Şeytan Üçgeninde Demokrasi Oyunu

Demokrasi kelimesi eski Grekçede “halk” anlamına gelen Demos ve güç, kuvvet, iktidar anlamına gelen Kratos kelimelerinden türetilmiştir. Halkın halk tarafından yönetimi anlamına gelir. M. Kemal Atatürk buna kısaca “halkçılık” demişti. Demokrasinin temel evrensel karakteristikleri eşitlik ve özgürlüktür. Seçim Demokrasinin vazgeçilmez koşuludur. Eşitlik ilkesi gereğince seçimlerde her yurttaşın eşit ağırlıklı bir oyu vardır. Sorgulamak gerekir; Ülkemizdeki demokrasi uygulamasında gerçekten öyle mi?

Dikkatinizi çekmek istediğim ikinci nokta 2002 yılındaki genel seçimdir.

Tamamen tesadüfler zinciri ile oluşamayacak kadar olasılık dışı görünen, çok derin bir toplum mühendisliği planlaması olduğunu düşündüğüm bu seçimde, Türkiye uzun yıllar geçse de etkilerini üzerinden kolay kolay atamayacağı siyasal bir şok yaşamıştır. YSK rakamlarıyla 41,4 milyon seçmenin % 21’inin katılmadığı bu seçimde, oyların büyük bir kısmı %10 barajına takılmış ve sonuçta seçmen kitlesinin % 60 kadarının oyları Meclise yansımamıştır. Bu nasıl oldu, ona bakalım;

AKP’nin oyları tüm seçmen oylarının sadece % 27’si kadardı… (AKP kökeni Refah son seçimlerde ortalama % 18 civarında oy alıyordu. Seçime katılmayan seçmenler içerisinde AKP seçmeni yok denecek kadar azdır) Ancak tüm seçmenlerin %21 kadarı, yani yaklaşık AKP seçmeni kadar büyük bir seçmen kitlesi yaz tatil dönemi olmadığı halde seçime katılmadı. Böylece, AKP’nin %27’lik oyu katılımın %79 olduğu seçimde 27/79 = %34 değerine ulaşmış oldu. Ancak mecliste %34 ün karşılığına gelen 0,34 x 550 = 187 sandalyeden çok daha fazlasını elde etti. Çünkü Başta DYP olmak üzere 16 Parti %10 barajı altında kalmış ve dolayısıyla katılım içerisindeki oylar %45 eksilmişti.

Bu seçimde dikkati çeken en ilginç olay bir evvelki seçimde % 22,2 oy alan DSP’nin bu seçimde 21 puvan birden kaybetmesi, adeta yok oluşuydu.

APO’nun yakalanışında halkın sempatisini kazanan Ecevit, Merwe olayındaki taktik açıdan yanlış tutumunun bedelini ağır ödemek durumunda kaldı.

CHP+DSP 1999 da toplam %31 oy almışlardı; 2002 de toplamda 10 puvan kaybederek, ancak %21 alabildiler. 1999 da her iki Partiye oy veren seçmenlerin muhtemelen üçte biri bu sefer seçime katılmadılar ve dolaylı olarak AKP yi desteklemiş oldular.

Sonuçta, AKP %34 lük geçerli oy oranı ile Meclisteki sandalyelerin %66,4 ünü, yani 365 milletvekilliği kazanmış oldu. AKP bir yandan demokratik görevini ihmal eden seçmenlerin seçime katılmayışları, diğer yandan seçim yasasının çarpık mantığından kaynaklanan adaletsizlikle Meclisteki sandalyelerin yaklaşık üçte ikisine sahip oldu; Anayasayı değiştirmek için gerekli mutlak çoğunluk 367 sayısına sadece 2 eksik kaldı. Özetle Nüfusun %27 si “milli irade” olmak iddiasıyla, nüfusun %100’ünü 5 yıl boyunca yönetti. Oysa “seçim barajı %5” olsaydı, “her İl‘e otomatik +1 milletvekili” kuralı olmasaydı ve “d’Hondt sayım sistemi” yerine “oransal temsil” usulü uygulansaydı AKP ancak 187 milletvekili çıkarabilecekti.

AKP’nin hak ettiğinden 178 milletvekili fazladan çıkarmasının gerçek nedeni halk tarafından anlaşılmadı ve (haklı veya haksız) oyların çalındığı, sahtekârlık yapıldığı yönünde “şaibe” söylentileri yayılmaya başladı…

Haritada 2002 seçim sonucunun ilçeler bazında ağırlıklı Parti oylarının dağılımı gösteriliyor. Trakya’da ve Ege-Akdeniz kıyı şeridinde CHP’nin Güney-Doğu Anadolu’da DEHAP’ın ve geri kalan yerlerde AKP’nin kazandığını görüyoruz. Orta Anadolu’da DEHAP’ın kazandığı tek ilçe Cihanbeyli.

Son 12 yılda yapılan seçimlere katılım oranı ortalama % 78 olmuştur.

2011 yılında yapılan seçimde rekor katılım oranı %84 belirgin bir şekilde bu ortalamanın üzerindedir; Bu fark yaklaşık 3 milyon ilave seçmen demektir.

2007 ve 2009 seçimlerinde katılımın yüksek görünmesinin nedeni YSK tarafından Seçmen sayısının olduğundan 5 milyon düşük gösterilmesidir.

Anayasa Referandumunda ise Anayasa değişikliğine %58 evet oyu çıkmıştır; ancak katılımın %74 oluşu göz önüne alınırsa, Mevcut Anayasa halkın sadece %43 ünün “Evet” dediği bir Anayasadır.

Düşük eğitimli ve düşük gelirli toplumlarda Demokrasinin tüm kurum ve

kurallarıyla ve düzgün bir şekilde işleyemeyeceğini ifade ederler sosyal

bilimciler ve tüm kural ve kurumlarıyla demokratik işleyişi test eden 10

kadar belirteç sayarlar. Ben bu belirteçlerden en önemli olan dördünü, Gelir,

Sosyal adalet, Eğitim ve katılımı içeren “Demokrasi Faktörü”nün (F)

bir fonksiyonu olarak “Demokrasi katsayısı” (D) tanımlamak istiyorum.

Demokrasi Faktörü büyüdükçe, Toplumun demokratik olgunluk düzeyini gösteren ve D=1-exp(-F/4) şeklinde üssel olarak artan Demokrasi katsayısı da doğal olarak yükselecektir. Türkiye’de fert başına ortalama gelir Dünya ortalamasının yaklaşık 1,1 i kadarıdır. (~11 bin dolar) Toplumda gelir dağılım adaletini gösteren Gini-katsayısı 0,37 dir. (ki gelişmiş, Uygar Ülkelerde bu katsayının 0,25-0,35 arasında olduğunu biliyoruz) Türkiye’de Seçmenlerin ortalama eğitim düzeyleri 6,3 yıl ve seçimlere katılım oranı ortalama %80’dir. Bu değerlerle Türkiye’nin Demokrasi katsayısını 0,70 olarak buluyoruz; bir başka ifade ile “Türkiye’nin demokrasi notu 100 üzerinden 70 tir” diyebiliriz. Birinci sıradaki İsveç’in Demokrasi katsayısının 0,99 olduğu, İsveç’le Türkiye arasında 60 kadar Ülkenin bulunduğu göz önüne alındığında Demokrasimizin henüz “ileri Demokrasi” olmadığını (3.sınıf Ülkeler arasında bulunduğumuzu) rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şimdi gelelim Seçmen sayısının belirlenmesine… Bunun için Nüfus ve Yaş Dağılımı, Ortalama Yaşam süresi gibi demografik parametrelerin bilinmesi gerekir. Türkiye’nin Nüfusu, ilk defa 1927 de yapılan ve her 5 yılda bir tekrarlanan Genel Nüfus sayımları ile belirleniyordu. 2000 yılından sonra bu güvenilir usul terk edilerek Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi temelinde nüfus tahminleri yapılmaya başlandı. 1960 yılında yaklaşık 28 milyon olan Nüfus 200 yılında 68 milyona erişmişti. Bir başka ifade ile nüfusumuz 40 yılda 40 milyon, yani yılda ortalama 1 milyon artmıştı.

Nüfus gelişim analizlerinden elde edilen sonuçlara göre, 2007’de 75,4 milyon olması beklenen nüfus TUIK tarafından 70,6 milyon olarak beyan edildi.

Takip eden yıllarda da, eskiden olduğu gibi, yılda ~1 milyon artırılarak 2013 sonu itibariyle 76,5 milyon rakamına gelindi; Oysa 2014 yılı nüfusumuzun, 14 yılda en az 14 milyon artmış olarak 2014 yılında 82 milyonu aşmış olması beklenirdi. Avrupa ve Amerika’daki bazı resmi kurumlar da bu yönde tahminlerde bulunmuştur. Yaklaşık 5 milyon Yurttaşın kayıt dışına alınmış görüntüsü veren problematik bir durumla karşı karşıyayız.

Yıllık Nüfus artış hızını kadın başına çocuk sayısı ve toplumdaki ortalama yaşam süresi belirler. Kadın başına çocuk sayısı 2 olduğunda nüfus artış hızı sıfır olacak ve Nüfus sabit kalacak demektir. 2 den büyük olduğunda Nüfus artacak, 2 den küçük olduğunda azalacaktır. Ancak kadınların ve erkeklerin toplam nüfus içerisindeki sayısal oranı ve ortalama yaşam süreleri aynı olmadığından bu eşitlikte 2 yerine yaklaşık 2,05 alınır. Türkiye’de kadın/erkek nüfus oranı fe/fk=0,505/0,495 tir… (Yani her 51 erkeğe karşı 50 kadın var) Ortalama yaşam süreleri de 2014 yılında kadınlar için yk=61,5 yıl erkekler için ye=60,5 yıldır; bu verilerle 2 yerine 2,03 rakamı elde ediliyor.

Sonuçta Türkiye’nin 2014 itibariyle nüfus artış hızının binde 11 olduğunu ve nüfusumuzun her gün yaklaşık 2300 arttığını söyleyebiliriz.

2000 yılı öncesi yapılan sayımlardan yıllık nüfus artış hızını da belirlemek mümkündür. Buna göre 1950’lerde binde 25 düzeyine kadar yükselmiş olan nüfus artış hızı 1960 sonrası inişe geçmiştir. 2000 de binde 16,5 olmuştur.

Bu iniş eğiliminin devam ederek 2050’lerde binde 5 düzeyinin altına ineceği tahmin ediliyor. 2000-2014 arasındaki yıllık nüfus artış hızlarının çarpımından, 2014 yılı nüfusumuzun 2000 yılına göre % 21 kadar arttığını, dolayısıyla 82 milyon civarında olacağını hesaplayabiliriz; zaten düz hesapla da, yani 14 yılda 14 milyon artışla 68 milyondan 82 milyon üzerine çıkılacağını öngörmek de çok yanlış bir tahmin olmazdı. Oysa TÜİK 2014 yılı Nüfusumuzu 77 milyon olarak veriyor.

Dünyada da “Elektronik Çağ” diye adlandırılan 1950-2000 arası nüfus patlamasının yaşandığı dönem oldu. Dünya tarihinde insanlığın nüfus artış hızı hiçbir dönemde bu kadar yüksek olmamıştı. Bu dönemde Nüfus artış hızı Dünya ortalaması binde 22’leri gördü. Türkiye’de ise belirgin bir şekilde daha yüksek bir artış hızı gözlemlendi. Özellikle Güney Doğu Anadolu’da belli bir halk kesimi siyasal amaçlı güdülenmiş yerel nüfus politikasının etkisiyle binde 30 civarındaki artış hızını sürdürdü.

Seçmen sayısını hesaplayabilmek için sadece nüfusu bilmek yetmez. Aynı nüfusta olan iki Ülkenin seçmen sayısı ortalama yaşam sürelerine göre farklı olabilir. Öncelikle yaş dağılım fonksiyonunun bilinmesi gerekir. Normal olarak yaş dağılım fonksiyonu 5 veya 6 parametreyle gösterilebilen bir polinom şeklindedir. Burada gösterildiği gibi ortalama yaş ve ortalama yaşam süresi matematik yöntemlerle belirlenebilir. Örneğin 1990 yılında Türkiye’de ortalama yaşam süresi 51,4 yıl ve ortalama yaş ise 26,4 olarak hesaplanmıştır. Seçmen yaşının 20 olduğu 1990’da Seçmen sayısının tüm nüfusa oranı % 57 dir. İleriki yıllarda, ortalama yaşam süresi uzadıkça bu oran artacaktır; örneğin 2023 te bu oran % 72 olacaktır.

Nüfus dağılımını basit bir modelle (yamuk+üçgen modeli) gösterirsek, ortalama yaş ve ortalama yaşam süreleri de basit formüllerle ifade edilebilir:

Ortalama yaşam süresi Y ≈ [(y+h)a+hb]/2y ve

Ortalama Yaş x ≈ [(2h+y)a2 +h(b2+3ab)]/3[(h+y)a+hb)] dir.

Örneğin TUIK tarafından yayınlanan 2013 yıl sonu (2014) yaş dağılımından Ortalama yaşam süresi 61 yıl, ortalama yaş 31 olarak hesaplanmaktadır. 18 yaş ve üzeri Seçmen sayısının tüm nüfusa oranı da % 70 kadardır. (Nüfusun % 30’u 18 yaş altı gençlik, nüfusun yarısı 31 yaşından küçük) 2000 yılı öncesi yapılan sayımlardan yıllık nüfus artış hızını da belirlemek mümkündür. Buna göre1970 e kadar % 25’lere kadar yükselen nüfus artış hızı 1970 sonrası inişe geçmiş ve 2000 de % 1,65 değerine inmiştir. Bu trendin devam ederek nüfus artış hızımızın 2050’lerde binde 5 düzeyinin altına ineceği Nüfus artışının sıfırlanacağı, nüfusun sabit kalacağı, hatta inişe geçeceği tahmin ediliyor. Eğer ortalama yaşam süresinin gidişatı güvenilir bir doğrulukla biliniyorsa ileriye doğru yaşam beklentisi de hesaplanabilir; 2014 te doğanlar için 80 yıllık bir ortalama ömür beklentisi tahmin ediyorum.

Türkiye’nin Nüfus Gelişimi’ne bakacak olursak;

DİE tarafından yayınlanan 1960-2000 yılları arasındaki lojistik bir eğri (S-Curve) bize 2014 yılı için 82 milyon değerini veriyor. TÜİK tarafından verilen “düzeltilmiş” değerler ise 1980 den itibaren farklılık gösteriyor. Örneğin 2014 yılı nüfusu eski DİE değerleri temelinde hesaplandığında 82 milyon, yeni TUIK verilerine göre 77 milyondur; Arada 5 milyonluk fark var. Seçmen sayısında da ~ 4 milyon fark demektir. Bu farkın geriye doğru eritilerek düzeltilmesi gerektiğini savunuyor şimdiki TUIK yetkilileri.

18 yaş üzeri Seçmen sayısının Nüfusa oranı Ortalama yaşam süresinin bir fonksiyonu olarak belirlenebilir. Ortalama yaşam süresinin 61,4 yıl olması beklenen 2015’te, ~ 55 milyon olur. Özetle şunu söyleyebiliriz. Ortalama yaşam süresini biliyorsak Seçmen/Nüfus orantısını yeterli doğrulukla belirleyebiliriz; Nüfus da biliniyorsa, sonuçta seçmen sayısını hesaplamak kolaydır.

2007 yılında YSK seçmen sayısını 42,8 milyon olarak ilan etti ve sonuçları bu seçmen sayısı üzerinden verdi. Oysa TUIK’in verilerinden gördüğümüz kadarıyla seçmen sayısı en az 48,8 milyondu. 2002-2007 arasında ~7,4 milyonluk bir fark olması gerekirken YSK 1,4 milyonluk bir artış yaptı; ~ 6 milyon seçmen kayıtlardan silinmiş, adeta buharlaşmıştı. 2011 seçiminde ise yaklaşık 10 milyonluk bir artışla seçmen sayısı 52,5 milyon olarak verildi. Bu sefer de tersine 6,3 milyon yeni seçmenin kayıtlara (seçmen kütüklerine) girdiği anlaşıldı. (300 bin fazlalık?!) Sonuçta bir düzeltmeden bahsedilse de, kafa karıştırıcı bu işlemler bir takım şaibe söylentilerine yol açtı.

Değerli arkadaşlar, buraya kadar ağırlıklı olarak demografik durumdan, Nüfus ve Seçmen sayısındaki tutarsızlıklardan bahsettik. TUIK ve YSK gibi önemli kurumların verdikleri rakamların güvenirliği maalesef tartışmalı hale gelmiştir. Zaten kör-topal yürüyen bir Demokrasi uygulamasının Devlet kurumlarının ciddiyetle bağdaşmayan verileri nedeniyle gölgelenmesi yanında özgür seçmen iradesinin gerçekleşmesini engelleyen 12 Eylül ürünü çarpık mantıklı seçim yasasından kaynaklanan adaletsizliği yaratan kısıtları “şeytan üçgeni” olarak betimlemek istedim. Eşit ve özgür olarak kullandığımızı sandığımız oylarımız üç yönden kısıt altına sokulmuştur:

1- %10 Ülke Barajı,

2-Her ile nüfustan bağımsız, otomatik +1 milletvekili tahsisi,

3-Oyların sayımında d’Hondt Yöntemi

Bunları kısaca gözden geçirelim;

Avrupa Ülkelerinde % 10 baraj uygulayan bir Ülke yok. Nüfusu 140 milyon olan Rusya’da bile Ülke barajı %7 olarak belirlenmiş. Nüfusu yaklaşık Türkiye Nüfusu kadar olan Almanya’da Baraj %5 tir. Ülkelerin nüfusları küçüldükçe baraj oranının da küçüldüğünü görüyoruz. Nüfusu 10 milyon altındaki Ülkelerde baraj hemen tamamen kaldırılmış durumdadır.

Komşumuz Yunanistan’da %3 ve “Demokrasi örneği” diyebileceğimiz

İsveç’te %4 uygulanmaktadır. Herhalde Türkiye için en uygunu % 5 tir.

Oylarımızın eşit temsili önündeki bir başka engel Milletvekili kontenjanının belirlenmesinde başvurulan “basamak sisteminin” doğurduğu adaletsizliktir. (Bu tabloda 2, 3, 4, 5 ve 6 milletvekili kontenjan sınırlarındaki İl’ler ve nüfusları gösteriliyor. Seçmen sayısı nüfusa orantılı) Örneğin Elazığ 563 binlik nüfusu ile 4 MV basamağına alınmış. Aynı basamağın en altındaki Muş’tan tam 150 bin fazla nüfusu olmasına rağmen her iki ilden de 4 er Milletvekili seçiliyor. Bir başka ifade ile Elazığ’ın 150 binlik fazlası (~100 bin seçmen fazlası) hiçbir fark getirmiyor. Öte yandan nüfusu Elazığ’dan sadece 10 bin fazla olan Kütahya 5 milletvekili çıkarıyor.

Bu adaletsizlik bir milletvekili için gerekli oy sayısı aralığında İl’lerin nüfuslarına göre basamaklara ayrılması ve böylece her İl’in milletvekili kontenjanını belirlemek usulünden kaynaklanıyor. Basamak sınırları arasında kalan fazlalık oylar sandıklara atılmış olsa da aslında İlin temsili açısından etkin bir değer taşımıyor. Türkiye genelinde “basamak kurbanı” diyebileceğimiz oy sayısı yaklaşık 2 milyondur.

Basamak probleminden daha büyük haksızlık kaynağı ise her İl’e otomatik +1 Milletvekili tahsisidir. Aslına bakılırsa İl’lere nüfuslarına ve seçimdeki katılım oranlarına bakılmaksızın peşinen 1 Milletvekili tahsis edilişi “İl” leri “Eyalet” olarak görmek mantığından başka bir şey değil. +1 Milletvekili Kontenjan uygulamasından en büyük haksızlığa uğrayanlar 3 büyük kentte İstanbul, Ankara ve İzmir’de oturan yurttaşlarımızdır.

Bunu Ankara örneğinde açıklamak istiyorum; 81 vilayetin her birine peşinen 1 kontenjan milletvekili verildikten sonra geri kalan550-81= 469 milletvekili nüfusa orantılı dağıtılıyor. Nüfusu 5 milyon olan Ankara’ya 5/77 x 469 = 30 Milletvekili düşüyor. Sonuçta Ankara 31 Milletvekili alırken, Nüfusları toplamı 5 milyon olan 24 küçük İl ise 30+24=54 Milletvekili çıkarıyor. Bu durumda Ankara’daki Seçmenlerin yaklaşık 500 bin oyu “sandıkta olup boşa giden” oylardır. Böylece İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya’da toplam 3 milyon Oy “+1 Vilayet Kontenjanı” düzenlemesinin kurbanı oluyor!

Basamaklardan kaybedilen oylarla birlikte Türkiye genelinde yaklaşık 5 milyon oy “Eşitsizlik Kurbanı” oylardır.

Ankara’da katılımın %80 Muş’ta %60 olduğunu düşünelim. Bu durumda Ankara’da 1 milletvekili 87500 oyla seçilirken, Muş’ta bu sayının yarısıyla, 43750 seçmenin oyu ile 1 Milletvekili seçilmiş olacak. Bir başka ifade ile Ankara’da ki bir seçmen Muş’taki bir seçmenin TBMM’de temsil gücü bakımından yarı değerinde olacaktır. Peki nerede kaldı Demokrasinin eşitlik ilkesi??

Şeytan üçgeni dediğim kısıtların sonuncusu d’Hondt sayım yöntemidir. Bir seçimde Partilerin milletvekili sayısını belirleyen bir yöntemdir. Oy sayısı bakımından birinci sıradaki partiyi diğerlerine göre avantajlı konuma taşıyan ve “Temsilde adalet” ten çok, “Yönetimde istikrar” İlkesini ön planda tutan bu sistem bugün 27 Ülkede uygulanmaktadır. Ancak şunu da belirtelim ki, geçen yüzyıl Belçikalı matematikçi ve hukukçu Victor d’Hondt (1841-1901) tarafından önerilen bu sistem ayrıca Ülke barajı ve her ile +1 Milletvekili kısıtlarını öngörmemişti.

d’Hondt sayım tekniği ile değerlendirmede alınan oylar 1, 2, 3… ile bölündükten sonra bölümler içerisinde en büyük sayıdan küçüğe doğru o bölgeden çıkacak MV sayısına kadar işaretleniyor. Böylece Partilerin çıkaracakları MV sayıları belli oluyor;

Bu örnekte, %40 oy alan A Partisi sonuçta Milletvekillerin %50 sini çıkarıyor, yani “%25 bonus” kazanmış oluyor birinci konumdaki parti. Birinci konumdaki Partinin kazanç faktörü (bonus) Ülke genelinde %15-20 kadardır!

İşte bu şeytan üçgeni dediğim kısıtlar arasında geçen 2011 seçim sonuçları tabloda gösteriliyor. Katılımın % 84 gibi rekor düzeyde olduğu bu seçimde Ülke genelinde oyları %41,3 olan AKP, geçerli oyların %50 sini almış oldu ve Meclisteki sandalyelerin % 50 sine değil, %60’ına sahip oldu. 275 yerine 326 milletvekili, yani 51 milletvekili fazladan kazandı; AKP’nin Kazanç faktörü %20 oldu!

2011 seçiminde Partilerin kazandıkları seçim bölgelerini ilçeler bazında

düzenlediğimizde AKP’nin hemen bütün Türkiye’yi kapsadığını görüyoruz.

2015 seçiminde ne olur, şimdiden kesin bir şey söylemek zor. Tahminim katılımın %80 düzeyinde olacağıdır. 2015 seçiminde, BDP yine % 5-7 civarında 30-40 bağımsız Milletvekili kazanabilir. AKP’nin %40 sınırında kalacağını, CHP’nin %30’a yakın oy alacağını tahmin ediyorum. MHP %15’ i aşarsa ve iki parti aralarında anlaşabilirlerse, Ulusal çizgide kurulacak CHP+MHP koalisyonu ile AKP iktidarına son verilebilir. Bu seçimde Kilit konumdaki Parti MHP’dir; Çünkü İslami çizgide kurulacak bir AKP+MHP koalisyonu da mümkün.

TEŞEKKÜR EDERİM.

MİLLİ BAKİYELİ ORANSAL TEMSİL SİSTEMİ

*Seçim barajı % 5′ e indirilir.

*Her ile otomatik +1 Milletvekili Kuralı kaldırılır.

*Milletvekili gelirinin fert başına milli gelire eşitlenmesi, Partilere devlet yardımının kaldırılması ve Milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması koşuluyla! Milletvekili sayısı M= 800 ‘e çıkartılır.

*İllerin Milletvekili aday sayısı Türkiye genelindeki seçmen sayısına orantılı olarak (kesirler üst tam sayıya eşit sayıda) geçici olarak belirlenir. (İli temsil edecek gerçek MV sayısı, katılım durumuna göre, Seçim sonuçları alındığında belli olacaktır. Katılım oranına göre ± 1 farklı olabilir.)

*Toplam geçerli oyların % 5’inden fazlasını alan Partilerin aldıkları oylar ile Bağımsız adayları aldıkları geçerli oyların toplamından (S), Bir (bağımsız) adayın milletvekili seçilebilmesi için gerekli minimum oy belirlenir: B=1+ S/(M+1) *Bağımsızlar belirlendikten sonra, kalan milletvekillikleri için %5 barajı aşan partilerin aldıkları geçerli oy oranına karşılık gelen Milletvekili sayıları belirlenir.

*Baraj üzerindeki partilerin aldıkları toplam geçerli oy sayısının, bağımsızlar dışındaki Milletvekili sayısına bölümü ile bir (parti) Milletvekilliği için gerekli oy sayısı (P) bulunur. Bölgelerde Partilerin aldıkları geçerli oylar P ile bölünerek Partilerin “tam sayılı bölge milletvekilleri” kesinleşir.

*Arta kalan kesirlerden Partilerin “kontenjan” milletvekilleri belirlenir.

D. Ali ERCAN

 

Top