersem bayrağı kapın daha ileri gidin. Geri dönersem vurun. Davaya katılıp geri dönen herkesi vurun”

 

Sayın Alparslan Türkeş tarafından yazılıp 15 liraya satılan ve Anda kitapevi tarafından basılan “Türkiye’nin Meseleleri”adlı kitabın 46’ncı sayfasında da aynı sözlerin yer aldığını gördük. Artık bu kişinin “benim faşist olduğumu sizi ispata davet ediyorum. Aksi halde müfterisiniz” demek  hakkı elinde kalmamıştır.

 

Her Türk’ün izleyeceği dava, Anayasa’mızda tanımlanan davadır. Bu dava , Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği davasıdır. Bu dava, Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olması davasıdır.  Bu dava egemenliğin hiçbir surette belli bir zümreye, sınıfa bırakılmaması davasıdır. Bu dava, hiçbir kimsenin ve organın Anayasa’dan kaynağını almayan devlet yetkisini kullanamaması, kullanma hakkına sahip olmaması davasıdır. Bu dava, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve hürriyetlere sahip olma, maddî ve manevî varlığını geliştirme davasıdır, eşitlik, iç barış, huzur davasıdır, sosyal hukuk devleti olma davasıdır…

 

İktidar sadece yatırım yapan, temel atan, bütçe düzenleyen, vergi alıp harcayan bir sistem, bir makine değildir. İktidarın muhalefete karşı, Anayasa’ya karşı, anayasal kurallara karşı, yasalara karşı, halka karşı, yoksul kitlelere karşı görevleri vardır.

 

Türkiye’de büyük suç işlenmektedir. Hükümetin işlediği suçun boyutu büyümüştür. İnsanlığı aşmıştır, demokrasiyi aşmıştır, Anayasa^yı aşmıştır. Devlet adamları Türkiye’yi ikiye bölmektedir: Vatan seven, vatan sevmeyen, ülkücü olan, ülkücü olmayan, milliyetçi olan milliyetçi olmayan, Türkçü olan Türkçü olmayan, gibi. Milliyetçi Hareket Partisinin Devlet dergisi 196’cı sayısında ne deniyor, ne yazıyor:”Çocuklara millî kin ve millî ülkü vermeyen öğretim ve eğitim sistemi milliyetçi yetiştiremez. Aynı dergide:”Barış ne demektir. Kardeşlik ne demektir? Milliyetçilik, millî kin, millî ülkü üzerine kurulmuştur,” diye yazmaktan çekinilmiyor.

Gene Devlet dergisinin 232.sayısında:”Artık Türkiye’mizde sağ sol çatışması değil; Türk olanla Türk olmayanların çatışması vardır” diye yazıyor.

 

Bu düşünceyi ne yazık ki 1 yıl sonra, Adalet Bakanının radyo ve televizyondan “vatansever olanla vatansever olmayanların çatışması” şeklinde duyurduğuna tanık oluyoruz. Bu denli bölücülük, halkı birbirine düşman kamplara ayırmak ve Devletin en üst düzeyindeki sorumlu kişilerin bu tür ortak amaç etrafında düşün birliğinde yer almaları suçtur ve bu suç Anayasanın 57. Maddesinde belirtilmiştir. Türk Ceza Kanununun 146.maddesinde yer almıştır. Hükümet böyle düşünürse, o Devlet temel özelliklerinden ve niteliklerinden yoksun kalır.

 

Orgeneral Kenan Evreni suçlayanlar önce kimlerin suçlu olduğunu görmek zorundadırlar. Çünkü:

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulus+devlet bütünlüğünü korumayı amaç alan Cumhuriyetinin toplumsal kargaşaya sürüklenmesinin nedeni, 1975 yılı ile birlikte  Devletimizin onu yönetme ciddiyeti ve kültürüne sahip olmayanların eline düşmüş olmasının sonucudur. 2000’li yıllarda da Devletimiz aynı sakıncaların içinde kendisini koruyamamanın  sorunlarını yaşamaya başladı. Bir farkla ki, 12 Eylül 1980 öncesinin  faşizmi hukuku oluşturulmadan uygulanırken, 2000’li yıllarda AKP iktidarı  Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP’u) uygulanabilmesinin koşulu olarak faşizmin hukukunu (yani faşizmin iktidarını) yapılandırmıştır. BOP’un eşbaşkanlığını üstlenebilmesi bunu gerektiriyordu! O nedenle, şimdi Misak-ı Millî sınırlarımızın kuşattığı Vatan bildiğimiz toprağımızda var olabilmek davasını yaşamaktayız.

 

 

Dr. Ali Nejat Ölçen

Top